Tarihi ve destanlarıyla Hindistan: Zenginler, yoksullar

Zenginlik ve yoksulluk arasında uçurumlar olmasına karşın Hindistan, dünyanın en büyük demokrasilerinden sayılıyor. Bölgesel yönetim ve eyaletlerde, liberallerden komünistlere kadar her görüşten partiler iktidar olmuş. Farklı din ve inançlar bir arada. Merkezi hükümet, herkese eşit mesafede. Ulusal düzeyde 380 günlük gazete yayımlanıyor, yerelde sayısız. İsteyen istediğini yazıyor ve görüş açıklıyor.

08 Ocak 2020 Çarşamba, 02:00

Fotoğraf: Barış İlerigelen

Alman Yazarlar Birliği’nin “araştırma inceleme” gezisindeyiz. Grubumuz otuz kişi. Bütün Kuzey Hindistan’ı dolaşacağız. Duman, gaz ve pislik kokan Yeni Delhi’den başlıyoruz. Rehberimiz Rajdeep Singh tarih ve arkeoloji okumuş. Ama folklor konusundaki bilgisine de şaşırıyoruz. 

Birçok belge yanında Tarun Chopra’nın “Kutsal İnekler ve Hindistan’ın Diğer Tarihi Hikâyeleri” başlığı ile çevirebileceğim kitabı da çok ilginç.  Hindistan’da 332 yıl yönetimde kalmış Babür İmparatorluğu hakkında güzel hikâye ve efsaneler aktarıyor.  

KENTTEN GERİYE KALAN

Rehberimiz kubbeleri her yerden görünen Cihan Şah’ın Cuma Camii’ne götürüyor bizi. Cami, kırmızı kumtaşından yapılmış, mihrap kısmı kapalı, önü açık, 27 bin kişinin namaz kılabildiği ilginç bir yapı. Ön kısmı eskiden ta Yeni Delhi Kalesi’ne kadar meyve bahçeleri ve çiçeklerle kaplıymış. Şimdi ise “eski şehir” deniyor buraya. Müslümanların oturduğu bir semt. Eski yapılar, dükkânlar, kablolar, teneke kondular, direkler birbirine dolanmış. Sanki Cihan Şah’ın ölümünden beri 350 yıldır çöpler kaldırılmamış ve bahçeler viran... Bu kargaşaya öylesine alışmış ki insanlar, trafik tıkanmış, herkes kornaya basıyor. Uğultu, gürültü, toz, yanık yağ, dışkı ve baharat kokuları soluk almamızı zorlaştırıyor. Yeni Delhi’nin her yeri böyle. Sadece zenginler küçük alanlar açarak kendilerini surlarla korumaya çalışıyorlar. İçeride görkemli sarayları var. Bu saraylarda ağırlıyorlar bizi. 

KADIN GECEYİ BEKLİYOR

“Evi barkı olmayan yoksul insanlar nerede banyo ve tuvalet yapıyorlar” diye soruyorum. “Buldukları her köşede” diye yanıtlıyor rehber. Ve ortalığa çişini yapanları, caddede duş alanları görüyoruz. Açıktan akan lağımlar var, “Peki kadınlar” diye soruyorum. “Onlar geceyi bekliyor” diyor. “İshal olmuşlarsa?”... Yanıtı yok.

330 BİN TANRI

10 dakikalık yolu 1.5 saatte zor katedip hükümet merkezine gidiyoruz. Yeni Delhi’nin en temiz alanı. Ancak 5-6 kilometre kare büyüklüğünde var yok. Oradan Gandhi’nin anıtına gidiyoruz. Kendisi gibi anıtı da mütevazı. Rehberimiz aktarıyor: “Hindistan 29 eyaletten, 6 bölgesel yönetimden oluşuyor. Yönetim biçimi parlamenter demokrasi. Nüfusu 1.3 milyar. 1950’de 300 milyonduk. 70 yılda bir milyar arttık. Nüfus planlamasını Hindularla Müslümanlar kabul etmediler. Geldiğimiz nokta bu. Yeni Delhi, İstanbul kadar.

Bu kentte Hindular yüzde 80.5, Müslümanlar yüzde 13.4, Hıristiyanlar yüzde 2.8, gerisi Budist, Janiist, Sih ve diğerleri... Hindistan’da Hinduca, İngilizce ve 21 bölgesel resmi dil var. Ayrıca yüzlerce dil konuşuluyor. 330 bin tanrıya inanılıyor.” 

DİN, İNANÇ, SANAT

Tanrılar için milyonlarca mabet, heykel, figür ve minyatür yapılmış. Herkes birbirinden daha güzelini yapmaya çalışmış. Din ve inançlar sanatın gelişmesi için çok önemli fırsat yaratmış. Ayrıca herkes ayrı tanrıya inandığı için birbirini anlayışla karşılamış. Bu durum demokrasinin filizlenmesine yardım etmiş. 

“En büyük sorunumuz Hindular ile Müslümanlar arasındaki anlaşmazlık. O da 1206’da Kutbilerin, 1657’de Alemgir Evrengiz Şah’ın Hindu tapınaklarını yıkıp mermerleriyle cami yaptırmalarından kaynaklanıyor. Yoksa tek tanrılı toplumlarda görülen politik çatışmalar Hindistan’da pek görülmez.” 

Rehber, en yeni tapınağa da götürüyor bizi: Motosiklet Tapınağı. Sürücüsü ölünce motosikleti iki kez kaza yerinden polis merkezine çekmişler. Efsane bu ya, gece motor kendiliğinden kaza yerine geri gelmiş. Sürücüsünü motor tanrısı kabul edip motosikletin üstüne de mabet yapmışlar... İnananları ve ziyaretçisi bol. “Zenginlik ve yoksulluk arasında uçurumlar olmasına rağmen ülke, dünyanın en büyük demokrasilerinden biri sayılıyor. Çünkü bölgesel yönetim ve eyaletlerde liberallerden komünistlere kadar her görüşten partiler iktidar olmuş ve olmakta. Farklı din ve inançlar bir arada yaşıyor. Merkezi hükümet herkese eşit mesafede duruyor. Ulusal düzeyde 380 günlük gazete yayımlanıyor, yerelde sayısız. İsteyen istediğini yazıyor ve görüş açıklıyor...” 

Yeni Delhi, ülkenin giriş kapısı. Kapıdan böyle giriyor ve böyle görüyoruz Hindistan’ı. 12 şehirde araştırma yapacağız. Ben, Babür Şah’tan, Cihan Şah ile Mümtaz Mahal’dan günümüze gelen masal ve efsaneleri, aşk destanlarını arayacağım. 

FİLE KARŞI SIĞIR MI?

Babür Şah’ın Kâbil’den gelip Yeni Delhi’de imparator olduğu, ölünce naaşının aynı güzergâhtan geri döndüğü yoldayız. Himalaya Dağları’na yaslanmış bu verimli topraklardan geçiyoruz. Sayısız kasaba ve köy, sayısız çocuk, sayısız kadın... Arabalardan iniyoruz. “İşte çadırını burada kurmuştu Babür Şah. Babası öldüğünde 12 yaşındaydı. Andican’da tahta yeni çıkmıştı. Hanedan içinde entrikalar çevrildi. Taraftarlarıyla 1504’te daha 20’li yaşlarında Kâbil’e kaçarak canını zor kurtardı. Başkent olarak Kâbil’i seçti, serin havası ve bal gibi kavunuyla bu kenti sevdi. Burada âşık oldu, Mahim Begüm ile burada evlendi. İlk oğlu Hümayun burada doğdu. 

MUCİZE BAŞLIYOR

Portekizliler güneyden Hindistan’ı işgal etmeye başlamış ilerliyorlardı. Babür Şah, komutanlarını toplayıp Hindistan’ı almaya karar verdiğini açıkladı. Komutanlar “Kral İbrahim Ludi’nin on kat fazla ordusuna, 1000 filine karşı mı” diyerek güldüler. “Siz çevreden sığırları toplayın” diye buyruk verdi. “File karşı sığır mı!..” 

Komutanların aklı almadı. Babür Şah, planını açıklamadı. Savaş hazırlığı başladı. Sığırlar toplandı. Koca orduya karşı 12 bin kişiyle savaşa kalkışma çılgınlığına kimse akıl erdiremiyordu. Babür Şah, bütün sığırların sırtına kocaman kuru ot ve çalıçırpı balyaları bağlattı. Hepsi öyle kocaman oldu ki, bir sığır üç-dört misli görünüyordu. Şafak vakti bu yükleri ateşe verip sığırları fillerin üstüne sürdürdü. Görülmemiş yöntem tüm filleri ürküttü, filler yüz bin kişilik ordunun içine daldılar, bir çoğunu ezip geçmeye başladılar... Panik öyle büyüktü ki, kaçan kaçana... 

Babür Şah iki ay sonra Hindistan İmparatoru olarak Yeni Delhi’de taç giyindi. Hazineye el koyması için genç oğlu Hümayun’u Sikandra’ya gönderdi. Kral İbrahim Ludi, orada saklanıyordu. Hümayun, kralı buldu. Kral hayatını bağışlaması için ona paha biçilmez bir “kohinoor” elmas (Işık dağı) hediye etti. O da bu elması babası Babür Şah’a getirip verdi. 

Babür Şah, “Al senin olsun!” dedi. Hümayun Bey şaşırdı: “Baba bunun değeri iki buçuk gün boyunca bütün dünya nüfusunun karnını doyuracak kadar!” diye uyardı. “İyi işte, al senin olsun!” dedi ve elmas Hümayun Bey’de kaldı... Babür Şah’ın derdi mücevher değildi, şiirlerini ve “Babürname” adlı kitabını önemsiyordu. Çağatay Türkçesinin Ali Şir Nevai’den sonra en büyük şairi o sayıldı. Bölgesine egemen olmak istiyordu, oldu. 

RÖNESANSA İLK KİREMİT 

Hint yazarı Taron Chopra, “Bu kadar cesur, hayatını hiçe sayarak öne atılan başka bir lider tarihte yok: O bir efsaneydi!” diye anlatıyor. “Bir insanın kaldıramayacağı kadar olay geldi başına. Bir gözünü, bir kolunu savaşlarda kaybetti, sağ bacağı üç yerinden kırıldı. Vücudunda 83 kılıç yarası taşıyordu. 26 Aralık 1530 yılında Babür Şah öldü, yerine oğlu Hümayun Şah taç giyindi. 24 yaşındaydı.”

Hümayun Şah, astronomi ve astrolojiye ilgi duyuyordu. Yeteneğini o alanda kullandı. Galileo daha doğmadan o rasathane kurdu. Yıldızlar ve uzay ilgisini çok çekiyordu. Rönesansa giden yola ilk kiremiti o koydu. 

Astronomi ve astrolojinin hükümet çalışmalarına katkısı olduğuna inanıyor, dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor, yıldızların hareketini izliyordu. Son derece sevecen bir insandı. Ne yazık ki cariyelerin arasına çekildi, uyuşturucu kullanmaya başladı. Fakat Afgan padişahı Şer Suri Han ona rahat vermiyor, üstüne yükleniyordu. Sonunda savaşa tutuştular. 

Hümayun Şah yenildi, savaş alanından kaçtı, Ganj Irmağı’nı geçerken suya kapıldı. Bir balıkçı kurtardı. O da Amarkot Bölgesel Hint Krallığı’na sığındı. Karısı Hamide Banu Begüm geleceğin en büyük imparatoru olacak Ekber Şah’ı orada doğurdu. Şer Suri Han’ın bir kaza sonucu ölmüyle Hümayun Şah geri döndü. Yine astronomi ve cariyelerle gün geçirerek uyuşturucu almaya devam etti. 

24 Ocak 1556 günü rasathane kulesine çıkmıştı. Kuleden geri dönerken ayağı kaftanın eteğine dolanarak dengesini yitirdi ve düştü, iki gün sonra hayatını kaybetti... Babür Şah’ın “Al senin olsun!” dediği paha biçilmez elması o da oğlu Ekber Şah’a bıraktı. Hümayun Şah’ın rasathanesini geziyoruz. Üstünden düşüp öldüğü rasat kulesi önümüzde.


SÜRECEK