Müttefiklerimiz belirlendi

Savaş yayılırsa İngiltere ve Fransa’yla beraberiz. Hatay ise artık Türkiye’nin bir ili.

Miyase Ylknur
12 Aralık 2018 Çarşamba, 12:36

MİYASE İLKNUR: Evet, Ankara’daki Alman Büyükelçisi Von Papen’in Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yle görüşmesini konuştuk. Von Papen, İnönü ile görüştükten sonra şu kanıya varıyor: “Biz Almanlar, Mussolini’yi ikna etmeliyiz. İtalya, Türkiye ile ilişkilerini iyileştirmeye başlamalı. Bunun için Türklere bazı ödünler vermeli. Onun güvenini kazanmalı. Mesela 12 Adalar’dan bir-iki küçük adayı, Türkiye’ye geri vermeyi kabul etmeli. Almanya olarak biz bunu Mussolini’ye önermeliyiz.” Von Papen İnönü’yle görüşmesini tamamlayıp Çankaya yolundaki büyükelçilik binasına döndükten sonra ilk iş olarak, Berlin’deki Dışişleri Bakanlığı’na şifreli bir telsiz mesajı gönderiyor. Orada kalmıştık, dizimizin dünkü bölümünde. Sonrası ne oldu? Von Papen’in Berlin’deki Dışişleri Bakanı’na yaptığı önerinin sonrası?

ALTAN ÖYMEN: Von Papen’in Berlin’e böyle bir öneri yaptığından, tabii, İnönü’nün haberi yoktu. Ama şu belliydi: Haberi olsa bile, böyle bir şeye inanıp ülkesinin tutumunu değiştirmezdi. İtalya’nın Mussolini zamanındaki politikasına, Akdeniz’in hiçbir ülkesinin güven duyması mümkün değildi. Mussolini, hele Arnavutluk’u ele geçirdikten sonra, kendisini Roma İmparatorluğu’nun Sezar’ı gibi görmeye başlamıştı. Nitekim, o girişimin sonucu şöyle olmuştu: Von Papen’in Berlin’e gönderdiği mesaj üzerine, Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Papen’in önerisini Roma’ya yansıtmıştı. Öneri Mussolini’ye sunulmuştu. Mussolini ise bunu, Türkiye’yi küçümseyen ifadeler kullanarak geri çevirmişti.

Von Papen, savaş sonrasında yayımlanan anılarında bu sonucu da yazıyor. Mussolini, Von Papen’in teklifini öğrenince, Dışişleri Bakanı ve damadı Galeazzo Ciano’ya demiş ki:

“Türkler, madem ki, bizden korkuyorlar. O zaman savaşı hak ettiler.” İkinci Dünya Savaşı sırasında, örnekleri görülecekti, Mussolini’nin bu kibirli tavırlarının, tüm İtalya için çok acı sonuçları olacaktı. Ama 1939 yılında, İtalya’nın diktatörünün durumu öyleydi. Düzelmesi de mümkün görünmüyordu. Mussolini, Arnavutluk’u aldıktan sonra, önce Yunanistan’a saldıracaktı, arkasından da Almanların Fransa’yı işgaline başlamasından sonra İtalya’nın Rivierası’na... Hatta bir de Kuzey Afrika’nın tümünü ele geçirme sevdasına kapılacaktı. Hepsinde hüsrana uğrayacaktı.

Çankaya’daki gizli görüşmeler...

Almanya’nın Büyükelçisi’nin Ankara’ya gelmesinden sonra, Türkİngiliz görüşmeleri, gizlilik kuralına daha da önem verilerek devam etti. O görüşmelerin gidişini de İngiliz Büyükelçisi Hugessen’in anılarında anlattıklarından izleyebiliriz. Özetle, diyor ki: “Saracoğlu ile görüşmelerimizi Çankaya’daki Başkanlık Konutu’nda yapıyorduk. Benim büyükelçilik rezidansım da oraya yürüme mesafesindeydi. Sabahleyin evden çıkarken yanımda refakatçi istemiyordum. Şapkamla bastonumu alıp gezintiye çıkar gibi yürüyordum. Saracoğlu’nun konutu civarındayken etrafıma bakıp en müsait zamanda, konutun bahçesine giriyordum. Görüşmelerimizin çoğu, Saracoğlu’nun verandasında geçiyordu.”

‘Çiçero’nun büyükelçisi

Büyükelçi Hugessen meslekten diplomattı. Türkiye’ye gelişinden sonra da çalışmaları sorunsuz olarak devam etmişti. Türk-İngiliz görüşmelerini başarıyla sürdürecekti. Fakat o zamana kadar çok yaygın olmayan şöhreti, İkinci Dünya Savaşı’nın son döneminde bir casusluk olayına karışacaktı. “Çiçero olayı”na.

İtalya’nın Dışişleri Bakanı, Mussolini’nin damadı Kont Galeazzo Ciano’ydu. Von Papen’in önerisini Mussolini’ye o sundu.

 “Çiçero”, Elyesa Bazna adındaki, Arnavut asıllı bir elçilik görevlisinin takma adıydı. Görevi, büyükelçinin özel hizmetlerini yürütmekti. O takma adı, ona Alman Büyükelçiliği koymuştu ve Berlin’deki Alman Dışişleri Bakanlığı’yla haberleşirken, onun büyükelçiliğe verdiği bilgileri o ada atıfta bulunarak aktarıyordu. Bazna, İngiliz Büyükelçiliği’nde görevliydi ama, Almanlara casusluk yapıyordu.

Ankara’da Türk-İngiliz görüşmeleri devam ederken, o casusluk faaliyeti henüz başlamamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında başlayacaktı. Görüşmelere gelince... Türk-İngiliz deklarasyonunun hazırlanması 12 Mayıs günü tamamlandı. O gün imzalandı ve açıklandı.

Türkiye’nin Fransa ile imzalayacağı protokolün tamamlanması ve imzalanması ise biraz daha sonraya kaldı. Nedeni belliydi. Hatay konusundaki antlaşmayla ilgili son pürüzler gideriliyordu. Ama o çalışma da haziran ayının ilk haftalarında bitirildi ve imza töreni 23 Haziran günü gerçekleşti. Aynı gün gene iki devlet arasında yapılan - Hatay’la ilgili- antlaşma imzalanmıştı. Onunla, Hatay’ın bağımsızlığı sağlanmıştı. Bunun hemen arkasından toplanan Hatay Meclisi, “Türkiye’ye katılma kararı almıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu katılmayı kabul edip, aynı gün Hatay’a Türkiye’nin bir ili olma statüsünü veren kanunu çıkarmıştı.” Böylece Hatay’ın yeniden kazanılmasıyla birlikte, Türkiye’nin savaş tehlikesi karşısındaki yeri de belli olmuştu. Türkiye, artık, o tehlikeye karşı İngilizler ve Fransızlarla birlikteydi. O birlikteliğe Sovyetler Birliği’nin de katılmasını bekliyordu.

Bir yandan da savaş ihtimaline karşı askeri hazırlıklarına da devam ediyordu.

M.İ.: Askeri hazırlık derken... Türkiye’nin o sırada, askeri hazırlık açısından durumu neydi?

A.Ö.: Çok parlak değildi. Lozan Antlaşması’nı imzaladıktan sonraki asıl amacı, ülkesini barış içinde kalkındırmaktı. Maddi olanaklarını, tarımdan sanayiye, temel üretim alanlarına yöneltmişti. Ayrıca 1924’teki “Tevhid-i Tedrisat” Yasası’ndan sonra bir eğitim seferberliğine girişmişti. Ülkenin en fazla yüzde 4-5 oranında olduğu tahmin edilen okuma-yazma oranını hızla yükseltmeyi hedefliyordu. 1930’lu yıllarda özellikle köy okullarını geliştirme çalışmaları başlatılmıştı. O sürecin daha sonraki aşamasını Köy Enstitüleri’nin kuruluşu oluşturacaktı. Teknik öğretim alanına yatırımlar yapılmasına çalışılıyordu.

Türkiye’nin Fransa ile birlikte aynı gün imzaladığı iki belge: Biri, Hatay’ın Türkiye’ye katılışının kesinleşmesini ilan ediyor. Öteki, Türkiye ile Fransa’nın, Akdeniz bölgesindeki savaş hareketleri karşısında aktif olarak işbirliği yapacağını belirtiyor. Türkiye ile İngiltere arasında daha önce imzalanan işbirliği protokolüyle aynı içerikte. O iki protokol, daha sonra üçlü bir anlaşma haline gelecek ve Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki politikasının temel belgelerinden birini oluşturacak.

Askeri manevralar başlıyor

Tabii, savunma alanındaki yatırımların da ihmal edilmemesine gayret ediliyordu. 1924’te Ankara’da kurulan fişek fabrikaları o alandaki yatırımlardan biriydi. Sonradan geliştirilecek“Askeri Fabrikalar” adı altında, savunma sanayiinin çeşitli alanlarında üretime geçecekti. 1927’de Kırıkkale’de kurulan mühimmat fabrikası da başta çeşitli çaplardaki mermiler olmak üzere, savaş malzemeleri üretmekteydi.

Savaş silahı ve malzemeleri imalatına özel teşebbüsün de katılımı vardı. 1925’te Şakir Zümre Fabrikaları havan ile çeşitli silahlar imal etmeye başlamıştı. 1930 yılında Kayaş Kapsül Fabrikası kurulmuştu.

1930’lardan sonra bütün bu faaliyet, gerek devletin, gerek özel teşebbüsün girişimleriyle hayli geliştirilmişti. Tabii, bütün bu alandaki çalışmalarla varılan sonuçlar, o dönemde belirli ülkelerin kurduğu ve geliştirdiği savaş araç ve malzemeleri üretiminin ulaştığı düzeyin çok altında kalıyordu. Başta Almanya olmak üzere, yeni bir savaşa hazırlandıkları 1930’ların başlarından itibaren giderek daha da belirginleşen ülkelerin orduları, tanklar ve uçaklar başta olmak üzere çok gelişmiş silahlarla donatılıyorlardı. Bizim ordularımızda ise silah çeşitleri arasında en yaygın olanlar, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma piyade tüfekleri ile eski model toplardı. En hareketli birlikler ise süvari birlikleriydi. Savaş hazırlıkları sırasında belirli yerlerde görevlendirilen ordu birliklerinin, geceleyecekleri yerler olarak da, yazın, sayıları sınırlı olan çadırlar kullanılıyordu, kışın da, gidecekleri bölgelerdeki camilerden faydalanılıyordu. 1939 yılında, İtalya’nın Arnavutluk’u topraklarına katmasını izleyen gelişmelerden sonraki ağustos ayında, o zamanki en önemli manevra hazırlıkları yapılırken, kullanabilecek imkânlar bunlardı. Manevralar başlangıç günü olarak, 15 Ağustos 1939 Salı günü belirlenmişti.

 

Askerler için Trakya manevraları... Siviller için de -o zamanki deyimle- “pasif korunma” provaları... Ağustos ayı ortalarında Türkiye’nin gündeminde o iki konu vardı.

İtalya’ya karşı savaş oyunları

MİYASE İLKNUR: Altan Öymen’in çocukluk anıları, şunu gösteriyor: 1939 Türkiyesi’nin, Avrupa’daki savaş tehlikesi giderek artarken, tutumundan kaygı duyduğu tek ülke vardı: İtalya. Bu durum, sizin gibi o sıradaki 6-7 yaşlarında çocukların oyuncaklarında, oyun konularında da kendini gösteriyordu. Şöyle anlatmışsınız o oyunları “Bir Dönem Bir Çocuk” adlı kitabınızda:

“(...) bize düşman olan bir ülke vardı: İtalya. İtalya’nın başında Mussolini vardı. Bizimle savaşmak, topraklarımızı almak istiyordu. Almanya’nın başında da Hitler vardı. Hitler’e anneannem ‘İtler’ derdi. O da, bizden değil ama, başka ülkelerden toprak istiyordu.(...)

İtalyanlarla ‘savaş’ ihtimali ise sık sık dile getirilen bir konu halindeydi. Bunu sadece büyükler değil, çocuklar da konuşuyordu. Bu konuşmalarda, büyükler arasındaki sohbetlerin uzantısı olan ‘özgüven’ söylemleri eksik olmuyordu: 

Savaş çıkarsa?.. Biz İtalyanları yeneriz. Zaten savaşmayı bilmezler. Biz biliriz. Adalardan gelirlerse denize dökeriz.

Bu iddialar, oyunlarımıza da yansıyordu. Oyuncaklarım fazla değildi. Okul saatlerinden sonra okul bahçesine gidip birkaç arkadaşımla futbol oynadığım bir lastik topum vardı. Evde oynamak için de, merdivenli bir itfaiye arabasını, camdan yapılmış misketlerle, topraktan yapılmış rengârenk mobilyaları, ama asıl, çok sayıda askeri olan bir kurşun asker takımını hatırlıyorum.

Kim getirmiş veya hediye etmişti bilemiyorum. Ama etrafta hep savaş lafının dolaştığı o sıralarda evimizdeki en güncel oyuncak oydu.

Babamla annemin arkadaşlarının benim yaşlarımdaki çocukları bize geldiğinde, hemen o takımı çıkarırdım. Kurşun askerlerin bir kısmının başlığı kırmızı, bir kısmınınki maviydi. Onları karşı karşıya savaş düzenine koyardık. Her birinin pozu değişikti. Kimi tüfekle nişan alıyor, kimi el bombası atıyor, kimi süngüsünü takmış bekliyordu.

Canlandırma çizgileri, Murat Öymen’den. Babasının yüzünü büyük yüzü gibi çizmiş. Ama tabii, mazereti var, çocukluktaki yüzünü görmemiş.

Savaşın sonunda biz kazanıyorduk

Takımın içinde ayrıca tel örgüler, koruganlar vardı. Onları da iki gruba ayırıp dizerdik. Sağlık çadırlarının üstünde Kızılay değil, Kızılhaç bayrağı vardı. Demek ki, bu, ithal malı bir oyuncaktı.

Gerçi dönem, ithal mallarına sempati duyulmayan bir dönemdi. Hükümet ‘Yerli malı kullanmalı’ diye kampanyalar açıyordu. Zaten birçok malın ithali yasaktı. Ama kurşun asker takımı herhalde bu yasağın dışındaydı ki, oyuncaklarım arasına katılmıştı.

Kurşun askerlerin üniformaları bizimkilerinkine benzemiyordu. Evdekiler, bunu, ‘Kırmızı başlıklılar Alman, mavililer Fransız’ diye izah ettiler. Ama iki grubun üniformaları aynıydı. Demek ki, bunu yapan oyuncak firması, grupları isimlendirmeyi, oynayanların kararına bırakmıştı.

Bu, tabii, ticari açıdan isabetli bir düşünceydi. Böylece firma, kurşun askerlerini her ülkeye ihraç edebilirdi. Gerçi bizim gibi, bazı ülkelerde Kızılhaç yerine Kızılay olduğunu hesaba katmamıştı. Ama biz de o farkı fazla önemsemiyorduk.

Kurşun askerlerle oynarken, kırmızıları Türk, mavileri İtalyan yapıyorduk. Sağlık çadırlarının da -üzerlerindeki Kızılhaç işaretine aldırmadan- yarısını Türk, yarısını İtalyan tarafına koyuyorduk. İki tarafı savaştırıyorduk. Sonuçta tabii, Türkler İtalyanları yeniyordu.” 

M.İ: Evet, siz zamanın küçükleri olarak böyle düşünüyormuşsunuz. Türklerin İtalyanları yeneceğinden eminmişsiniz. Zamanın büyükleri de, bundan emin miydi acaba?

A.Ö.: Emin de olsalar, öyle bir tehlikeye karşı her türlü savunma önlemleri almaları gerektiğini biliyorlardı. Bunun siyasi önlemi olarak, o zaman Almanya ve İtalya’ya karşı en kararlı devletleriyle görüşmelere başladılar.Askeri önlemler olarak da savaşa hazırlık faaliyetini başlattılar. Askerler için, askeri manevraları, siviller için de “pasif koruma” provalarını...

YARIN: moskova’nın dünyayı sarsan manevrası