A+ A-

Yönetmen Robin Campillo: Sevgiyle adadım

'Kalp Atışı Dakikada 120' filminin Fas doğumlu yönetmeni Robin Campillo, "Sevgiyle adadım" dedi.
Yayınlanma tarihi: 29 Aralık 2017 Cuma, 21:38

“Arkadaşlarımız kollarımızda ölüyordu” derken gözleri doluyor Fransız yönetmen Robin Campillo’nun. Ne de olsa bu hafta vizyonumuza giren “Kalp Atışı Dakikada 120/120 battements par minute” filmiyle AIDS’e karşı dünyanın her yerinde oluşturulan sivil örgütlerden ACT UP’nin 1990’ların başındaki mücadelesini anlatıyor. Bu yıl Cannes’da Büyük Jüri ödülü kadar Kuir ve Fipresci gibi muhtelif ödülleri de kazanan film, Yabancı Dilde Oscar adaylarının kısa listesine de girmeyi başardı. Hak arayışı, şiddetli tartımalar ve tutkulu aşklar eşliğinde bir dönemi gündeme getiriyor. 25 yılda dön dolaş benzer meselelerle uğraştığımız ortada, Campillo’yla Cannes’da görüştük.

-Böyle yıkıcı bir dönemi ve yaşananları özellikle şimdi anlatmanın önemi neydi sizin için?

Hayati bir önemi var çünkü bu acıları ne kadar geride bırakırsanız bırakın unutulmuyor. Son ana kadar mücadeleyi bırakmayan, kollarımızda ölen arkadaşlarınızı unutamıyorsunuz. O dönemi, direnişi, hayatta kalma ve insanları bilinçlendirme çabasını duyurtmak, anılarına saygı göndermek zorundaydım. Nostaljik ve romantik değil son derece acılı bir dönemdi. Bu film o döneme ve dostlarıma bir selam ve sevgi çabasıdır.

-Hastalığın ilk çıktığı 80’lerin bilinmezliğinden sonra 90’lardaki mücadelede öfke, isyan ve durumu iyileştirme çabası müthiş!

80’li yıllar çok korkunçtu! Aniden AIDS diye bir hastalık insanları yok etmeye başlamıştı ve hakkında doğru dürüst bir bilgi yoktu. Ben sinema öğrencisiydim o yıllarda ve korkudan her şeyi bıraktım. Dehşet bir ortam! Ama hastalıktan daha fenası toplumsal dışlamaydı, bir anda istenmeyen kişiler ilan edildik, kimliklerimizi gizlenmeye zorlandık. Bu korkutucu bilinmezlik dönemi tabii ki 90’ların mücadelesini hazırladı. Artık kimse pasif kalmak, göz göre göre ölmek istemiyordu. Ben de 1992’de katıldım ACT UP’a.

-Filmin ritmi inanılmaz, karakterlerin ve aralarındaki iletişimin nabzını tutuyor adeta, tıpkı senaryosunu yazdığınız Altın Palmiyeli “Sınıf” gibi. Yapım sürecini anlatır mısınız?

‘Oradaymış’ duygusunu yaratmak istedim. Gerçek, yaşanmış şeyleri anlatıyorum ama elbette kurgu. Çünkü anılar zaten illa yaşandığı gibi değildir. Çekimlerde üç kamerayla önce genel sonra hareketlerin, mimiklerin üzerinde çalıştık ve aralarından seçerek bir müzik eseri gibi bir araya getirdik. Oyuncular ise şansım.

-Sean (Nahuel Pérez Biscayart) karakteri filmin kalbini, aşkı ve öfkeyi temsil ediyor, nasıl oluştu?

Kendimden olduğu kadar başkalarından da esinlendim, özgür ruhlu ve öfkeli. Ben de çok kızgındım, bize yapılan haksızlıklara, dışlanmaya ve bastırılmaya isyan ediyorduk. Artık kim ne derse desin sesimizi çıkarmaya kararlıydık. Bir yanıyla da elimizden kayıp giden arkadaşlarımıza bir selam.

-Filmi yaparken sizi en çok neler endişelendirdi?

O dönemi layıkıyla yansıtamamak, saçma bir romantizme düşmek! Fenası eğitici olmak. Olaylardan ve kişilerden bahsetmiyorum, mücadele ruhudan söz ediyorum. Evet isyanlardaydık, çözümler bulunsun, insanlar ölmesin istiyorduk, tartışmalar bazen çok alevleniyordu ama hepsi gerekliydi. Aynı zaman dayanışmayla bir aradaydık, son derece eğlenceli zamanlar da yaşadık çünkü son derece akıllı ve farkındalığı olan insanlarla biraradaydık. Bu ruhu ağlak duygusal tuzaklara düşmeden anlatmam gerekiyordu.

-Filmde protestocuların ilaç şirketinibastığı ve taleplerde bulunduğu sahne çok etkileyici. Günümüzde bunlar bile artık pek mümkün görünmüyor sanki, siz ne dersiniz?

Maalesef bir yanda mültecileri insan yerine koymamak ve güvenlik adına vatandaştan taviz vermesini istemek gibi sağlı sollu bir çok baskı unsuru var. Bakınız hala AIDS tamamen ortadan kaldırılmadı. İlaç şirketlerinin fahiş fiyatla ilaç sattığı ise ortada, bu kar ve zarar hesabına da kimse karışamıyor, bir hepatit c ilacı inanılmaz rakamlara satılıyor. Fransa’da bunu devlet ödediği için sorun yok gibi görünüyor ama ya diğer ülkeler? Afrika’daki AIDS’i bitirmek için fiyatları aşağıya çekmek gerek ama nafile. Yine de direniş var, insanlar itiraz ediyor. Yeter ki sayımız az, ana akım medyada yer bulamamak var olmadığımızı göstermez.

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer