Dönüşümü engelleyemezsiniz

Ahmet Ümit'in yazdığı, Yetkin Dikinciler'in rol aldığı 'Merhaba Güzel Vatanım' vizyonda. Filmde, Nazım Hikmet ve Ahmet Ümit'in yürüdükleri yollar, sanatla buluşmaları anlatılıyor. Ümit, "İkisi de aktif sol hareketin içinden geliyor, bir tür savaşın en ön safında yer almışlar. Sonra yazmaya başlıyorlar ve Türkiye'de, dünyada böyle kabul görüyorlar" diyor.

Emrah Kolukısa
04 Kasım 2019 Pazartesi, 12:51

Ahmet Ümit'le bir yazar ve devrimci olarak yollarının kesiştiği Nazım Hikmet’i ve 100 yılı aşan bir dönemin hikayesini anlattığı filmi ‘Merhaba Güzel Vatanım’ı konuştuk. "TKP, devrimcileri, ilericileri Moskova'ya eğitime yolladı. Onların arasında bazı sanatçılar da vardı, işte onlardan en görüneni Nazım Hikmet ile benim aslında. Aramızda bu tür bir benzeşme, kesişme var ama film, Ahmet Ümit ve Nazım'ın kıyaslaması  değil" diyor. ‘Biz bir umudun filmini çektik’ diyen Ahmet Ümit, Türkiye’de de artık geri dönülmez bir dönüşümün başladığını söylüyor.

"Film genç bir yazar adayının, genç bir devrimcinin Nazım Hikmet gibi büyük bir şairi, büyük bir devrimciyi kendine model seçmesi üzerine… Nazım da gittiğinde, 1951'de Stalin döneminde hayal kırıklığı yaşamıştı ve ben de gittiğimde hayal kırıklığı yaşamıştım. Sanata sığınarak kurtulmak ve sanatla insanlara ulaşma çabası… Anlatmaya çalıştığımız bu..."

Fotoğraflar: Kaan Sağanak

-Öncelikle şunu merak ediyorum: Ahmet Ümit için Nazım ne ifade ediyor, kimdir Nazım sizin için?

Benim Nazım ile ilk tanışmam 12-13 yaşlarıma rastlar. Abim 'Dev-Genç' davasından Ankara'da 12 Mart'tan sonra tutuklanmıştı. Kitaplarını bir sandığın içerisinde tavan arasına kaldırmıştı bizimkiler. Ben de çocuğum işte araştırıyorum, açtım sandığı bir sürü kitap, Marx, Russell falan… Bir baktım, Nazım'ın kitabı 'Memleketimden İnsan Manzaraları’; ilk tanışmam öyle oldu. Ben 1960'ta doğdum, Nazım vefat ettiğinde 3 yaşındaydım. Sonra ilginç bir şekilde 1974 yılında devrimci oldum ben. 1976 yılında Türkiye Kominist Partisi’ne, o zaman ilk gençlik örgütü olarak İlerici Gençler derneğine katıldım. Önce başka bir sol örgütün içerisindeydim; Genç Sosyalistler Birliği… Dolayısıyla 16 yaşında Nazım Hikmet'in mensup olduğu partinin (eski tarihsel TKP'den bahsediyorum) üyesi olmuştum zaten. Üyesi değil de sempatizanı olmuştum. Sonra parti üyesi de oldum. Her zaman için Nazım Türkiye'deki herkes için övünç kaynağı onlan, gurur kaynağı olan bir Türk. Solcular için de önder özelliği taşıyan, ikonik bir kahraman, bunu fazlasıyla hak eden bir insan. Ama aynı zamanda da aynı politik partiye mensup olmanın verdiği bir gururla yaşadım yıllarca. Sonra 1985-1986 yıllarında Moskova'ya gönderdi parti beni, sahte pasaportla, çünkü burada operasyonlar başlamıştı. Polisin beni tespit etmesi ihtimali vardı, hem gözden uzak hem de eğitim alayım diye 1985-1986 yılında sahte pasaportla Sirkeci’den yola çıktım; kod ismim Necat’tı, Frankfurt'ta çalışan bir teknisyenim sözde. Buradan Bulgaristan'a, Sofya'da bir gece kalıp oradan  uçakla Moskova’ya… 


O ZAMANLAR UMUT VARDI

-Baya macera olmuş…

Tabii. Orada ’Sosyal Bilmler Enstütüsü’ne girdim, aslında Nazımların okuduğu üniversitenin günümüzdeki versiyonu. Orada sadece Doğu ülkeleri yok, Batılılar da vardı. Dünyanın her yerinden gelen insan vardı, ama benzerlik bunlar değil. Nazım Türkiye'de şiir yazmaya başlamıştı, Kurtuluş Savaşı'ndan önce, Va-Nu ile birlikte araştırıyorlar, şiirler yazıyorlar. Yahya Kemal ile ilişkilerini  biliyorsun, fakat Moskova'ya gidince Mayakovski ile tanışıyor, şiirinde tüm Cumhuriyet dönemi boyunca şiirimizi etkileyecek söylem tarzı, yeni bir biçem oluşturuyor; ben de hikaye yazmaya başlamıştım gitmeden önce, 1982 yılında. Oraya gidince tabii yeryüzü cennetine gidiyorum ama gördüğüm şey sıkıntılı, yani kafamdaki kurduğum ideal dünya cenneti, savaşın, sömürünün olmadığı herkesin mutlu olduğu dünya o değil, görüyorum… Ama çok güzel bir şey vardı, bir umut vardı daha doğrusu. Gorbaçov dönemi başlıyordu, 25. kongreydi tam ve yine  'Marks'a dönüyoruz arkadaşlar bütün problemler çözülecek’… Parti bunları söylüyordu, biz de inanıyorduk bunlara tabii. Ama bir yandan da ben hissediyorum, yani diyorum tamam da, başkalarının sözlerini niye söyleyeyim? Nazım kendi sözünü söylemiş. Partiden daha etkili bir adam baktığın zaman. Türkiye'de hep öyleydi ama; Yılmaz Güney'e baktığında da öyle…  Bizim sol figürlerimizin, sanatçılarımızın hepsi mensup oldukları politik hareketlerden ve  örgütlerden daha etkilidirler. Dedim ''ben kendi sözümü söylemeliyim, ben yazar olayım'' ve orada karar veridim. Böylesi kesişme noktaları vardı anlayacağın. Yıllarca Türkiye Kominist Partisi, Moskova'ya devrimcileri, ilericileri yolladı, orada onlar eğitim aldılar. Onların arasında bazı sanatçılar da vardı, işte onlardan en görüneni Nazım Hikmet ile benim aslında. Dolayısıyla bu tür bir benzeşme, kesişme var ama bu film Ahmet Ümit ve Nazım'ın kıyaslaması olan bir film değil. Bu film genç bir yazar adayının, genç bir devrimcinin Nazım Hikmet gibi büyük bir şairi, büyük bir devrimciyi kendine model seçmesi, örnek seçmesi üzerine… Ve onların hayatlarındaki yine kesişen bir nokta: Nazım da gittiğinde 1951'de Stalin döneminde hayal kırıklığı yaşamıştı ve ben de gittiğimde hayal kırıklığı yaşamıştım ve bundan sanata sığınarak çekilmek, sanata sığınarak kurtulmak ve sanatla insanlara ulaşma çabası… Bu benzerlikler üzerine hep.



"Nazım, Türkiye'deki herkes için gurur kaynağı bir Türk. Solcular için önder özelliği taşıyan, ikonik kahraman, bunu fazlasıyla hak eden bir insan. Onunla aynı partiden olmanın verdiği gururla yaşadım yıllarca." 

-‘Merhaba Güzel Vatanım’… Bu isim neyi anlatıyor?

Şunu anlatıyor; Moskova'ya gittiğim zaman ben, hayallerimin şehri ama Türkiye ile ilişki kuramıyorsun onu gördüm, çünkü yasak, polisler seni tespit edebilir, ailene ne oldu hiçbir fikrin yok, iyiler mi, kötüler mi, öldüler mi, kaldılar mı… Bilmiyorum. Onların da benim hakkımda bir fikri yok. Bir de Moskova burası gibi güneşli değil. Yılın büyük bölümü kapalı, bulutlu ve memleketini inanılmaz özlüyorsun. Belki telefon edebilsen rahatlayacaksın. Yunan komünistler telefon edebiliyordu, Alman komünistler edebiliyordu, hatta gidip geliyorlardı Noelde. Sen gidemiyorsun ama. İnanılmaz bir özlem var, o zaman şeyi anladım, Nazım'ın memleketini ne kadar çok sevdiğini… O büyük vatan hasretini o zaman anladım ve Nazım'a ‘vatan haini’ diye manşet atıldığı zaman Moskova 'da gördüğünde ne hissettiğini anladım. Sonra Türkiye'ye döndüğüm zaman, yine sahte pasaportla dönüyorum, girdim ülkeye, görüyorsun işte, tabii fakir bir ülke, sorunları olan bir ülke ama senin ülken ve o ülkeye bağlı olduğunu anlıyorsun, yürekten bağlı olduğunu anlıyorsun ve o zaman anlıyorsun sürgün olmanın ne demek olduğunu, politik göçmen olmanın ne demek olduğunu o zaman anlıyorsun. O yüzden kitabın adını 'Merhaba Güzel Vatanım' koyduk çünkü  Nazım'ı sürenler, Nazım'ı yurt dışına kaçmasını sebep verenler çünkü öldüreceklerdi Nazım'ı bu yüzden gitti. Aslında amaçları vatanından koparmaktı. Bunlar işte Türk vatandaşı değildi ama bugün Nazım yazdıklarıyla her şeyile bu ülkenin tam da gerçek vatandaşıdır. Bende aynı şekilde bir yandan milyonlarca kurum var bir yandan 28 farklı dilde yayımlanmış 90’a yakın kitabım var. Biz hem bu ülkenin onurlu yurttaşları boyun eğmeyen, onurlu, düşünceden ödün vermeyen insanlarıyız hem de ülkemizi, hem ülke içerisinde hem de dünya da tanıtan insanlarız, o yüzden 'Merhaba Güzel Vatanım'. 

PROFESYONEL DEVRİMCİ

Nazım’ın yazarlığınıza nasıl bir etkisi olmuştur sizce?

Çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Sana şöyle söyleyeyim; benim Nazım'ın en sevdiğim kitaplarından bir tanesi 'Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim' adlı novellası aslında bir polisiye romandır; çünkü hikaye şu, iki tane komünist İzmir'de aranıyorlar ve kaçaklar bir evde… Onlardan bir tanesini köpek ısırıyor, köpeğin kuduz olma ihtimali var ve hastaneye gidemiyorlar; biri diyor ki tabancayı sen al kudurursam vuracaksın beni. Bunun gerilimini anlatan bir polisiye romandır. Şimdi Nazım'ın hayatına baktığımızda da görüyoruz, ben de aynı şeyi yaşadım… 12 Eylül'de yer altındayız sürekli, illegal Türkiye Komünist Partisi ile yer altında çalışıyoruz; gizli toplantılar, gizli bildiriler, yani parti üyeliği gizli, her şey bunlarla alakalı. Nazım 15 yıl hapis yattı, beni lise sonda sürgün ettiler. Vurdu faşistler beni, yaralandım, polisler beni öldü diye bıraktılar… Yani bütün 12 Eylül dönemini yeraltında geçirdik. Bunların hepsi aslında polisiye bir hikaye çünkü politik bir polis var senin peşinde, maalesef seni bir casus gibi yaşamaya mahkum ediyor ve sen bir devrimcisin ve devrimci olarak adını gizliyorsun. Evini, adresini kimse bilmiyor, illegal bildiriler, duvarlara afişler yapıştırıyorsun, illegal toplantılar yapıyorsun; bu yönümü insanlar bilmiyor tabii. Yani ben 14 yaşımdan 30 yaşıma kadar profesyonel bir devrimciydim. Türkiye Komünist Partisi'nin gençlik örgütünü yönetiyordum. O tarafımı çok yazmadığım için bilinmiyor. Yazmadığım için insanlar çok şaşırabiliyorlar. Yazar olarak bildikleri için beni, ‘Ahmet Ümit'ın ne politik geçmişi olabilir ki?’ diyorlar. Benim arkadaşlarımın çoğu öldü, ben de ölebilirdim kaç kere.. O süreci çok yazmadım, anlatmadım. Amacımız bu filmi yaparken şuydu; Türkiye'de yeni bir umut başlıyor, bir dönem bitiyor, politik olarak bitti, güç ile sürdürülmeye çalışan bir dönem var. Biz bu umudun filmini yapmaya çalıştık ve bir şey daha yapmaya çalıştık burada, Nazım da ben de politikadan gidiyoruz, ikimiz de siyasetten gelen insanlarız ve siyaset bizim hayatımızı belirledi, çok büyük katkı sağladı. Yaşadığımız hayat, bu sert hayat, fırtına… Ben İstanbul'dayken, öğrencilik yıllarımda en çok gittiğim yerler tiyatrolar, sinemalar değildi mezarlıklardı.  Her hafta bir arkadaşım ölüyordu. Bütün mezarlıklarını biliyorum İstanbul’un… Yaşadığım şey böyle bir şey yani. Benim annem babam benim ev adresimi bilmedi yıllarca, 12 Eylül dönemi boyunca bilmedi. Şansımla yakalanmadım, kıl payı kurtuldum. Bizim anlatmaya çalıştığımız şu; politikadan gelen iki insanın sanatla buluşması ve sanatla evrensel bir boyuta yükselmeleri. Yani ülkede politikadan geliyorlar, aktif sol hareketin içinden geliyorlar, bir tür savaş hattının en ön safhasında yer almışlar ve yazmaya başlıyorlar ve yazdıktan sonra da hem Türkiye'de hem dünyada böyle bir kabul görüyorlar. 



"12 Eylül maalesef seni bir casus gibi yaşamaya mahkum ediyor. Bir devrimci olarak adını gizliyorsun. Evini kimse bilmiyor, duvarlara afişler yapıştırıyorsun, illegal toplantılar yapıyorsun; bu yönünü insanlar bilmiyor…"

TRAMP BELLİ, PUTİN BELLİ, BİZDEKİ BELLİ...

Filmin hazırlığı ve çekimleri nasıl geçti sizin için? Zorlandığınız zamanlar oldu mu?


İlginçti aslında, biz önce bunu tümüyle bir belgesel olarak düşündük, Cengiz Özkarabekir ile (yönetmenimiz) sonra bir baktık senaryoyu yazarken, dramatik sahneler gerekiyor bize. Sadece Nazım şurda ne yaptı, orada Ahmet Ümit böyle yaptı değil; Nazım'ın hapishane hayatı, Nazım'ın Orhan Kemal ile Moskova'daki Abidin Dino ile karşılaşmaları… Benim hayatım, az önce anlattığım şeyler derken giderek filmin yüzde 90’ı dramaya dönüştü, enteresan bir şey oldu. Çok kısıtlı bir bütçe vardı. Sonra herkes imece usulü ile bir şeyler vermeye başladı, onunla iş büyüdü. Aslında küçük bütçe ile çekilmiş bir film bu, daha büyük bir bütçe ile çekilse daha başka bir film olabilirdi. Dönemleri anlatıyoruz filmde. İstanbul'un işgalinden bugüne kadar neredeyse, ama tabii 98 dakikalık bir filmde ne kadar anlatabilirsek… Yani aslında filmin gerisinde 20. yy’ın ve 21. yy’ın hikayesi de var. Bir de bence şu önemli, şimdi bizim yaşadığımız dönemin de yeniden yazılması gerekiyor çünkü 17 yıllık bir dönem boyunca, sol bir şekilde itildi ama sol olmadan ne dünyada ne Türkiye'de demokrasinin kurulması mümkün değil. Daha özgürlükçü, daha demokratik, daha çok sesli bir partiye ya da partilere ihtiyacımız var, bu olmadan dünyanın kurtulması mümkün değil. İşte çevre sorunları belli, Putin belli, Trump belli, bizdeki belli… Bütün bunlar için çok güçlü bir panzehir olan solun yeniden ayağa kalkması lazım. Sol dünyayı değiştirecek, umut aşılayacak bir şey. Bu anlamda da geçmişteki bu hikayenin nesnel bir şekilde anlatılması lazım. Yeni bir sol olacaksa büyük bir eleştiriden geçerek yeni bir sol kurmamız lazım. Biraz da bu tür filmler, bunları düşündürecek, bunları tartışacak ortamlar oluyor. Elbette ben bir sanatçıyım, insanlara şunları bunları diyecek ne birikimim var ne başka bir şey o. Ama bir sanatçı olarak gördüğüm şeyi de, hakikati de anlatmak zorundaydım. Namuslu bir film yaptığımız düşünüyorum o anlamda.

- Şu andaki muhalefet yeterince adım atabiliyor mu az önce dediğiniz konularda?

Yeterli adım atamıyor ama Türkiye'de bir uyanış var şimdi. Şöyle diyelim, aslında dönüşümler, ister buna devrim deyin ister reform deyin ister başka dönüşümler deyin, biraz dipten gelmeli. Yani halkın isteği ile buraya geldiği zaman muhalefet kendini toparlar. Son değişimi düşünelim; 3 belediyenin değişimini düşün, bunda muhalefetin çabasından çok artık vaktin gelmiş olması etkiliydi. Muhalefetin kararlı durumu da vardı ama asıl dipten gelen bir değişim isteği var Türkiye’de. Bunu geciktirebilirsiniz, çatışmalar çıkartarak, savaşlar çıkartarak ama uzun vadede mümkün değil. Dönüşüm kalıcıdır. Dönüşüm başladı Türkiye'de. Elbette bu birden bire olmayacak, elbette buna önlemek için hamleler yapılacak, çünkü çok büyük bir yapı var ama bu dönüşüm engellenemez. Bence o dipten gelen dalga kendi muhalefetini de yaratır, muhalefeti bir çizgiye de çeker. Bu muhalefeti eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmiyor tabii.