Kapat
A+ A-

Yönetmen Ramsay: Film dediğin ruha değmeli

“Önemli olan taze yaklaşımlar ve dön dolaş film dediğin ruha değmeli” diyor dünya sinemasının en heyecan verici yönetmenlerinden Lynne Ramsay. Bu akşam ödül töreniyle sona erecek olan 38. Istanbul Festivali'nin Altın Lale Uluslararası jüri başkanı olarak konuk ettiğimiz Iskoç sinemacı, şahane kişiliği, alemetifarikası olan şapkası ve müthiş ilk filmi “Sıçan Avcısı” ile aramızda.
Yayınlanma tarihi: 16 Nisan 2019 Salı, 01:36

[Haber görseli]

“Movern Callar”, “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” ve “Hiçbir Zaman Burada Değildin” misali az sayıdaki filminin ortak noktasında travma ve kaçış temaları var, kendisi de öyle söylüyor. Nuri Bilge Ceylan'ın sinemasına hayran olan Ramsay, Festival direktörü Kerem Ayan'la tanıştıktan sonra gelmeye karar verdiği İstanbul'da yarışma filmleri ve Mithat Alam Film Merkezi aracılığıyla gerçekleşen 'ustalık sınıfı' derken epey koşturdu, aradaki sigara molalarında sohbeti esirgemedi, ayrıca buluştuğumuz yuvarlak masa sohbetinde, herkese olduğu gibi benim sorularıma da cömertçe vakit ayırdı.

Juri olarak film seçiminde nelere dikkat edersiniz?

Taze yaklaşımlar ve yenilikçi bir yaklaşım önemli benim için. Tabi ki ustalık da önemli, neyi nasıl anlatacağınızı bilmelisiniz. Teknik de gerekli ama bir yere kadar. Ben görsel bir insanın, sinema dilinin görüntülerle oluşturulacağını düşünüyorum. Söyleyecek özgün bir sözü veya niyeti olanı perdede hissederseniz ortaya biraz dağınık bir film çıkarması o kadar da önemli olmayabiliyor bazen. Yani benim için dön dolaş film dediğin ruha değmeli, içinize dokunmalı, sizi heyecanlandırmalı.


Sizi sürekli şapkayla görmemizin nedenini sorsam?

İtiraf edeyim çocuklukta, okul üniformasının bir parçası olarak vardı ama ben yüzümü kapatmak için kullanıyordum, utangaçlıktan, diğer insanlardan saklanmak için. Yıllar içinde olay gelişti, farklı ve süslü, renkli el işi bir şeyler yapmaya ve takmaya başladım. Derken dünyayı dolaşırken faklı yerlerden şapkalar almaya dönüverdi olay. Şimdi bir aksesuar ama hala gerektiğinde yüzümü saklamak istediğimde iyi oluyor, siyah gözlükler yerine.

Kısa filmleriniz ve ilk uzun metrajlı filminiz “Sıçan Avcısı” memleketiniz Glaskow'da geçen yalnız çocuklukların hikayesini anlatıyor, kendi çocukluğunuz nasıldı?

Gürültülü bir ailede büyüdüm, hele iki kız kardeş sürekli kavga eder, birbirmizi sinir ederdik. İşçi sınıfından bir aile ortamı, annem bir kagıt kalem verirdi ve veb köşemde saatlerce takılırdım. Annem sinemayı çok severdi, o yemek yaparken ben de TV'de film izlerdim. Öylesine dalarmışım ki, bir ara neredeyse sağır zannetmişler artık. Adımı sürekli tekrar ettiği halde teki alamayan annem gelip sallamış beni, o kadar yani. Sanırım gürültülü ortamdan kaçış yoluydu bir yanıyla da. Çocukluğumda çok film izledim ama hatırladığım ilk Nicolas Roeg'un “Don't Look Now” filmiydi. İzlememem gerekiyordu, henüz altı yaşındaydım galiba, annem yatağa gönderdi ama görüntülerin bende etkisi büyük oldu. Sonra film okulunda karşıma çıkınca hatırladım. Douglas Sirk'ün “Imatation of Life, bana çok uydu.

Fotoğrafçılıktan gelme ve hissiyatı görüntüyle sabitleyen bir yönetmen olarak zaten Nicolas Roeg imajların bilinçaltımıza kazınmasıyla sizinle çok benzerlik taşıyor değil mi? Nasıl başlıyorsunuz bir proje?

Fotoğraf çok güçlü bir etki yaratır beyinde, ben de her zaman bir imge, bir duyguyla başlarım. Bolca çizim yaparım, kelimelerden önce görüntüler oluşur. Hissetiğiniz ama neden böyle hissettiğinizi bilmediğiniz anlar yaratma peşindeyim. Bu nereden geliyor, nasıl yapıyorum kesin olarak size tarif edemem ama detaylara çok önem veririm. Çok tekrar yapmam veya her açıdan çekmem. Kameranın başına geçtiğimde ne çekeceğim kafamdadır. Fazlalıkları azaltarak, ekonomik olmak ve azami duygusal etki yaratmak peşindeyim.

Sosyal gerçeklik, korku, kan revan veya aksiyon, filmlerinizi kategorize edemediğimi farkettim, edebiyat uyarlamalarınız da bildik yavan filmlerden değil, nasıl hazırlanıyorsunuz?

Önce nasıl bir hissiyat yaratmak ve bu hissiyatı nasıl yansıtmak istediğime karar vermem gerekiyor. Aslında hayat gibi, bir şeyler yanlş gidince içgüdüleriniz size bunu duyurtuyor. “Hiçbir Zaman Burada Değildin” 500 sayfalık bir şey ama oradan çalışınca bambaşka bir şey çıkıyor. Romanın sonunu da değiştirdim zaten ve eğer herhangi bir şekilde yanlış olduğunu düşünürsem asla yapmam. İzleyince sizi saracak büyük bir heyecan dalgası peşindeyim, başroldeki Phoeix de öyle birisi. Jason Bourne misali bildik bir tetikçi karakteri çıkarabilirdik ama Joachim darmadağın geldi ve yıkılmış görünen orta yaşlı bir adam olması aslında onu daha acımasız yaptı. Yani her ikimiz de elimizdeki malzemeyi her an sorgulamayı ve farklı nerelere gidebileceğimizi görmeyi seviyoruz, üzerine bolca konuşmayı seviyoruz. İnanılmaz bir oyuncu, çekimlerden iki ay önce gelerek çalışmaya başladı, böylesi bulunmaz.

Tilda Swinton 'O yapmasa ortada olmayacak filmlerin yönetmeni' demişti sizin için, ne dersiniz?

Şahane insandır, iltifat etmiş, uarım öyledir yani kendi bakışımı yansıtıyorudur yeterince. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”da birlikte çalıştığımızda kendisimi böyle dönüştüren bir oyuncu görmemiştim. Duygular üzerinden fiziğini bile değiştirebilen müthiş bir oyuncu.


Film ayrıca bir kurtuluş öyküsü ama aslında küçük kızı kötü adamların elinden kurtarırken kendini kurtarmış oluyor değil mi?

Aynen çünkü zaten klasik anlamda bir 'kahraman' değil karşımızdaki. Dolayısıyla küçük kız da onu kurtarmış oluyor. İşte aslında değiştirdiğimiz yer burası, ortalığı birbirine katan bildik sert kahramanlardan birisi olsun istemedim. Şiddet sarmalında her seferinde bir hayalet gibi dönüyor ama bu kez farklı bir görevde.

İlk filminiz “Sıçan Avcısı”dan itibaren çoçuklar hep büyüklerin dünyasından kaçmak istiyor. Her usta yönetmenin dön dolaş çok derindeki aynı meselele uğraşıp, aynı filmi yaptığı söylenir, ne dersiniz?

Evet, dön dolaş insanlık durumuna dair bir şeyler söylemek isteyebilirsiniz. İçinde yer aldığımız dünyaya nasıl tepki verdiğimizi göstermeyi seviyorum. Tam da adını koyamasam da travma ve kaçış temaları var flmlerimin ortak noktası. Bergman'ın “Persona”sı karakter çalışması olarak çok iyi örnektir. Belki de filmlerim dünyaya karşı bir tepkidir. Her şey iyi olacak gibi bir yere varamıyorsunuz öyle. Çok belgesel izliyorum, çevre sorunlarından adaletsizliklere ve çocuların durumu ve şiddetin yansımaları hepimizi etkiliyor.

Hep birlikte çalıştığınız film ekibinizle 'aile gibi' olmanın hoşluklarından söz etmiştiniz, işleri çok kolaylaştırıyor mu?

Çok hoş ve komik anılarımız var elbette, ilk filmim “Sıçan Avcısı”nda herkes film okulundan, hayatta daha önce film çekmemiş kişilerden oluşuyordu, şahaneydi. Görüntü yönetmenim uzun boyluydu, ama karakterim ise benim kadar kısa bir çocuk, her 'talimatta' sesimi duyurmak için bağırıyordum, Tabii ki tanıdıklarla çalışmak büyük güvem veriyor. Dolayısıyla bir aile ilişkisi kurunca değiştirmeye gerek yok. Son filmimde ekibimiz 25 yaş gibi bir ortalaması vardı, şahaneydi.


Peki set bir yönetmen için korkutucu bir yer midir?

Tabi ki! Hem de nasıl! Kafana tabanca dayamışlar gibi bir duygu, öyle anlatabilirim. Hem inanılmaz bir gerginlik yaşıyorsunuz hem de çılgınca bir şey, delice bir şey. İlk filmimde hatırlıyorum, hep programın erisinde kalıyorduk, güya güneşli havalarda çekecektik ama sürekli yağmura pusa denk geldik. Ama işin parçası beklenmedik şeylere de hazırlıklı olmak sanırım, bununla başa çıkabilmek. Benim için film casting aşamasında başlar, replikler uymazsa oyuncunun ağzına göre değiştiririm. Galiba yönetmenliğin korkutucu olması gerekiyor, aksine olmasa tedirgin olurdum. Bu duyguyu seviyorum.

Son dönem yükselen metoo hareketini ve kadınların sesini duyurma çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önemli olan iyi filmlerin yapılması ama bir de dengenin saplanması gerek. Biz ekibi yarı yarıya kadın ve erkeklerden oluşturduk. Farklı ülkelerden, diyelim ki Türkiye'den Rusya'dan kadınlara şans verilmesi ve bu sinemacıların seslerin duyulması gerek. Kadın yönetmen tanımı çetrefilli tabii, kimse erkek yönetmen demiyor. Çok zor bir konu ve çok önemli bir hareket ama fazla siyaseten doğrucu olmayı da sevmiyorum, sınırlandırıcı olabilir. Benim filmim sert olarak nitelendirildiği için Oscar'a aday gösterilmedi ama “Rider” gibi filmler de atlandı maalesef. Kadın meselesi bir yana “Roma”, “Cold War” gibi siyah beyaz, varoluşçu filmleri 10 yıl önce Oscar yarışında göremezdik ilerleme var.

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Nuri Bilge Ceylan