A+ A-

Çulsuz bir primattan eşya bağımlısı bir istifçiye nasıl dönüştük?

Tür olarak insanı en doğru tanımlayan özelliği eşya sahibi olmasıdır. Eşyalar yaşamı kolaylaştırır, zenginleştirir, itibar kazandırır. Ama sahip olma dürtüsünü dizginleyemeyen insan, istifleme yaparak hem psikolojisini bozar, hem de doğayı kirletir. Kısaca günümüz insanı, eşyanın egemenliği altına girmiş ve benliğini unutacak kadar eşya bağımlısı olmuştur.
Yayınlanma tarihi: 18 Nisan 2014 Cuma, 11:16

[Haber görseli]

New Scientist dergisindeki “eşya” başlıklı dosyada, eşyalarla olan tuhaf ilişkimiz, gereğinden fazla mal sahibi olma eğilimimiz, mülkiyetin geleceği ile ilgili ilginç görüşlere yer veriliyor.

İnsan, doğası gereği materyalisttir, fakat sahip olduğu taşınır ve taşınmaz mallarla kurduğu ilişki oldukça tuhaftır. Sahip olduğumuz eşyaların ne kadar fazla olduğu genellikle taşınma sırasında daha iyi anlaşılır. Eşya fazlalığından ne kadar yakınsak da, sıra elden çıkartmaya geldiğinde hiçbirisinden ayrılmak istemeyiz. Kaldı ki tür olarak insanı en iyi tanımlayan özellik eşya sahibi olmasıdır. Giysileri, barınabileceği dört duvarı, pişirme kapları, temiz su kaynakları olmadan bir insanın hayatta kalması neredeyse olanaksızdır.

İnsanın en yakın akrabası olan maymunlar eşyaları olmadan da hayatta kalabiliyor. Şempanzeler beslenmek için kaba aletler, uyumak için geçici yuvalar yapar; ancak bir kez kullandıktan sonra arkasında bırakıp gider. Diğer hayvanların pek çoğu da bu basit gereçlere bile ihtiyaç duymaz. Mal edinme merakı insanlarda bir içgüdü olabilir mi? Sahip olduğumuz eşyaların genellikle ihtiyaç duyduğumuzdan fazla olduğu koşullarda, bunun bir içgüdü olduğunu iddia edebilir miyiz?

 

EŞYANIN EVRİMSEL KÖKLERİ

Züğürt bir maymundan, istifleme meraklısı bir insana nasıl dönüştük? Bu soruyu yanıtlamak o kadar kolay değildir. Bir kere “mülkiyetimiz altında olan mal” ile “mülkiyetimiz altında olmayan mal” arasındaki ayırım çok net değildir. Örneğin bahçemizdeki toprak veya musluğumuzdan akan su bizim malımız sayılabilir mi? Bir eşyayı elden çıkarttıktan sonra ne zamana kadar bizim olmaya devam eder? Dahası, atalarımızın sahip olduğu nesneler zaman içinde yok olmaya mahkûm olduğu için üzerinde hak iddia edemeyiz.

Fakat insanlığın ilk eşyalarının çoğu zamana yenik düşse de, kalıntıları ve izleri duruyor. 2.5 milyon yıl önce üretilen taştan yapılmış aletler insanlığın ilk eşyalarıdır. Bunlar bir işe yaraması için üretilmişlerdir ve büyük bir olasılıkla tek kişiye ait değildirler. Şempanzelerin aletleri gibi, klanın ortak malıdır.

Ancak alet yapımı geliştikçe, sahip olma duygusu da evrilmeye başlamış olabilir. Aletler “bir kişinin malı” haline geldikçe sahibi tarafından bir değer biçilir; tek kişi tarafından uzun süre kullanılır ve kaçınılmaz olarak sahiplenme savaşlarına yol açar. Connecticut Üniversitesi’nden Sally McBrearty, sahiplenme kavramının, en az 300.000 yıl önce Afrika’da mızrak ve ok başlarının ortaya çıkmasıyla birlikte doğduğunu ileri sürüyor. McBearty bu konuda şöyle konuşuyor: “Ok ve mızrak başlarının tasarımı, gruptan gruba değişiyordu; yapımında büyük emek harcanıyordu ve tamamlanması uzun zaman alıyordu. İşte bu nedenle bu eşyalar tek bir avcının malı oluyordu. Ancak avcı ölünce veya öldürülünce bu mızraklar el değiştiriyor ve tekrar tekrar kullanılıyordu.”

 

İLK EŞYALAR

Mülkiyetin ilk nesnesi ateş olabilir. Bugün yaşamakta olan avcı-toplayıcı gruplar “korlarını” da beraberinde taşır. Atalarımız da büyük bir olasılıkla böyle yapıyorlardı. Ateşin kontrollü kullanımı ile ilgili ilk kanıtlar 800.000 yıl öncesine dayanıyor.

Ateşten sonra en değerli mallarımız giysilerimizdi. Giysilerin üzerinde yaşamak için evrilen bitlerin genetiğinin incelenmesi sonucu, vücudumuzu ilk olarak 70.000 yıl önce sarıp sarmalamaya başladığımız ortaya çıkıyor.

İnsanlar bir kez ateşe, giysilere ve gelişmiş aletlere sahip olunca hayatta kalmak için bunların desteğine ihtiyaç duymaya başladı. Özellikle soğuk iklimlerde bu eşyaların varlığı öncelik kazandı. Eşyalarımız giderek genişletilmiş fenotipin (dışyapı) bir parçası haline geldi. Kısaca eşyalarımız, kunduzların yuvalarını korumak için yaptıkları barajlar kadar önem kazandı.

Zaman içinde mülkiyet konusunda algı farklılıkları oluşmaya başladı. Nesneler yalnızca yararlılıklarına göre değil, sağladıkları prestije göre değerlendirilmeye başladı. Başka bir deyişle bir nesne, sahibinin sosyal konumunu ne kadar yükseltiyorsa o kadar değerliydi. Bazı nesneler yalnızca bu nedenle değer kazanmaya başladı. Buna en tipik örnek mücevherlerdir. Bunun ilk kanıtları İsrail ve Cezayir’de bulunan deniz kabuklarından yapılmış 100.000 yıllık boncuklardır.

Bu durumda on binlerce yıl önce insanlar ve nesneler arasındaki ilişkinin hayatta kalma ve faydacılığın ötesine geçmiş olduğu görülüyor. Bazı arkeologlar insanların nesneleri kendilerinden bir parça olarak gördüklerini ileri sürüyor. Oxford Üniversitesi’nden Labros Malafouris bu konuda şöyle konuşuyor: “İnsanların eşyalarıyla kurduğu ilişkinin tipi, diğer hayvanlarda görülmez. Deniz kabukları ile vücutlarını süsleyen insanlar, aynı zamanda bunları kişilikleriyle özdeştirme eğilimindeydi.

 

EŞYA FAZLALILIĞI ZENGİNLİK KAYNAĞI

Modern insanlar 40.000 yıl önce Avrupa’ya ulaştıklarında mülkiyet duygusu iyice yerleşmişti. Ancak göçebe yaşam şekli, insanların gereğinden fazla eşyayı biriktirmelerinin önünde bir engeldi. Bazı arkeologlar çocukların içinde taşındığı sırt çantalarının ilk eşyalarımızın en önemli parçası olduğuna dikkat çekiyor. Yerleşik yaşam şekline geçince bütün bunlar doğal olarak değişti. İnsanlar belirli bir yerde yaşamaya karar verir vermez eşya sayısında artış başladı. Bunun sonucunda yeni bir toplum ve ekonomi modeli doğdu.

Gruplar genişlemeye başladı, hiyerarşi oluştu. Önemli statüdeki insanlar parlak giysiler ve mücevherlerle özdeştirildiler. Stanford Üniversitesi’nden Ian Hodder’in bu konudaki görüşleri şöyle: “Toplumlar, ‘maddi kültür’ olmadan hiyerarşik ve gelişmiş bir yapıya sahip olamaz.”

Yerleşik düzene geçmek materyalizmi farklı bir yöne taşıdı. Illinois Üniversitesi’nden Gary Feinman, eşya biriktirmenin, riskleri en aza indirgeme arzusunun bir sonucu olduğunu söylüyor: “İnsanlar yerleşik hale gelince çevresel felaketlere maruz kalma riskleri arttı. Bu felaketlerden olabildiğince az etkilenmek için yiyecek stokları yaptılar. Yiyecek stoğu yapmak için uygun eşyalar edindiler; hayvanların evcilleştirilmesi sürecine öncelik verdiler. Komşu gruplarla iyi ilişkiler kurdular. Herkes elindeki fazla eşyayı komşusu ile takas edince ilişkiler güçlendi.” Zaman içinde toplumlar büyüyüp, geliştikçe maddi eşyalar zenginlik yarattı. Bu malların ticareti zamanla paranın doğmasına zemin hazırladı.

Kuşkusuz bugün dünyada küçük topluluklar halinde yaşayan, az sayıda eşyaya sahip bazı gruplar var. Örneğin Tanzanya’daki avcı-toplayıcı Hadza insanları bugün çok az eşya ile yetiniyor ve fazla eşyalarını paylaşıyor. Fakat dünyanın çoğunluğu böyle yaşamıyor ve sonuç olarak dört bir yanımız eşyalarla kuşatılmış durumda.

İnsanların bu biriktirme ve istifleme alışkanlığını kırma şansı var mı? İnsanların eşyalarına yaşamsal bir önem atfettikleri ve sosyal statülerinin bir işareti olarak gördükleri sürece böyle bir şansın çok düşük olduğunu söyleyebiliriz.

 

BEBEKLERDE SAHİP OLMA ARZUSU NE ZAMAN BAŞLAR?

Çocukları eski battaniyesinden, tüyleri dökülmüş ilk ayısından, kuyruğu kopmuş oyuncak aslanından vazgeçirmenin ne kadar zor olduğu bilinir. Bu da çocukların eşyalarına ne kadar düşkün olduklarının kesin kanıtlarından biridir.

Yeni doğan bir bebeğin en değerli “mülkü” annesidir. Onun kokusu ve yüzü özeldir. İki aylık olduklarında vücutlarının kendilerine ait olduğunun farkına varırlar. Sekiz aylıkken kaybetme kavramını algılamaya başlarlar. On iki aylık olduklarında battaniyeleri gibi kendilerini rahatlatan nesnelerle aralarında derin bir bağ kurarlar. Psikologlara göre bunun nedeni battaniyeyi geçici olarak bakıcılarının yerine koymalarıdır.

Bir yaşı civarında ilk sözcüklerini dile getirmeye başlarlar. Bunlar genellikle çevrelerindeki eşyaların isimleridir. 21 aylık olduklarında gelecek yıllarında en fazla kullanacakları “benim” sözcüğü dillerine yerleşir.

İki yaşındaki çocuklar kendilerine ait oyuncakları için kıyameti kopartabilecek kadar “cimridir”. Bu da geçici sahip olma duygusu ile uzun vadeli sahip olma duygusu arasındaki farkı algılayabilecek yetenekte olduklarını gösterir.

Çocuklarda sahip olma kavramı büyüdükçe değişir. Michigan Üniversitesi’nden çocuklarda kavramsal gelişim uzmanı Susan Gelman, yaptığı bir deneyde, 3 yaşındaki bir çocuğun sahip olduğu oyuncağı, onlarca oyuncak arasından ayırt edebileceğini keşfetti. İlginç olan, çocuğun kendi oyuncağını, diğerleri kadar cazip olmasa da, yalnızca kendisine ait olduğu için seçmesiydi

(Child Development, vol 83, p 1732).

Bütün bu deneylere göre kaybolan bir battaniyenin veya oyuncak ayının yerini daha yenisi ve güzeli tutamaz. Çünkü bir nesnenin sahibi olmak, ona gerçek değerinin üzerinde bir değer atfetmek anlamına gelir.

Bristol Üniversitesi’nden Bruce Hoof, 3-6 yaşlarındaki deneklerin önüne en sevdikleri oyuncağı kopyalayabilecek “büyülü! bir kopya makinesi” koymuş. Çocukların büyük bir kısmı orijinal oyuncaklarını geri isterken, dörtte biri bunların kopyalanmasını ilk baştan reddetmiş. Bu da, sahip olma kavramının çocuklar için bile ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.

 

GELECEKTE DİJİTAL EŞYALAR FİZİKSEL EŞYALARIN YERİNİ ALACAK MI?

Herkes eşya sahibi olmaya can atar. Yaşadığımız ortamları büyük bir tutkuyla eşya ile doldururken, aynı anda dağınıklık yarattığımız ve dünyayı kullanıp attığımız eşyalarla kirlettiğimiz için kaygı duyarız.

Acaba gelecekte teknoloji bu çelişkili duygularımızı rahatlatacak çözümler sunabilecek mi? Bu konuda umut verici bazı çözümler öneriliyor:

Nesnelerin ömürlerini uzatarak çöpe attıklarımızın miktarını azaltabiliriz

Hollandalı tasarımcı Dave Hakkens, bozulan elektronik cihazları tamir etmek yerine toptan çöpe atılmasına karşı. Bu görüşlerini “Phonebloks” adını verdiği ve kendi geliştirdiği modüler bir cep telefonu yardımıyla yaşama geçirmeye çalışıyor. Bu telefonun herhangi bir parçası bozulduğunda, bozuk parça kolaylıkla yerinden çıkartılıp, sağlam bir parça ile değiştirilebiliyor.

Bu fikir bugün Motorola tarafından da benimsenmiş durumda. Şirket benzer bir cep telefonu modeli üzerinde çalıştığını açıkladı.

Bir eşyanın ömrünü uzatmanın bir diğer yolu da kendi kendini iyileştiren malzemelerden yapılması.

Örneğin LG’nin yeni G Flex cep telefonlarının arka kısmı kendi kendini onaran polimer bir malzeme ile kaplı.

Üç boyutlu printerler de bozulan parçanın yenisini anında üretip, eşyanın uzun süre kullanımının önünü açıyor.

Dijital medyanın yükselişi de eşyalarla olan ilişkimizi değiştiriyor.

iTunes dönemini yaşadığımız şu günlerde, dijital müzik satışları zirve yapıyor. Günün herhangi bir saatinde, işte, evde, jimnastik salonunda istediğimiz müziği dinleyebiliyoruz.

Kitaplarla olan ilişkimiz de radikal bir biçimde değişiyor. Pek çok insan evde kütüphane kurmak yerine e-kitap okumayı tercih ediyor.

Sonuçta dijital dünya, fiziksel olarak varolan ve yer kaplayan eşyaların yerini alıyor. Ancak uzmanlara göre dijital mülkiyetin dikkatli bir yönetime ihtiyacı var. Çünkü insanlar fiziksel yer tutan eşyaları istifledikleri gibi “dijital eşyalarını” da büyük bir aç gözlülükle biriktirebiliyor.

İnsanlardaki istifleme eğilimini inceleyen Boston Üniversitesi’nden Gail Steketee, insanların çok sayıda, düzensiz dijital dosyanın içinde kaybolabileceğini, aramak için zaman kaybedeceğini ve iş performansının bu nedenle zayıflayabileceğine dikkat çekiyor.

 

YAŞAM BOYU SAHİP OLDUĞUMUZ EŞYALARLA İLGİLİ BAZI İSTATİSTİKLER:

• Eskittiğimiz ayakkabı sayısı: 310 çift

• Batılıların yaşadığı ev sayısı: 12

• Eskittiğimiz blue-jean sayısı: 175

• Ortalama bir Amerikalının sahibi olduğu otomobil sayısı: 13

•Tükettiğimiz tuvalet kâğıdı sayısı: 1.3 milyon tabaka

• Kullandığımız deodorant sayısı: 544

Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynak: New Scientist, 29 Mart 2014

http://www.socialtheory.info/commodity_fetishism.htm

http://www.amsreview.org/articles/kleine01-2004.pdf

Comment disclaimer