Kanserde iletişim önemlidir

Ahmet Erözenci kanserle önce doktor olarak tanıştı. O zamanlar sadece bir kelimeden ibaretti. Sonra kanser tanısı kondu. 2000'de abisini, 2010'da ablasını kanserden kaybetti. Doktor, hasta ve hasta yakını olarak deneyimlediklerini bir kitapla paylaştı Prof. Erözenci. “Bir Türk Filmi Olarak Kanser”, aslında bir iletişim kitabı...
Yayınlanma tarihi: 3 Mart 2014 Pazartesi, 17:02

“Bu satırların yazarı, tıp fakültesini 1981 yılında bitirdikten bir yıl sonra uzmanlık eğitimine başladı. 1986 yılında, otuz yaşını sürdürürken, önünde parlak bir gelecek düşlediği ve yaşamın kendisine sunduklarını demirbaş olarak gördüğü zamanlarda, uzman olmasına on gün kala lenf kanseri olduğunu öğrendi.” Böyle diyor “Bir Türk Filmi Olarak Kanser” kitabında, Prof. Dr. Ahmet Erözenci. O zamanlar kanser onun için sadece bir sözcükten ve bir tanıdan ibaretti. Tedavi boyunca kendi deyişiyle “çok şey öğrendi ondan”. Yıllar sonra ablasına kanser teşhisi konunca bu sefer de hasta yakını olarak kanserle karşılaştı. 2000'de abisini, 2010'da da ablasını kanserden kaybetti. Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan “Bir Türk Filmi Olarak Kanser” kitabında işte bu deneyimlerden çıkardığı sonuçları anlatıyor, hasta, yakınları ve doktor arasındaki iletişimin öneminden bahsediyor. Biz de İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Erözenci ile kanser olduğu yıllardan bugüne uzanan bir sohbet gerçekleştirdik...

-Kanserdeiletişiminönemiüzerinebirkitapyazarken,hepimizinbelleğindeyeretmişTürkfilmlerindenalıntılaryapmayınedenseçtiniz?

Film manyağıyım. Çocukluğum siyah-beyaz Türk filmleriyle geçti. Bu tıbbi değil, halk dilinde yazılmış bir iletişim kitabı. Yazarken herkesin aşina olduğu bir tema kullanmak istedim, Türk filmleri de bu açıdan muhteşem denk düştü. 29 yaşında bir kızım var, eski Türk filmlerini pek izlememiş olmasına karşın, “Size anne diyebilir miyim teyze” repliğini biliyor. “Karnımızda aşkımızın meyvesini taşıyorum”, “Nayır, nolamaz”ı biliyor. Böyle bir etkisi var Türk filmlerinin...

-Kanserolduğunuzuöğrendiğinizde,yeniuzmanolmuş,ikiyaşındakızıolanbirbabaydınız.Hastalığıatlattınız. Abiveablanızıkansernedeniylekaybettiniz.Hemdoktor,hemhasta,hemdehastayakınıolaraküçayağınıdayaşamışsınızkanserin.Buyerlerdenkanseritanımlamanızı,anlatmanızıistesem...

35 yıl önceki tanımımla şimdiki farklı kuşkusuz. Tıpta okuyan herkes için bir kelimedir kanser. Ama sadece kanser olarak bakmayın, her hastalık bir kelimedir; yaşayıncaya ya da bir yakını yaşayana kadar. Şimdi doktor olarak baktığımda, muhteşem bir ders olarak tanımlıyorum. Hasta için de, yakını için de, doktor için de. Hasta ve hasta yakınlarının çoğunun merak ettiği soru; “İyileşecek miyim, ne kadar ömrüm kaldı?”. Siz bugün babanızın, annenizin, eşinizin ne kadar ömrü kaldığını düşünmüyorsunuz, ama kanser tanısı konursa düşünmeye başlıyorsunuz. Öğreticiliği burada. Hastalıktan sonra bir sevgi, ekstra ilgi gelişiyor, yitirme kaygısından kaynaklı. Keşke bunu hastalık tanısı konmadan yaşasak. Ama bence, öğrenmesini bilene kanser öğreten bir hastalık.

-Sizeneleröğretti?

Anı yaşamayı, anın kıymetini bilmeyi, sevgiyi iyi ifade etmeyi, duyguları yaşamayı... Tabi ki, acı. Tabi ki, kimse olmasın... Kanser bana kendim dahil bir sürü şeyi ne kadar kolay kaybedebileceğimi öğretti. Daha bir soluyarak yaşıyorum şimdi. Duygularımdan korkmuyor, ilgilendiklerime odaklanıyor, yaptırımları, baskıları dinlemiyorum. Kanser bana sakinlik kazandırdı. Tabi kızıyorum. Hele bu devirde Cerrahpaşa'da, sağlık alanında idareci olmak çıldırtıcı. Peki ne yapıyorum? İçine atmak kötü, kanser yapıyor insanı, onu bir kere yaşadım (gülüyor). Bağırmaksa... Ben olumsuz duyguları olabildiğince kabullenmek ve onu kendi halinde bırakmaktan yanayım.

-Bunlarızamanladüşünmeyebaşladınızkuşkusuz.Pekiyatanıkonulduğuzaman...

Çok komikti o süreç. Aslında hastalık bangır bangır bağırıyormuş, kendime tanı koymam gerekirmiş, ama işte asistanlığımın son yılındaydım, kendimi göstermek istiyordum, sabah yediden gece onbire kadar hastanedeydim, ne kahvaltı, ne öğlen yemeği yiyordum. Kilo kaybı gibi, bazı semptomlar vardı ama kahvaltı etmiyorum, koşturuyorum, uykum az, diye açıklıyordum kendime. Taki bir gün doktor arkadaşım pat diye, “Şuranda koskoca bir lenf büyümeye başlamış, fark etmedin mi?” diyene kadar.

-Doktorolmakkabullenmeyikolaylaştırıyormu?

Doktor olmanın pek etkisi olmuyor o anda. Ben uzmanlığa saygı duyan biriyim. Adı konduktan sonra kendimi o konunun uzmanlarına bıraktım. İyileşene kadar da lenf kanseriyle ilgili tek bir satır okumadım. Bir çalkantılı dönem, çöküntü, depresyon olması gayet doğal. Oldu da. Ama yapı olarak iyimserimdir, çözümleri görmek önemli, ona inanırım. Tabi duygusal açıdan, korku, endişe, merak duydum. Öte yandan bir duygusuzluk anı yaşıyorsun. İfade edilemeyen bir sürü duygu... 30 yaşındasınız, iki yaşında çocuğunuz var, “Büyüdüğünü görecek miyim” diyordum. Kerime Nadirvari sorular geçiyor kafanızdan. Kendime hep iki şey söyledim. Çocuğumun büyüdüğünü görmek istiyorum. Göreceğime inandım. İkincisi, hep yazar olmak istemiştim. Ben, dedim, bu deneyimi yazacağım. Şimdi sekiz romanım var. Dolayısıyla orada anı yaşadım. Sapıkça gelebilir bu, ama her an ne hissettiğimi, korkuysa korku, sevgiyse sevgi, hepsini yakalamaya çalıştım. Yaşandığı sürece hiçbir duygu olumsuz değildir. Her duygunun anlatacağı bir şey vardır. Öğrendiğim bir başka şey de, teslimiyetti. Siz şu an yaşamınızı yönetiyorsunuz. Hastalanırsanız, ben size dikte edeceğim, şunu yiyebilirsin-yiyemezsin, evden çıkma-çık, gibi. Kanser size teslim olmayı öğretiyor.

-Gelelimiletişime,kanserdeiletişimnedenönemli?

Hasta olduğum için de, hastalarımdan da biliyorum ki, kanser hastasının en büyük isteği konuşabilmek. Korkuyu paylaşmak onun aşılmasını sağlar. Ölmekten korkmak çok doğal. Hasta yakını, “Bugün daha iyi görünüyorsun” deyip makas alırken, kapıdan çıkınca ağlıyorsa; Hasta ona “Korkuyorum” demeyip, o gidince kendi başına yaşıyorsa; yazık... Biz doktorlar olayın mekanik yönünü hallediyoruz. Ama kafada yenmek daha uzun bir süreç. Tanı konduktan sonra kanser yaşamın odağı haline getirilmemeli. İletişim kişinin doğal seyrine, eski rayına dönmesini sağlıyor.

-Kanserteşhisikonduktansonrahastavehastayakınınyapmasıgerekenlerneler?

İlk şey, kabullenme aşamasını çabuklaştırmak. İkincisi hastalığın doğallığını kabullenmek. Ben savaşmak kelimesini sevmiyorum, olumsuz şeyleri çağrıştırıyor...

-Kanser tedavisinde psikolojinin, moralin çok önemli olduğu söylenir hep. Ancak ne yazık ki Türkiye'de hastaya ya da hasta yakınlarına yönelik psikolojik bir destek yok, pek. Sizse, kanser koçluğuna başladınız. Tam olarak nedir kanser koçluğu?

Liyezon psikiyatri dediğimiz bir alan var, ama ne kadar geniş çalışıyorlar bilmiyorum. Benim yaptığım kanser -başka kelime bulamadığım için söylüyorum- koçluğu. Hastalarla konuşarak, yaşama çabuk dönmeleri, kitapta bahsettiğim evreleri kabullenmeleri, hastalığı yaşamın odağı haline getirmemeleri, duyguları paylaşabilmeleri yönünde yardımcı olmaya çalışıyorum. Yarın size kanser tanısı konsa, ben anı yaşıyorum, diyemezsiniz tabi ki. Ben de yapamadım. Bu bir süreçtir. Önce kişinin kendiyle duygularını paylaşması önemli. Ancak kendini kabullenirse karşısındakine söyleyebilir. Hasta ve yakınlarıyla görüşüyorum. Kemoterapi zamanında çıkamadıkları için, bazen Skype üzerinden konuşuyorum hastalarımla...

Türk Dil Kurumu'na baktığınızda sağlığın son anlamı, gerçek. Sağlıklı haber denir ya. Metaforik olarak bakarsanız, insan hastalandığında kendi gerçekliğini kaybediyor. Korkusu orada. Yakalamaya çalıştığı kendi gerçekliği, sağlıklı olmak gerçek kişiliğine dönmekle eşdeğer oluyor. Herkes sonuçta ölecek günün birinde. Mühim olan o ana kadarki süreyi ne kadar kaliteli yaşadığımız. “Ah kanser” karamsarlığına kapılıp, perdeleri kapatıp odanızda yaşama şansınız da var. Tedavi aralarında dinlenip, diğer zamanlarda yaşamınızı sürdürerek de geçirebilirsiniz. Benim yapmaya çalıştığım kansere rağmen, kanserle birlikte yaşam sürülebildiğini anlatmak.

A+ A-