Aşkın soğuk savaşı

Polonyalı sinemacı Pawel Pawlikowski’nin imzasını taşıyan ‘Soğuk Savaş’ bu hafta vizyona girdi. Film 2018’in öne çıkan yapımlarından.
Bunlarla da ilgilenebilirsiniz
Yayınlanma tarihi: 22 Aralık 2018 Cumartesi, 01:49

[Haber görseli]

Yılın sonuna yaklaşırken, 2018’in en iyi filmleri art arda salonlara çıkıyor. Geçen hafta “Roma” ve bu hafta da “Soğuk Savaş”, ilginç bir tesadüf eseri ikisi de siyah beyaz olan iki muhteşem film sinemaseverlerin ilgisini bekliyor, öncelikle bu hatırlatmayı yapalım. 2015 yılında “Ida” ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscarını kazanan Pawel Pawlikwoski’nin bu yıl Cannes’da gösterilen ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü alan yeni filmi “Soğuk Savaş” 1949 - 1964 yılları arasında geçen bir aşk hikâyesini Avrupa’da yaşanan toplumsal gelişmeler ışığında sunuyor izleyiciye. Bu yıl da Oscar’a aday olan (şimdilik son 9’da ama aday gösterilme ihtimali çok yüksek) Pawlikowski tıpkı “Ida” gibi siyah beyaz ve yine onunla aynı süreye sahip (“Tüm filmlerim 83 dakika” diyor yönetmen bir söyleşisinde) “Soğuk Savaş” ile filmiografisine sağlam bir halka daha ekliyor.

2. Dünya Savaşı’ndan bir harabe halinde çıkmış Polonya’da başlıyor “Soğuk Savaş”. Büyük savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini daha ilk karelerden itibaren önümüze seren film karlar altında, buz gibi bir manzara eşliğinde karşılıyor izleyiciyi. Henüz 20’lerindeki bir genç kızın (Zula), köy köy, kasaba kasaba dolaşarak halk şarkılarını derleyen ve yetenekli müzisyenleri, şarkıcıları toplayarak bir koro oluşturan devlet destekli bir müzik topluluğuna girişiyle açılıyor filmin hikâyesi. Müzik topluluğunun idarecisi konumundaki deneyimli müzik adamı Viktor ile yetenekli, güzel ve gizemli Zula’nın tutkulu bir aşka düşmesi uzun sürmüyor elbette ve bundan sonra 15 yıl boyunca Avrupa’nın farklı kentlerinde (Berlin, Paris) süren bir ilişkiye tanık oluyoruz. Bu ilişki elbette komünist rejimin hüküm sürdüğü Polonya’daki dinamiklerden de, zamanın Avrupası’nda olup bitenlerden de etkileniyor ve bir bakıma soğuk savaş döneminin bir metaforuna da evriliyor ister istemez; belirsizlikleri, iniş çıkışları, gizmeli dönüşleriyle... Film boyunca anlatıya eşlik eden ve ham halk şarkılarından sofistike sanat eserlerine dönüşen (arada Paris’teki caz ortamını da es geçemeyen) müzikal yapı da bir anlamda Wiktor ve Zula’nın aşkının bir metaforuna dönüşüyor aslına bakarsanız. Ama enişeye mahal yok, hiçbir metaforu dikkate almadan da insanın yüreğini burkan, “Casablanca” gibi akılda iz bırakan bir aşk hikâyesi “Soğuk Savaş”. Neredeyse “Roma”yı bile gölgede bırakacak denli özenli görüntüleri, yüzlerdeki en ufak ayrıntıları bile izleyiciden saklamayan görsel diliyle gerçekten de sinemanın bu yılki doruklarından biri var karşımızda.

Zamanın ruhu
“Soğuk Savaş”ın en etkileyici meziyetlerinden biri de dokunaklı bir aşk hikâyesine bel bağlamak kolaycılığına düşmeyerek, dönemin toplumsal gerçeklerini, mizahın da alttan altta dokunduğu bir anlatımla ama yer yer sertliğinden ödün de vermeden filmin bütününe yayabilmiş olmasında kanımca. Wiktor ve Zula’nın kalabalık devasa salondaki bakışmalarını aynadan gördüğümüz sahne Pawlikowski’nin tüm filmi tek bir karede özetleyen bir görüntü adeta. Bunun gibi birçok çarpıcı detay var filmde; Stalin’in büyük bir protresinin şarkı söyleyen koronun arkasında yükselmesi, Paris’teki gece kulübünde Zula’nın rock’n roll müzikle dans ederken kendini bir yabancının kollarında bulması, ya da üzerinde “Yarını Karşılıyoruz” yazan bir bez afişi asan adamın merdivenden düşmesi gibi zamanın ruhunu yansıtan detaylar... Zaman atlamalarıyla dramatik akışta boşluklar bırakmayı tercih eden Pawlikowski’nin mesafeli ama empatik anlatımında başrol oyuncuları Tomasz kot (Wiktor) ve özellikle de Joanna Kulig (Zula) unutulmaz portrelere dönüşüyor, hafızamızın derinlerine işleyen. Cedric Khan, Jeanne Balibar, Borys Szyc ve Agata Kulesza gibi oyuncuların da dikkat çektiği “Soğuk Savaş” haftanın ve başta da söylediğimiz gibi yılın kaçırılmaması gereken filmi.

A+ A-
Cumhuriyet İMECESİ