Sonunda tahakküm azalacak

Zeynep Göğüş’ten göç ve kimlikler üzerine büyülü bir roman. Hepimiz hikaye anlatıcısıyız. Ve sonunda anlatmaktan hoşlandığımız hikayelere dönüşebiliyoruz. Bir de bakıyoruz, bunların ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğunu ayırmamız imkansız hale gelmiş.

Hilal Köse
14 Aralık 2018 Cuma, 22:30

Gazeteci yazar Zeynep Göğüş’ün ilk romanı Işık Ülkesinden, Everest Yayınları’ndan çıktı. Göğüş, Makedonya’dan Türkiye’ye göç eden bir ailenin serüvenini, köklerinden kopuşunu, dönüşümünü sinema tadında okurlarına sunuyor. Gecenin karanlığında evini olduğu gibi arkada bırakarak, tehlikeli bir tren yolculuğunun sonunda ‘yeni vatana’ ulaşan aile, burada zeytin ağaçlarından aldığı güçle ayakta kalıyor. Kitapta arka planda işlenen zeytin, Göğüş’ün ikinci romanının da habercisi. Göğüş, günümüzde zeytinliklerde yapılan kıyıma tepki olarak bu konuya özel önem vermiş. “Yok olan her zeytinlik benim kolumun bacağımın kesilmesi gibi..” diyor. Göğüş, göç meselesini ise şöyle değerlendiriyor: “Yerleşmek zaman alan bir şey. Kiraladığınız apartman dairesine girip eşyaları odaya koymaktan farklı bir durum. Zihinsel olarak ve bütün ruhunuzla yerleşmekten bahsediyorum. Zaten belki de yerleşemediğimiz için bugün bu haldeyiz...”

Işık Ülkesinden’i okurken film izliyormuş gibi oldum...
İlk söyleyen siz değilsiniz. Keşke bu romanın filmi de yapılsa diyenler çıktı. Işık Ülkesi’nden, Üsküp’ten İstanbul’a bir tren yolculuğuyla başlıyor. Bu bir kaçış. Geri dönüşlerle Rumeli’deki Osmanlı’nın son dönemine bakılıyor. Osmanlı bozgununa demek daha doğru belki. Roman boyunca devam eden bir Bektaşi damarına daha ilk sayfalardan girmiş oluyoruz. Rumeli’yi Bektaşilik tarafına bakmadan anlamak mümkün değil diye düşünüyorum. Roman’ın ikinci ve en uzun bölümü Yeni Vatan. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde başlıyor. Aile Göztepe’de bir köşke yerleşiyor. Ailenin öyküsünü okurken adeta Türkiye’nin de tarihini okumuş gibi oluyoruz. Bu perspektiften bakınca da köşkü Türkiye’nin bir metaforu aile fertlerini de yeni Türkiye’nin vatandaşları olarak düşünmek mümkün.

Ailenin bütün kararlarını alan Veli Bayraktar, zeytin ağacıyla dertleşiyor. Bu diyalog sanki günümüze de bir gönderme yapıyor...
Romanda bahsedilen aile Rumeli’de de toprağa bağlı, o geleneği burda da sürdürüyor. Zeytin, sabun, zeytinyağı imal ederek Cumhuriyet’in ilk kuşak Müslüman Türk ticaret burjuvazisi içine giriyor.

 

 Bir yandan zeytin ağacı katliamı ve betonlaşma, diğer yandan HES’ler ve nükleer santrallerin zorlamasıyla toplumsal ekoloji hareketinin oluşacağına dair ümidim var. Ekolojiden aynaklanan krizlerin özgürleştici etkisi kaçınılmaz olacaktır.

Zeytinliklere yapılanlar sizi oldukça etkilemiş görünüyor...
Evet. Zeytin ölümsüzlüğü, sonsuzluğu temsil eden bir ağaç. Bugün büyük bir vahşet yaşıyoruz diye düşünüyorum. Yok olan her zeytinlik benim kolumun bacağımın kesilmesi gibi. Zeytinliklerle ve çevre meseleleriyle, iklim mücadelesiyle ilgili duyarlılığın artması gerçekten çok hoşuma gidiyor. Edebiyata da yavaş yavaş girmeye başladı. Zaten benim de ikinci romanımın kahramanı zeytin ağaçları olacak.

Kitapta o dönemin bazı toplumsal yaralarına da dokunmuşsunuz...
Evet, dokunmadan olmazdı. Tabii ki Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları var. Çok uzun bir döneme yayılan roman. Bazı olayları seçmem gerekiyordu. Bakalım doğru yerlerde mi durmuşum, ona okurlar karar verecek. Romanın kahramanı Veli, kendisi Rumeli’nde Sırp baskısı yaşamış biri olarak, burada azınlıklara yapılanları farklı bir gözle görebiliyor. Kimsenin duygularını incitmeden öteki söylemi gözeterek, söylemler arası diyebileceğimiz bir metin çıkarmak istedim. Bu yaklaşım zaman zaman okuru sarsmayacağınız anlamına gelmiyor. Herkesin bakış açısının değerli olduğunu düşünerek ilerledim.

Bunda olaylara gazeteci gözüyle bakmanızın etkisi oldu mu?
Olabilir. Farklı taraflardan bakmak gereği... Gerçi bugün pek yapılmıyor ama benim öğrendiğim gazetecilik öyleydi.

Rumeli’den Türkiye’ye göçü yazmak fikri ilk ne zaman düşmüştü aklınıza?
Orhan Pamuk’un Cevdet Bey Ve Oğulları’nı okuduğum zaman ben de böyle bir roman yazsam keşke fikri yıllar önce aklıma düşmüştü. Bazen keşke bu kadar çok geç kalmasaymışım diyorum ama her şeyin zamanı varmış demek ki...

Roman karekterleri arasında gezinen anlatıcı, tek tek her kahramanın iç dünyasını, iç çatışmalarını açığa çıkarıyor. Bu yolu izlemenizin özel bir amacı var mı?
Toplumsal dönüşümün bireyler üzerindeki etkisini okura aksettirmek istedim. Zaten Türkiye’nin evrilmesi hepimizde bir iç çatışma yaratmıyor mu? Günlerimiz o iç çatışmalarla boğuşarak geçiyor. Göçmenlerin geldikleri ülkeyle bağ kurmalarında Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bir avantaj var. Her şeye rağmen. Romanın kahramanı Bektaşi Veli, buraya geldiğinde o dinsel aidiyetini gömüyor. Çünkü en önemli şey özgür bir vatanda yaşamak ve Cumhuriyet. Veli, Atatürk’ün ölümünü radyodan duyup, radyoyu bastonuyla parçalıyor. O kadar bağlı ki çok şiddetli tepki duyuyor Mustafa Kemal’in ölümüne.

Romanın tarzı nasıl oluştu?
Başlarken şu tarzda yazacağım diye bir düşüncem yoktu. Ama bittiğinde gördüm ki roman büyülü gerçekçilik denilen tarzı da yer yer barındırıyor. Rumeli’en kaçışta trenin içinde ilk defa görünen mavi bir hale var. O ışık zaman zaman çıkıyor. Buralar benim en sevdiğim yerlerdi diyebilirim. Gerçek olayları anlatırken, bir meteforla gerçeklikten kopma izni veriyorsunuz kendinize. Kendiliğinden oldu. Çok keyif alarak yazdım, en zevkli tarafı yazmak kısmıydı. Hayatta olduğu gibi bir romanda da olasılıklar sonsuz. Yazmak ise bir ormana girmek ve yeni yollar keşfetmek, daha önce hiç düşünmediğiniz patikalara sapmak... Sonunda okurun ne kadar çok şeyin bir arada olabileceğini görsün isterim.

Ülkemiz şu anda da yoğun bir göç rotası ve sığınak. Türkiye o günden bu güne göçe ne kadar hazır?
Göç başa çıkılması zor bir olgu olmuş her zaman için ama bu toprakların güçlü bir tarafı var. Mesela Avrupa ile kıyasladığınız zaman göçle başedebilmeyi başarabilen insanlarız. Anadolu gelen giden insanlar anlamında karışık bir yer olduğu için, bunu sosyal genetik olarak özümsemiş olabiliriz. İbni Haldun’a atfedilen sözle coğrafya kaderdir. Belki de kaderimiz bu

Suriyeli göçmenlere karşı tepkisel çıkışlar da görüyoruz...
Bunu düşündüm. Sosyal medyada takip ettiğim Rumelili göçmenlerin, göçe karşı duruşları o kadar sert ve acımasız ki... İnsanlar kendilerinin göçmen olduğunu aslında hepimiz birer göçmen olduğumuzu ne çabuk unutuyoruz. Rumeli göçmenlerine kucak açan bir vatan olmasaydı ne yapardı o insanlar? Rumeli’den göç yeterince yazılmadı. Kağnılarla geliyorlar, perişanlar, çocuklarını yolda karda, soğukta bırakarak gelenler var. İki çocuğundan birini tercih etmek zorunda kalanlar var. Belki de unutmak iyi geliyor insanlara, acılarla başa çıkamayınca. Ama yazar olarak görevimiz de tam da o nokları dürtmek belki de.

Sizin acıyla başa çıkma yönteminiz ne?
Yazmak iyi geliyor. Bu dönemde edebiyatla uğraşmak başıma gelen en güzel şey. 30 yıl gazetecilik yaptım. Son iki yıldır yapmadığımı söyleyebilirim. Medyanın halini beğenmiyorum ama dünya değişiyor. Bir şekilde taşlar yerine oturacak ama zaman alacak. Türkiye çok sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Bunu atlatabilmeyi diliyorum.

 İstanbul kentsel obezite yaşıyor. Bu kadar büyümeyi kaldırmadığı kesin. Bizi AVM’lerin “foor court”un geçip sinemaya gitmek zorunda bırakan bir “yeni” kent kültürüne karşı direnenler çıkacaktır çünkü artık bu kararla sosyal medyada gruplaşılarak alınacak, eski karar mekanızmalarına ihtiyaç yok.

Türkiye’den gitmeyi düşündünüz mü?
Hayır, hiçbir zaman.

Rumeli’yle bağlantınız var mı?
Ailemin yarısı anne tarafım oradan. Aile öyküsünden esinlenerek yola çıktığımı söyleyebilirim. Ben yazmaya koyulduğumda o güzel insanlar atlarına binip gitmişti.

Kitabın duygusu ne?
Yola çıkarken kesinlikle Türkiye’nin kimlik meseleleri üzerine yazmak istiyordum. Çoğu zaman riyakar bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Kendimize biraz daha gerçekçi bakmamız gerekiyor ama herkes de bunu yapmak istemeyebilir. Onları da anlıyorum. Yerleşmek zaman alan bir şey. Kiraladığınız apartman dairesine girip eşyaları odaya koymaktan farklı bir durum. Zihinsel olarak, bütün ruhunuzla yerleşmekten bahsediyorum. Zaten belki de yerleşemediğimiz için bugün bu haldeyiz. Toprağınızla, şehri de kastediyorum, vatanınızla aidiyet kurmak, zaman alan bir şey. Belki de o bağı kuramadığımız için, yaşadığımız şehirleri sevmeyip kötü davranıyoruz. İstanbul’da yaşıyoruz ama bir türlü buraya ait olmayı beceremiyoruz. Sosyal genetikten bahsettik ya belki de o geçici olma duygusudur hala ağır basan.

Şimdiki Türkiye’nin fotoğrafını nasıl çekiyorsunuz?

Romanda çektim zaten anlatması sayfalar sürebilir. Biz demokrasiyi öğrenene kadar galiba demokrasi kavramının içeriği de başka bir tarafa doğru evrilecek. Gittiğimiz yerde tahakkümün azalacağını sanıyorum. Dijital devrim, yapay zeka gibi yenilikler bunu kolaylaştıracak mı? Aslında belirsizlikler döneminden geçiyoruz ama sonunda tahakkümün azaldığı bir noktaya doğru gideceğiz. Tahakkümün güç lü olduğu devletlerde şiir yazılmaz demişti Umberto Eco. Sanat ve edebiyat için zor günlerden geçiyoruz orası kesin. Tek çıkış yolumuzu da en azından ben, oralarda buluyorum diyebilirim.