Midilli’de çiftetelli Türkiko

.

08 Aralık 2019 Pazar, 10:04


Midilli Limanı’nda deniz trafiği geçen hafta sonu pek sıkıştı. Bir gün evvelsi Pire Limanı’ndan kalktığını bizim kaptandan işittiğimiz kocaman bir Yunan feribotu limana giriş önceliği kullanıyor; biz Ayvalık’tan gelenler, mendirek yanında sallanarak, küçük arabalı vapurettomuzda bekliyoruz. Feribotun önünde peyda olan bir balıkçı teknesi hız kesmeden bodoslama geçiyor, öteki kaptan kızdı, düdüğü acı acı öttürdü. 

Mitilini şehrinin dağ yamaçlarından sesin aksi duyuldu. Yol boyu çevremizde fırdöndü yunuslar vardı, biz alarga yapınca sıkılmış olmalılar; kayboldular. Yunuslar hareketi sever. 

Feribot Gulliver gibi, biz yanında sanki Liliput cücesiyiz. O yanaştı, biz ardından kıyıcığına demir attık, palamar bağladık; yani ben bağlamadım, tayfaların işi o. Yıl sonu tatili için Türkiye’deyken haydi bir de lezbiyen Sapho’nun adası Lesbos’a, bizim deyişimizle Midilli’ye gidelim diyenlerdenim. Komşuyu boş bırakmamalı, onlar bizsiz, biz onlarsız olamayız. 

60-70’lerden kalma bir gümrük binasının ortasına konulmuş, dilersen kenarından sıvışıp gidebileceğin güya bir x-ray cihazına eşyalarımızı koyduk. Görevli başkasıyla çene çalıyor, bizim valizler sonuçta kontrolsüz geçiyor. Geçtik, Yunan günlüğümüz başladı. Oraya bak, buraya git, şurada bir şeyler ye, kenarda dinlen, etrafı seyret derken o gün de geçiverdi. Vaktimiz kısıtlı, ertesi gün anakaraya, Türkiye’ye döneceğiz. Akşamı sirtaki ve rembetiko ile geçirmek lazım. Feribotla buraya gelmiş iki düzine Türk’e Şişman Jim’in yeri diye bir yeri tarif ettiler; sahildeymiş, sözleşildi, gidildi. 

Cama benzesin diye şeffaf gibi sanayi tipi kalın aba tarzı naylonla kapatılmış bir çadırın içine alındığımızdan sahilde olmamız önemsizleşmekteydi. Olsun, Yunan dostlarımızla birlikteyiz ya, her şeye katlanırız. 

Oturduk, servis başladı. Bu servis her şeyin çöpe gidecek biçimde sergilendiği büyük otellerin yemek, kahvaltı masalarındaki şatafatlı sunumlara benziyordu. Anatolia’dan, Midilli Adası için güneşin doğduğu yer olan anakaradan gelmiş yirmiden fazla Türkün oturduğu sofraya 5 yıldızlı otel büfelerini andıran pek çok şey taşındı. Lezzetli Yunan mutfağını bunlar bozmuşlar diyerek, yenildi içildi. Yunan tamburası buzuki ve akordu bozuk bir gitar eşliğinde bir kızcağız şarkı söylemeye çıktı. Geceyi onunla tamamladık, elinden geleni yaptı. Hatta çadır tiyatrosuna gelmiş Türkleri görünce Çiftetelli Türkiko, Zeytinyağlı yiyemem aman, Üsküdar’a Giderken gibi ortak şarkılarımızı da söyledi; alkışladık. 

Komünist Mantamados

Bunlar turist keyifsizlikleridir, hiçbir şeyden memnun olmamak halleridir; biliriz, dert etmeyiz. Bizi ilgilendiren 30 km. kuzeydeki tezatlar beldesi Mantamados’tur, hayırlısıyla bir kavuşsak diye geceyi atlatıp ertesi gün yola düştük. Mantamados, silme Yunan Komünist Partisi-Kommounistikó Kómma Elládas, KKE üyesidir, Lenin posterleri duvarlarda asılı bulunur. Buradan seçilmiş bir milletvekili de Atina’daki parlamentoda cayır cayır komünistlik eder. 3 bin kişinin yaşadığı bu beldenin belediye başkanı haliyle komünisttir. Komünist beldenin turist getirip para kazandıran kaynağı ise bütün Yunan toprağının en meşhur kiliselerinden birisi olan Aziz Mikail’dir; Archangel Michael. Pazar günü ayinine yetiştik. Adanın hemen her yerinden, hatta Atina-Pire’den gelen feribotun turistleri arasından ayine katılmak üzere gelmiş inançlı ve meraklılarla kilise hınca hınç dolu. 

Kilisenin adını aldığı Mikail kutsal dinlerin kabul ettiği dört önemli melekten biri; ötekilerden, Azrail’in adını anmasak da olur. Mikail birincil derecede rütbeye sahip meleklerden birisi; görevi insanlara mukayyet olmaktır, göz kulak oluyor yani. Burada Yunanları koruyor, tabii... Onun adına yapılan kilise o kadar önemli görülmektedir ki, adadaki Yunan askeri garnizonunu buraya getirip kurmuşlar, kiliseye ve melek Mikail’e yakın olsun diye. Asker kiliseyi değil, kilise onu koruyor. Komünist kasaba-kilise-askeri birlik; güzel bir üçleme... 

Kilise avlusunda bir Yunanla konuşuyorum, selamlaşmıştık, dış avluda buranın meşhur sayılan ballı yoğurdunu yerken tanıştık. Diyor ki, bir süre evvel burada bir askeri helikopter düşmüşmüş, tek bir askerin bile burnu kanamamış, zira melek Mikail onları korumuşmuş. Askerlerin anlattığına bakılırsa, helikopter düşerken gökyüzünden ışık gibi bir şey parlayarak gelmiş, bunları alıp yeryüzüne bir pamuk yatağın üstüne bırakır gibi indirmiş; Allah korumuş. Ben orada mişli geçmişi dinledim fakat sonra araştırdım, öyle bir helikopter kazası olmamış görünüyordu. Mişli geçmiş zamana zaten her zaman kuşkuyla bakarım, teşekkür edip ayrıldım, kilise kapısında dağıtılan kutsal çöreği yemeye gittim. 

Çöreğin dağıtıldığı giriş kapısı yanında Aziz Mikail’in bir savaşta Yunanları ve kiliseyi kurtardığını betimleyen, 2x3m ebatlarında bir kocaman tablosuyla karşılaşıyoruz. Tabloda, Mikail’in kılıç çekerek savaştığı çarıklı, şalvarlı, fesli, pos bıyıklı, muhtemelen Osmanlı askeridir. Tabloya göre Osmanlı gelip papaz efendileri öldürmüştür. Müslümanların Mikail’i, bu adada Archangel Michael adında olup imdada yetişmektedir; tuhaf şeyler bunlar, belki olmuştur. 

Kilise sakin olsa, bir kenara ilişip kendimle meşgul olup inzivaya çekilenler gibi ruhumu dinleyeceğim ama epeyi kalabalık; sıkılmaya ramak kaldı, çıktım.

Sonrasında, oraya gitseniz ve hani paranız da elverse, hemen satın alacağınız taş evlerden oluşan Molyvos, Mollalar köyü vardı; kalbim orada kaldı. İşte öyle böyle derken, köy köy dolaşıp akşam feribotuna yetiştik. Gümrükte dünkü görevli yine duruyordu x-ray makinesi başında ve yine yanındaki biriyle kaynanasını çekiştiriyor gibi sohbete dalmıştı; çantalar sadece bandın üzerine konulmuş oldu. Biz daha Midilli’nin şairi Sapho’dan da bahsedecektik ama feribotun kaptanı saatinde kalktı; galiba Ayvalık’a yetişmek için acelesi var. 

[email protected]