Çekimleri Artvin'de tamamalanan 'Kız Kardeşler'de güçlü bir oyuncu kadrosu yer alıyor

Emin Alper'in ödüllü filmi 'Kız Kardeşler' bu hafta vizyona girdi. Berlin'de dünya prömiyerini yapan filmle ilgili konuştuğumuz Alper filmin ödül alması kadar izleyici tarafından doğru anlaşılmasını da önemsiyor.
Yayınlanma tarihi: 14 Eylül 2019 Cumartesi, 02:03

[Haber görseli]

Üçüncü uzun metrajlı filmi "Kız Kardeşler" ile Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı için yarışan Emin Alper artık sinema alanında ülkemizin dünyada en bilinen isimlerinden. Şubat ayından bu yana festival festival dolaşan, bu arada İstanbul Film Festivali'nden Altın Lale (En İyi Film) dahil 4 ödül alan, Saraybosna Film Festivali'nden En İyi Yönetmen ödülüyle dönen Alper kendi ülkesinde hâlâ az sayıda izleyici tarafından izlense de bunu çok dert etmiyor ve 'İzleyici sayısından ziyade niteliği önemli benim için' diyor. Dün nihayet vizyona giren "Kız Kardeşler" vesilesiyle bir araya geldiğimiz usta yönetmenle hem filminin geri planını hem de Oscar'a dair duygularını konuştuk

"Kız Kardeşler" üzerinde kaç yıldır çalışıyorsun?

Senaryo “Abluka”dan sonra yazıldı, yani 2015-2016 kışında. Ama fikir daha önce de kafamda vardı. Kadın bir beslemenin hikâyesini anlatma fikrini uzun süredir kafamda taşıyordum.

'Beslemelik acıklı bir gelenek'

Bu sefer daha çok kadın dünyasına girdiğini düşünüyorum daha önceki filmlerine kıyasla. Bu nasıl gelişti?

Fikir onu gerektiriyordu. Durup da bu kez de kadınlar üzerine bir film yapayım, kadınlar daha çok olsun diye düşünmedim. Beslemelik fikri beni en başından beri çarpan bir mevzuydu. Beslemeler de büyük ekseriyetle kadın oluyor, dolayısıyla başka türlüsü düşünülemezdi zaten. Karakterleri yaratırken erkek kadın diye hiç ayrım yapmadım. Karakterlerin kendisini yaratmak başlı başına zor zaten. Her karakteri ete kemiğe büründürmenin ayrı bir zorluğu var.… Bundan sonra nasıl gidecek bakalım, onu da bilmiyorum. Yine var elimde bir synopsis, bu kez tamamen kadınlardan ibaret bir film. O ne kadar gelişecek, ilerleyecek mi, bir filme dönüşecek mi…? Onu da zaman gösterecek. Bir de her hikâye filme dönüşmüyor, dönüşemiyor. Bir synopsis bazen çıkmaz sokaklara giriyor, tam bir senaryoya dönüşmeden ölüyor. Ama bu filmin hikâyesinde, dediğim gibi, beni asıl heyecanlandıran ve motive eden şey beslemelik pozisyonuydu.

Babanın kızlarını sürekli o noktaya itelemeye çalışması da filmin trajik yönünü daha güçlendiren bir şeye dönüşüyor.

Öyle tabii… Mizahi yönü ne kadar belirgin olsa da benim için bu filmin başından sonuna kadar melankolik, üzücü bir tonu var. Filmin başından itibaren babanın kadınlara neredeyse kurtulması gereken bir obje muamelesi yapması, kadınların durumunun çaresizliği… Filmin tüm tonunda son derece dramatik, trajik bir hava hep var. Ama bu konunun kendisi zaten çok üzücü. Şu an ölmekte olan, hatta ölmüş diyebileceğimiz bir gelenek, çok kötü de bir gelenek, bu geleneğin kendisinin çok acıklı olduğunu düşündüğüm için böyle bir hikâye yazmaya kalktım.

Seyirciye de ciddi bir tedirginlik yaşatan iki şakiden birini sen oynuyorsun… Bu kendin için yazdığın bir rol müydü yoksa bir başkası oynayacaktı da işler değişince sana mı kaldı?

Onun talibi vardı aslında. Taliplerden bir tanesi de bizim Berkay’dı, Berkay Ateş. Ama iş programı çıktıktan sonra baktık ki Yusufeli ve İstanbul arasında bir oyuncunun 2-3 kere gidip gelmesi gerekiyor o rol için. Ama uzun süre önce ben de gözüme kestirmiştim zaten. Berkay’la ben oynarım diye düşünüyordum, ikimiz oynarız diye düşünüyorduk, sonra bu program da ortaya çıkınca ben Berkay’ın rolünü çaldım, kendi rolümü de bizim yapım koordinatörümüz Selim’e verdim.

Oyuncuları seçerken hepsiyle audition (deneme çekimleri) üzerinden mi gittin, yoksa mesela Cemre en başından beri istediğin biri miydi?

Yok hepsi audition üzerinden gitti. Bir tek Müfit Abiyi (Kayacan) biliyordum aşağı yukarı, o konuda kararımı önceden vermiştim, kendisyle "Abluka"da birlikte çalıştığım için… Şivesi falan da güçlüdür Müfit abinin, o yüzden neredeyse hiç audition yapmadık onunla. Abi şundan biri iki satır okur musun dedik ve hemen el sıkıştık.

'Milyonların izlemeyeceğini biliyorum'

İlk Berlin Film Festvali’nde gösterildi, hemen akabinde de İstanbul Film Festivali’nde ve hem övgüler aldın hem de ödüller. En son Saraybosna’da En İyi Yönetmen ödülü geldi… Festivallerden aldığın bu tepkiler seni nasıl motive ediyor? Bunu şunun için de soruyorum biraz, festival ya da sanat filmi diye bir algı oluştu izleyicide ve seninki gibi filmler sinema tarihi açısından iz bıraksalar da izleyici sayıları çok olmuyor. Festival başarıları motive etmek anlamında yeterli oluyor mu, yoksa tam tersini tercih eder miydin?

Açıkçası sayıdan ziyade insanı nitelik motive ediyor, ya da demotive ediyor. Çünkü biz bu işe girerken zaten milyonların izlemeyeceğini biliyoruz bu tip filmleri. Dolayısıyla nitelik önemli. Yani bir seyircinin çok beğendik demesi de değil, beğenmesi çok güzel gerçekten de, ama çok beğendik derken yanına da bir cümle eklemesi, mesela şunları şunları ne kadar güzel yakalamışsın tarzında bir cümle, eğer senin yapmak istediğin şeyse gerçekten, senin seyirciye geçirmek istediğin şeyse, o seni çok mutlu ediyor. Tabii şunu da söyleyeyim, azınlıkta olsa bile kötü tepki de demotive ediyor. Mesela bir yazı çıkıyor, ki bütün filmlerimde başıma geliyor bu benim, filmden hiçbir şey anlamamış. Filme girememiş, ne karakterler dünyasına girebilmiş, yani hiçbir şey geçmemiş filmden… O tip tepkiler olunca da inanılmaz demotive oluyorsun, hele bunun gibi birkaç tepki de seyirciden alırsan, biz bu filmi niçin yapıyoruz, kim için yapıyoruz diye düşünmeye başlıyorsun. Ben bir de karamsar bir insanım tabiat olarak ve bu kadar temel noktalarda bile uzlaşamıyorsak niye film yapıyorum gibi bir karamsarlığa kapılıyorum hemen. Ama geçiyor tabii, bir iki gün sürüyor ve sonra geçiyor.


Seyfi'yi özlemek...

Uzun yıllar birlikte çalıştığınız, dostluğunuz olduğu Seyfi Teoman’ı özlüyorsundur. Hiç ara ara ona dönüp, kafanda onunla dertleştiğin oluyor mu?
Tabii, muhakkak, özellikle Berlin’de. Berlin’e giden son filmin Seyfi’nin filmi olduğunu düşünürseniz… Berlin’in zaten özel bir anlamı vardı bizim için, yarışmada en son “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” oynamıştı çünkü, Berlin o anlamda hep Seyfi ile doluydu benim için ama genel anlamda da tabii Seyfi gibi bir yol arkadaşının eksikliğini hep hissediyorsun.

Oscar umutlarının söndüğü an

Bu yıl aslında Oscar iççin en büyük aday “Kız Kardeşler” gibi duruyordu ama Semih Kaplanoğlu’nun filmi seçildi. Ne hissediyorsun bu konuda? Üstelik daha önce de benzer bir durum yaşamıştın sen…

Benim bütün filmlerim yaklaştı ama hiçbiri gitmedi. “Tepenin Ardı” zamanında İsmail Güneş’in filmi gitmişti, “Abluka” zamanı hangi film gitti hatırlamıyorum. Açıkçası Oscar konusunda hiçbir zaman çok hayale kapılmıyoruz. Çünkü Oscar’da ciddi bir Kültür Bakanlığı ve sektörün geleneksel ağlarının belirleyiciliği var. Ama bu kez Semih Kaplanoğlu’nun başvurduğunu öğrendiğimiz tarihe kadar galiba bu sefer olacak hissindeydik. Fakat kurul toplanmadan iki üç hafta önce onun başvurduğunu öğrenince çok fazla umutlanmamaya karar vermiştik. Sonuç da öyle oldu zaten.

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

İsmail Güneş