'Sinemayı seven öğrencilerin merkez’i

Akademik bir sinema bölümü olmayan Boğaziçi Üniversitesi’nde sinema meraklısı öğrencileri bir araya getirmek ve onlara yol göstermek amacıyla bundan on altı yıl önce kurulan Mithat Alam Film Merkezi, zaman içinde sinemanın farklı alanlarındaki çalışmalarıyla, hayata geçirdiği projelerle sinema ortamında kendine saygın bir yer edindi.
Bunlarla da ilgilenebilirsiniz
Yayınlanma tarihi: 6 Ağustos 2016 Cumartesi, 19:19

(Foto: Fırat Yücel)

Akademik bir sinema bölümü olmayan Boğaziçi Üniversitesi’nde sinema meraklısı öğrencileri bir araya getirmek ve onlara yol göstermek amacıyla bundan on altı yıl önce kurulan Mithat Alam Film Merkezi, zaman içinde sinemanın farklı alanlarındaki çalışmalarıyla, hayata geçirdiği projelerle sinema ortamında kendine saygın bir yer edindi. Kurucusu Mithat Alam, Merkez’in dününü ve bugününü, filmlerin peşinde geçirdiği altmış yılı, geniş film koleksiyonunu, sinema anılarını, en sevdiği yönetmenleri, yine Mithat Alam Film Merkezi bünyesinde çıkan Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nden Berke Göl’e anlattı.

Mithat Alam Film Merkezi, tarihinin en kalabalık söyleşisinde Cem Yılmaz'ı ağırlamıştı. (Foto: Ali Özlüer)

Mithat Bey, uzun ve başarılı bir iş hayatının ardından bambaşka bir alana geçerek 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’ni kurdunuz. Bu keskin dönüşün nasıl olduğundan bahsederek başlayalım mı?

Aşağı yukarı otuz sene süren bir iş hayatım var ama hiçbir zaman iş hayatından keyif almadım. Ellilerime geldiğimde, belirli bir yaşam konforuna eriştiğim, ayrıca bekâr ve çocuksuz olduğum için, hayatta beni mutlu edecek bir şeyin peşinde koşmaya karar verdim. Kendimi bildim bileli beni en çok mutlu eden şey sinema olmuştu. Çok film izlemiş, çok sinema kitabı okumuştum ama sinemanın mutfağıyla ilgili hiçbir bir bilgim, becerim yoktu. Dolayısıyla bu yaştan sonra senaryo yazayım ya da film yöneteyim demem mümkün değildi. Elli yaşlarında “ben hayatımı değiştirmek istiyorum” desen de bunu nasıl yapacağını bilemiyorsun. Bir kuluçka dönemi başlıyor. Yavaş yavaş bir film merkezi kurma, bunu da Boğaziçi Üniversitesi’nde yapma fikri oluşmaya başladı. Bugün Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Kolej’de on üç senemi geçirdim ben. Ortaokulu, liseyi, üniversiteyi orada okudum, orada master yaptım. O müessese, o kampüs benim için çok değerliydi. Bir yandan da, ekonomik olarak belirli bir konuma geldiğim için bir tür bağış yapma isteğim vardı. Bağışın insanın hayatının son döneminde yaptığı bir şey olması bana hep garip gelmiştir. Yapılan bağışın keyfinin çıkması lazım. Keyif de zannedildiği gibi birilerinin gelip sana teşekkür etmesiyle değil, yaptığın şeyin işlediğini görmekle çıkıyor. Sonuçta sinemadan aldığım zevk, Boğaziçi Üniversitesi kampüsünün bana verdiği şeyler ve bağış yapma fikri bir potada eridi. O zamanki rektör olan Üstün Ergüder’e, yapacağım bağışla üniversitede bir sinema master programı açılmasını teklif ettim. Rektör bunu istemedi. O noktada, sinema bölümü olmayan üniversitelerdeki film merkezlerini araştırdım ve nihayet 2000 yılında Mithat Alam Film Merkezi’ni kurduk.

Mithat Alam Film Merkezi Boğaziçi Üniversitesi'nin güney kampüsünde yer alıyor. (Foto: Ali Özlüer)

Merkez’in en önemli özelliği öğrenci odaklı olması.

Mithat Alam Film Merkezi üniversiteden ziyade öğrencilere bağlı bir merkez. O zaman bunu rektöre anlatırken “Merkez emirlerini üniversiteden almayacak. Öğrenciler belirleyecek merkezin neler yapacağını” demiştim. Nitekim öyle de yaptık. Birçok projemiz, öğrencilerin tavsiye ettiği projelerdir. Türkiye sinemasında meslek hayatının sonuna gelmiş yönetmenlerle, oyuncularla, senaristlerle, görüntü yönetmenleriyle, set işçileriyle yapılan sözlü tarih çalışmalarından oluşan ve benim çok önem verdiğim Görsel Hafıza Projesi örneğin, tamamen öğrencilerin isteğiyle hayata geçirilen bir projedir. Üniversitede bütün binalar belirli bir vakitte kapanır, kilitlenir. Merkez öyle değil. Merkez film gösterimleriyle, söyleşilerle akşamları saat 10’a kadar aktif. Ama onun dışında da belirli öğrencilerde birer anahtar vardır ve Merkez çoğu zaman gece 10’dan sonra da çalışır. Çünkü Merkez’in esas sahibi öğrencilerdir. O gün rektöre anlatmaya çalıştığım da buydu; Merkez öğrencilerin evi gibi olmalıydı. Bunu zaman içinde anlatabildim ve ne güzel ki, geride kalan on altı senede hiçbir rektör işimize karışmadı. Merkez hep “öğrencilerin Merkez’i” olarak kaldı.

Öğrencilerle kurduğunuz samimi ilişkinin de bunda payı büyük. İş hayatı nedeniyle bire bir ilişkiler kurmaya alışkın bir insandım. Topluluk içinde konuşmayı sevmediğimden kulüplerden, gruplardan hep kaçınmışımdır. 90’ların ortasında ders vermeye başlarken de bu konuda endişelerim vardı. Fakat gençlerle ilişki kurmak bana çok iyi geldi. Ders vermeyi 2008’de bıraktıktan sonra da devam etti bu ilişkiler. Farklı dönemlerde öğrencim olan otuz-kırk tane çok yakın dostum var bugün. O benim en büyük zenginliğim. Hep söylediğim bir şey var, Merkez çok kişinin hayatını değiştirdi ama galiba en çok benim hayatımı değiştirdi. Beni gençleştirdi. Yaşıtlarınla konuşurken karşındaki migreninin tuttuğunu söylüyor, ötekisi bir başka rahatsızlığını anlatıyor, sen de bel ağrından bahsediyorsun mecburen. Gençlerle öyle değil ve bu sana müthiş bir enerji veriyor. Neticede öğrencilerimle büyük bir aşk yaşıyorum ve bu da benim son yirmi senedeki en büyük mutluluğum.

Mithat Alam Film Merkezi, kurulduğu 2000 yılından bu yana sadece Türkiye’den değil, dünya sinema camiasından da pek çok önemli ismi ağırladı.

Her yıl sonbahar ve ilkbahar dönemlerinde öğrencilerin katılımına açık toplam yirmiye yakın söyleşi yapıyoruz. Sinema bölümü olan üniversitelerde bile ulaşılamayan bir sayı bu. İKSV’yle ortaklaşa düzenlediğimiz söyleşilerde bugüne kadar Ken Russell’dan Aleksandr Sokurov’a, Park Chan-wook’tan Gus Van Sant’a, Claire Denis’den Neil Jordan’a, Amos Gitai’den Costa-Gavras’a sayısız yönetmeni konuk ettik. Türkiye’den ise artık bazı isimleri yeniden çağırmaya başlayacağız çünkü özellikle yönetmenler arasında gelmeyen neredeyse kimse kalmadı. Konukları belirlerken kapsamı sinemacılarla sınırlı tutmuyoruz. Niye kimse Adalet Ağaoğlu’nu çağırmıyor? Niye kimse Selim İleri’yi, Murat Belge’yi, Ahmet Hakan’ı, Murathan Mungan’ı çağırmıyor? Bu eksiği gidermek için başlattığımız “Ayın Konuğu” bölümünde edebiyatçısından karikatüristine, gazetecisinden müzisyenine pek çok insanı konuk ettik, onlarla mümkün mertebe sinemaya bağlanan söyleşiler yaptık. Adalet Ağaoğlu’nun, Selim İleri’nin, Murathan Mungan’ın sinemaya aktarılmış eserleri var zaten, hiçbiri sinemadan uzak insanlar değil. Özellikle Mungan inanılmaz bir sinefil. Ama örneğin Hasan Cemal’i de konuk edebiliyoruz ve o dönemde yeni çıkan Kürtler kitabını uzun uzadıya konuştuktan sonra şakayla karışık “bu kitap filme çekilseydi nasıl olurdu?” diye bitirebiliyoruz sohbeti. Öğrencilerin büyük katkısıyla bu söyleşilerin hepsini deşifre ediyoruz, editoryal süzgeçten geçiriyoruz ve sene sonunda söyleşiler kitabı olarak basıyoruz. 2001’den bu yana her yıl çıkan kitaplarımızda Türkiye sinemasının belli başlı yönetmen, senarist, oyuncularıyla yapılmış kapsamlı söyleşiler var. Bu kitapları sinema bölümü olan üniversitelere ve film endüstrisine dağıtıyoruz. Görsel Hafıza Projesi’ndeki söyleşi videolarını bir araya getiren DVD’ler gibi bunların da sinemamız adına kalıcı kaynaklar olacağını umuyorum.

Bu konukların sizde bıraktığı pek çok unutulmaz anı da var muhakkak.

Ben bazı söyleşilerde moderatörlüğü de üstleniyorum. Bazen çok keyif alacağımı düşündüğüm için, bazen de o söyleşinin zor geçebileceğini tahmin ettiğimden... Örneğin özellikle istediğim söyleşilerden biri, kendisine olan özel sempatimden dolayı, Emel Sayın söyleşisiydi. Hatta söyleşinin sonunda “Emel Hanım bizi kırmayın” diyerek orada sırf mikrofonla iki tane şarkı söyletmiştim. Bir diğeri Haldun Dormen. Dormen bana tiyatroyu sevdiren kişidir; çok ufakken Dormen Tiyatrosu’na gittiğimi ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Söyleşide de lafa böyle başladım ama Dormen çok sinirlendi, çok tatlı bir şekilde “yaşımı niye karıştırıyorsun?” diye sitem etti.

Zor olanlar da vardı tabii, en zoru da Cem Yılmaz’dı. Cem Yılmaz’ı Merkez’in 61 koltuklu salonuna sığdıramayacağımızı bildiğimiz için söyleşiyi Albert Long Hall’un büyük salonunda yaptık. Neredeyse bin kişi geldi, dışarıda kalanlar kapıları yumrukladı, sonradan içeri alınıp yerlerde oturarak takip ettiler söyleşiyi... Bu arada pek üzerinde durulmuyor ama Cem Yılmaz çok ciddi bir sinefil. Tabii oraya gelen kitlenin bir kısmı Cem Yılmaz’ın onları eğlendirmesini bekliyor. Buster Keaton’dan, Harold Lloyd’dan bahsetmesi –ki kendisi özellikle komedi sinemasına çok hakim– sıkıcı geliyor. Cem Yılmaz aralara herkesi güldürecek birkaç espri atsa da yeterli olmuyor. Soru-cevap kısmında ise çocuklardan biri çıktı, “siz Gezi’de niye sesinizi yükseltmediniz, niye bu konuda tweet atmadınız?” gibi bir soru sordu. Cem Yılmaz da “ben bu konudaki tutumumu illa Twitter’da göstermek durumunda değilim” şeklinde çok aklı başında bir cevap verdi... O söyleşi bizim rekorumuzdur, tam dört saat sürdü. Kendisiyle yapılan dünya kadar söyleşi arasında Cem Yılmaz’ın Türkiye sinemasına, dünya sinemasına, komedi türüne yaklaşımını bu kadar bütünlüklü, ayrıntılı ele alan başka bir söyleşi daha olduğunu zannetmiyorum.

Misyonumuz sinefil yetiştirmek

Mithat Alam Film Merkezi’nin çok geniş bir film arşivi var. Bu arşivin uzun yıllara yayılan oluşma sürecinden bahsedebilir miyiz?

Ben tam bir koleksiyoncuyum. Merkez kurulmadan önce bir VHS arşivim vardı, zaman içinde DVD’ye geçtik tabii. Bugün kişisel arşivim 7 bin filme ulaştı, Merkez’inki ise 10 bin filme yaklaşıyor çünkü orada dışarıdan gelen bağışlar da var. Arşivciliğin insanı en çok heyecanlandıran yönü, sevdiği yönetmenlerin tüm filmlerini tamamlama peşinde koşmak. Onu başarmak müthiş bir tatmin veriyor. Pul koleksiyoncularında filan da böyledir bu sanırım. Mesela bir yönetmenin unutulmuş bir filmi seneler sonra DVD’ye basılıyor ve hemen onu alıyorsun, o büyük bir keyif veriyor. Benim tüm filmografisini tamamladığım yönetmenler var, Bergman, Fassbinder, Truffaut gibi... Coen Kardeşler, Dardenne Kardeşler, Claire Denis gibi yeni isimler de var, tabii onları tamamlamak çok daha kolay çünkü yaptıkları her şey hemen DVD’ye basılıyor.

Arşivinizde olup da hâlâ izlenmeyi bekleyen filmler listeniz var bir de.

Evet, çok fazla film aldığım için izlemeye yetişmem çok zor. Bir de zamanında izlediğim ve yeniden izleme gereği duyduğum filmler oluyor, onlar da eklenince “İzlenecek filmler” listesi iyice uzuyor. Tabii son senelerde hastalıklar işe yaradı, evde daha çok vakit geçirmeye başladığım için o sayıyı biraz erittim. Dört yüzlerdeydi izlenecek film sayısı, geçenlerde baktım 175’e kadar inmiş. Ölmeden bir süre daha hasta geçirirsem belki bitirebilirim. (gülüyor)

Arada eklenenler de olacaktır ama.

Olacak ama büyük isimlerin filmleri bitti. Rossellini’nin, Bergman’ın, Fassbinder’in çıkan her filmini aldım. Ölmüş oldukları için artık film de yapamıyorlar, oralarda rahatım. Şimdi aldığım filmler, son senelerin bende olması gerektiğini düşündüğüm filmleri. Bazı bazı bugüne kadar pek gün yüzüne çıkmamış, eleştirmenlerin “biz bunu nasıl atlamışız?” dediği filmler çıkıyor, Sight&Sound ve Film Comment gibi dergiler de yazıyor bunu, o zaman alıyorsun hemen. Hakikaten de bazı pırlantalar çıkıyor aralarından. Ama dediğim gibi bunlar çok az.

Peki bu listede “nasıl olur da bunu izlemezsin!” diye etrafınızdakileri şaşırtan filmler hangileri?

Bu, öğrencilerimle aramızdaki en güzel şakalaşma konularından biridir. Mesela ben Harry Potter serisini, Yüzüklerin Efendisi üçlemesini hiç izlemedim. Star Wars’un da sadece birinci filmini gördüm.

Buradan popüler sinemaya karşı bir tavrınız olduğu sonucu çıkabilir ama.

Popüler sinemayı çok seviyorum. Önce popüler sinemayı sevmeden “sanat sineması” denilen sinemayı sevmenin de mümkün olmadığına inanıyorum. Sinemayla ilişkine Bergman’dan başlayamazsın, popüler sinemadan geçerek oralara gelirsin. Bunun en güzel örneği Hollywood. Malum, hep ticari bir sinema olmuştur Hollywood ama her dönemde çok iyi yapılmış sayısız film çıkarmıştır. Ama uzak durduğum bazı türler olduğunu inkâr edemem. Mesela korku filmlerini seyredemem çünkü korkarım. Kubrick’e bayılmama rağmen The Shining’i senelerce izleyemeyişim bundandır. Geçenlerde aynen benim gibi korktuğu için bir türlü izleyemeyen bir öğrencimle oturup korka korka izledik. Harika bir film tabii ki The Shining; keşke bütün korku filmler öyle olsa.

Sizin listeleriniz de meşhur. 1990’dan beri her yıl hazırladığınız ‘Yılın En İyi Filmleri’ listelerini öğrencileriniz yakından takip ediyor. Bunun dışında çevrenizin baskılarına dayanamayarak hazırladığınız ‘Tüm Zamanların En İyi 200 Filmi’ listesi var, bir de ‘Tüm Zamanların En İyi 10 Yönetmeni’.

Listeyi kendi kendine yapmanın bir keyfi yok. Ama o listeleri Boğaziçi’nde farklı dönemlerdeki öğrencilerimden oluşan 70-75 kişilik mail grubumuza gönderdiğimde, onlar da kendi listelerini paylaşıyor. Belirli filmler konusunda uzlaşılıyor, belirli filmler üzerinde hararetli tartışmalar dönüyor. Bazen kaçırdığın bir filmi başkasının listesinden bulup çıkarıyorsun. Bahsettiğin o ‘Tüm Zamanların En İyi 200 Filmi’ listesini yaptığında öğrencilerden biri çıkıp “2002 senesinde üçüncü seçtiğiniz filmi buraya almışsınız ama birinci ve ikinci seçtiğiniz filmleri almamışsınız” diye itiraz edebiliyor. Demek ki o film zaman içinde yükselirken ötekiler etkisini kaybetmiş. Böyle hoşluklara da vesile oluyor listeler. Yönetmenler listesine gelince, bu tabii son derece kişisel bir şey. O listeyi sinema tarihçileri gibi “Sinema Tarihinin En Önemli Yönetmenleri” mantığıyla yapmadım. Godard’mış, Tarkovski’ymiş, bana bir şey ifade etmeyenleri listeme almadım. Belki bundan yirmi sene önce yapsam “aman kimse laf etmesin” endişesiyle “en önemli” yönetmenleri sıralardım ama artık oraları geçtim.

Kimler var ilk 10’da?

Şöyle bir laf vardır, bilirsin: Sinema bir dinse Bergman peygamberdir. Ben de Tarkovski ya da Godard tarikatına değil, Bergman tarikatına mensubum, dolayısıyla Ingmar Bergman’ı bir numaraya koyuyorum. İlk 10’daki diğer isimler ise sırasız. Amerikalılardan başlarsak Alfred Hitchcock (tabii aslen İngiliz’dir) var, Coen Kardeşler var, Robert Altman ve Woody Allen var. Altyazı’nın yüzüncü sayısı vesilesiyle benden bir ‘En İyi 100 Film’ listesi istediğinizde ben ilk beşi sırayla yazmış, sonrasını alfabetik yapmıştım, hatırlarsın. İlk beş The Godfather ile başlıyordu çünkü The Godfather sinemaya dair her şeyi kapsıyor. Ardından gelen Singin’ in the Rain müziği, dansı, eğlenceyi kapsıyor. Kieslowski’nin Üç Renk (Trois Couleurs) üçlemesi ruhaniyeti, Wong Kar Wai’nin In the Mood for Love’ı aşkı, Bergman da insan ilişkilerini kapsıyor.

Ama bir film seçmek yerine Bergman’ın bütün filmografisini koymuştunuz.

Evet orada hile yapmıştım çünkü Bergman’ın filmlerini sıraya dizmem çok zor, özellikle yaklaşık on filmi var ki, onların birbirinden ayıramam... İşte orada insana dair her şeyi kapsayan bir beşli seçmeye gayret etmiştim. Ama şimdi sorsan, tüm zamanların en iyi filmi konusunda Visconti’nin Leopar’ını (Il Gattopardo) söylemek geliyor içimden. Yakın zamanda büyük perdede yeniden izledim, özellikle o son bir saati gerçekten müthiş, eşi benzeri olmayan bir filmdir bana göre. Buradan yönetmenlere dönersek, listedeki iki İtalyan’dan biri Visconti, diğeri Fellini. Bir tane de Alman verelim, Fassbinder, etti sekiz. Mithat Alam Film Merkezi’nde her dönem atölye çalışmaları düzenliyoruz. Bir filmin senaryodan yönetmenliğe, görüntü yönetmenliğinden kurguya, sesten renk düzeltmesine kadar tüm aşamalarına ayrı ayrı eğiliyoruz. On üç haftaya yayılan bu atölyeleri, Türkiye sinemasının alanında kendini kanıtlamış isimleri veriyor. Beş sene boyunca yaptığımız atölye çalışmalarından hazırladığımız bir seçkiyi İthaki Yayınları bu yıl nisan ayında ‘Bir Filmin Serüveni’ adıyla iki cilt olarak bastı. Sinema öğrencilerinin ya da meraklılarının çok faydalanacağı bir kitap oldu bence... Geçen sene atölye çalışmalarından birine katıldığımda –biliyorsun binanın kapısında adımı görenler beni genellikle öldü zannediyorlar ve bazıları beni karşısında görünce ufak bir şaşkınlık geçiriyor– öğrencilerden biri çok güzel bir soru sordu, “şu anda film yapsın da seyredeyim diye en çok heyecan duyduğunuz yönetmen kim?” dedi. İnsan öyle durumlarda kalakalıyor. Çocuklardan biri “Haneke olabilir mi?” deyince evet dedim, Haneke tabii ki! Buradan en sevdiğim yönetmenlere dönersek, dokuzuncu Haneke, onuncu da tabii ki Kieslowski. Dediğim gibi Bergman’dan sonrası sırasız.

On altı yıllık tarihi boyunca Merkez’in yetiştirdiği pek çok sinemacı da oldu.

Ben lisede de, üniversitede de, iş hayatımda hep sinemayla hayat bulan bir insan oldum. Üniversitede okuduğum dönemde Mithat Alam Film Merkezi gibi bir yer olsa dört senemi oradan hiç çıkmadan geçirirdim. Nitekim ben Merkez’i kurduktan sonra böyle yapan bir sürü öğrenci oldu. Sinema bölümü olmayan Boğaziçi gibi büyük bir üniversitede sinemaya merak duyanlar gösterimlere gelsinler, filmleri ödünç alsınlar, etkinliklere katılsınlar, kütüphanemizden –ki hiç tanımadığımız insanların bağışlarıyla gelişen çok geniş bir kitap koleksiyonumuz var– yararlansınlar, sinema açlıklarını orada gidersinler ve kendilerini yetiştirsinler istedik. Misyonumuz buydu, sinefil yetiştirmekti. Ama bu misyonun ötesine geçtik ve çok değişik bölümlerde okuyup da Merkez’de çok zaman geçirdikten sonra yüksek lisansını, doktorasını sinema üzerine yapan sayısız öğrencimiz oldu. Orada geçirdiği vakitlerle ilgisi daha da artan, zamanla “benim yolum budur” diyen kişiler çıkmaya başladı. Sevgili Seyfi, Seyfi Teoman iki tane film çekti. Elif Refiğ bir film çekti. Kurgucularımız var; Emin Alper’in çektiği Tepenin Ardı’nın kurgusunu yapan Özcan Vardar ile Tolga Karaçelik’in Sarmaşık’ının kurgusunu yapan Evren Luş da “Merkez çocuklarıdır”. Yapımcılar, kısa filmle uğraşanlar, setlerde çalışanlar, sektörün farklı alanlarında görev yapan daha pek çok kişi var. Bunların üzerine bir de Türkiye’nin en uzun süredir çıkan sinema dergisi Altyazı’yı çıkarıyoruz, dolayısıyla dünya kadar da eleştirmenimiz var. Benim için Mithat Alam Film Merkezi’ni kurmuş olmanın en büyük mükafatı da bu; bu kadar çok insanın hayatına dokunmuş olmak.

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Ahmet Hakan, Hasan Cemal, Murat Belge, Haldun Dormen, Cem Yılmaz