Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Demokrasi

TMMOB Mimarlar Odası, 2014 Yerel Seçimleri öncesinde, yerel yönetimlere ilişkin endişelerini, önerilerini, yerel yönetimlere talip olanlarla ve kamuoyu ile paylaşmak amacıyla 23-24 Ocak 2014 tarihlerinde gerçekleştirdiği “Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Demokrasi Sempozyumu” nun Sonuç Bildirgesini bugün sitesinde yayınladı.
Yayınlanma tarihi: 3 Mart 2014 Pazartesi, 23:57
[Haber görseli]
Odanın, iktidar odaklı değil, insan odaklı demokrasi talebi vazgeçilmez yaşamsal bir öneme sahip olduğunun altını çizen, bu yolda mücadele etmekte kararlılıklarını bir kez daha ifade eden bildirgenin tam metni;
"TMMOB Mimarlar Odası, 2014 Yerel Seçimleri öncesinde, son dönemdeki yasal düzenlemeleri ve uygulamalara bağlı olarak kamusal-toplumsal işlevini giderek yitirmeye başlayan yerel yönetimlere ilişkin endişelerini, önerilerini, yerel yönetimlere talip olanlarla ve kamuoyu ile paylaşmak amacıyla 23-24 Ocak 2014 tarihlerinde “ Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Demokrasi Sempozyumu”unu gerçekleştirmiştir.
27 Mayıs 2013 tarihinde Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak tüm yurda yayılan, toplumun “söz söyleme” iradesi göstermesi ve yaşadığı kente ve çevreye karşı duyarlılığının yükselmesi, kısa bir sürede birbiri ardına yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Genel Seçimlerin gerçekleştirilecek olması, 2014 Yerel Seçimlerine “yerel” niteliğinin ötesine geçerek “genel seçim” niteliği kazandırmıştır.
Mimarlar Odası bu kapsamda yerel yönetimlerin ve toplumun kentsel sorunlar ile baş edebilmesini olanaklı kılacak ortak ilke ve kavramların oluşmasına yardımcı olmak, kentlerin toplumla birlikte yönetilmesine ilişkin ipuçları vermek ve yaşanılır, demokratik, katılımcı bir kentsel yaşam biçiminin hayata geçirilmesine katkı sağlamak üzere, sempozyumda ortaklaşan tespit ve değerlendirmeleri dikkate alarak, önerilerini kamuoyu ile paylaşmayı bir görev bilmektedir.
YEREL YÖNETİM ANLAYIŞI
Yerel yönetimlerde ve devlet kurumlarında, kamu ve toplum yararını merkeze alan bir anlayış yerine; kenti bir bütün olarak görmekten uzak, iktidara yakın sermaye gruplarına “rant” sağlamayı amaçlayan ve bunların ihtiyaçlarının maksimize edildiği mekânlar olarak gören bir tutumun öne çıkarıldığı görülmektedir. Bu koşullarda piyasa mekanizmasına terk edilen yerel yönetimlerin kamusal-toplumsal işlevini de giderek yitirmeye başladığı gözlemlenmektedir.
Kentsel kimliğin en temel koruyucusu olan yerel yönetimlerin, kendi kentini yöneten, katılımcılığı benimseyen, temel kentsel sorunların toplumsal mutabakat ile çözülebileceğine inanan bir anlayışa göre yapılanmasına ihtiyaç vardır. Bu bağlamda şeffaf, hesap vermeye ve demokratik denetime açık, gücünü toplumdan alan, tabana dayalı, işleyişinde kamu yararına, insan haklarına ve evrensel demokrasi ilkelerine saygılı bir yaklaşım esas olmalıdır. Bu anlayışı “olmazsa olmaz” bir kural olarak içtenlikle benimseyen yerel yönetimlerin Türkiye’nin uygar yüzü olacağı ve demokrasi anlayışını benimsemeyen bir yönetim biçiminin ise toplumsal bir yok oluşu beraberinde getireceği bilinmelidir.
Mimarlar Odası, bu çerçevede merkezî ve yerel yönetimleri, tüm eylemlerini hukukun üstünlüğü ilkesinden alan; kamu yararını ön planda tutan; kentlerdeki gelişmelerin insan odaklı, doğal ve kültürel değerlere saygılı, çağdaş yaşam koşullarına uygun olmasını öngören; kentsel mekanizmaların günlük politik davranışlar ile yönlendirilmemesi gerektiğini düşünen bir anlayışla ele almaya davet etmektedir.
KENTSEL HİZMETLER
Yerel yönetimlere yasayla verilmiş görevler ve toplumsal sorumlulukları çerçevesinde, ayrım gözetmeksizin bütün topluma eşit olarak kentsel hizmetlerin verilmesi esastır. Yaşanan dönüşümler paralelinde, piyasa güçlerinin toplumsal alanda etkin olması nedeniyle kamu eliyle sunulması gereken bu hizmetler özelleştirilmekte, taşeronlaştırılmakta ve toplumun Anayasa ile güvence altında olan en temel insan haklarına ulaşmaları zorlaştırılmaktadır. Emekçilerin, yoksulların, dezavantajlı grupların, her kesimden ezilenlerin bu hizmetlerden mahrum kalmalarına neden olacak bir ortam yaratılmaktadır.
Bu bağlamda kentsel hizmetlerin yerine getirilmesi sürecinde, eylem programlı bir parasal kaynak oluşum ve kullanımı gözetilmelidir. Önceliklerin belirlenmesinde kamusal yararı ön planda tutmak; kentsel hizmetlerin niteliğinin toplumun etkin katılımıyla denetlenmesini sağlamak; özetle iyi bir yaşam kalitesine sahip olan, uyumlu, katılımcı, dışlayıcı olmayan bir kentli ve şeffaf, toplumsal ve kamusal denetime açık yerel yönetim yaratmayı hedef almak, kentsel hizmet politikalarının temeli olmalıdır.
Aynı zamanda, planlama hiyerarşisindeki karmaşanın ortadan kaldırılarak tutarlı, katılımcı ve kamu yararını ön planda tutan bir davranışa ihtiyaç vardır. Bu anlayışla yerel, kültürel, doğal değerleri gözeten, kamusal denetime açık bütünsel planlama süreçlerinin vakit kaybetmeksizin hayata geçirilmesi önemlidir. İmar, kentsel altyapı, ulaşım, afet yönetimi, çevre sağlığı, kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve spor, sosyal hizmet ve yardımlar, sağlık, konut üretimi ve diğer tüm alanların planlama süreçleriyle birlikte ele alınması gerekmektedir.
Günümüzde kentlerimizde yaşanan en büyük sorunlardan biri de başta özürlüler olmak üzere, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve diğer dezavantajlı kesimlerle birlikte kişisel yaşam tercihlerine yönelik öznel değer yargılarıyla ötekileştirilen kesimlerin kentsel hizmetlerden yeterince yararlanamamaları, çevreleriyle uyum içerisinde dışlanmadan diğer tüm kentlilerle birlikte toplum hayatının günlük yaşantısına katılamamalarıdır.
Mimarlar Odası, evrensel düzenlemelerle garanti altına alınmış insan haklarının bütün yönleriyle ulusal yasal düzenlemelerde de ifade bulması gerektiğini; tüm dezavantajlı kesimlerin kentsel yaşama katılmalarının önündeki engellerin kaldırılmasının, toplumsal barışın sağlanmasının en önemli girdilerinden biri olduğunu hatırlatarak, yerel yönetimleri bu anlamda etkinliklerini artırmaya davet etmektedir.
KENTSEL DÖNÜŞÜM
“Kentsel dönüşüm” adı altında, özellikle TOKİ eliyle gerçekleştirilen anti sosyal, yabancılaştırıcı, mülksüzleştiren konut projeleriyle toplumumuz geleneksel bağlarından kopartılmakta, kültürel yaşam hakkı ihlalleri yaşanmaktadır. Bilimsel planlama anlayışından uzak bu projeler, ülkemiz ve kentlerimizin tarihsel, doğal, kentsel ve mimari kaynak ve değerlerini gözardı eden ve sonuçlarıyla bu değerleri olumsuz etkileyen niteliğinin yanı sıra kamu yararına olmadığı gibi yeni “rant alanları” oluşturmak uğruna topluma ek maliyetler yüklemektedir.
Afetler bahane edilerek çıkartılan “Dönüşüm Yasası”, Torba Yasalar, Kanun Hükmünde Kararnameler, TOKİ ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı uygulamaları aracılığıyla bütün ülke topraklarında doğal çevre, kentsel alanlar, kültürel ve tarihî mirasımız talan edilmektedir. Kent hırsızlığının ulaştığı boyut bugün “asrın soygunu” olarak kamuoyunun gündeminde tartışılmaktadır.
Mimarlar Odası, giderek bir yönetim kültürü haline gelen bu davranışlara karşı kentsel sorunların, toplum yararını gözeten, çağdaş bilimsel planlama ilkelerini temel alan bir anlayışla çözüme kavuşturulabileceğini değerlendirmektedir. Bu bağlamda, ülkesel ve yerel kalkınma programlarıyla bütünleşmiş, nitelikli yapılı çevre üretimini hedefleyen, kimi gruplar için ayrıcalık yaratmayan, toplumsal katılımın önünü açan, barınma hakkını ihlal etmeyen, yerinde çözümler üreten, tarihî ve kültürel, yerel ve estetik değerlere sahip çıkan bir anlayışla sürecin ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
KÜLTÜREL MİRASIN KORUNMASI VE GELİŞTİRİLMESİ
Günümüzde hiçbir bilimsel esasa dayanmayan bir yaklaşımla, korumanın “kentsel dönüşüm ve yenileme projeleri” ile gerçekleştirilebileceği anlayışı tüm topluma ve kurumlara benimsetilmeye çalışılmaktadır. Hemen her kentte başta Cumhuriyet mirasımız olmak üzere doğal, kültürel, çevresel, mekânsal, bütün korunması gereken varlıklarımız afet ve kentsel dönüşüm söylemelerine sığınılarak ağır bir tahribatla karşı karşıya kalmaktadır.
“Kültürel miras karşıtı” bu yaklaşımla, Cumhuriyet mirası yok edilmekte ve kamusal alanlar bir bütün olarak yağmalanmanın kurbanı olmaktadır. Birbiri ardına gündeme gelen “dönüşüm kararları” ile bir yandan korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları, arkeolojik ve kültürel mirasımız yok olmakla karşı karşıya kalmakta; diğer yandan halkın kültürel bağları yok edilerek toplumsal, kültürel ve sosyal yapı büyük yara almaktadır.
Mimarlar Odası, “yerel yönetim / koruma” ilişkisinin istenen ve özlenen düzeyde gerçekleşmesi için yerel yönetimlerin, taşınmaz kültür varlıklarımızın, kentlerimizin kimliğini oluşturan en önemli öğelerinden biri olduğunu unutmamalarının önemini vurgulamaktadır. Kendilerine tanınan yetki ve kaynakları kullanırken kamu yararını belli grupların ya da kişilerin yararı üzerinde tutacak bir politika benimsemeleri gerektiğini; doğal ve kültürel değerlerin, kalkınmanın ve gelişmenin karşısında değil, aksine yanında olan bir itici güç olduğunu; koruma ve gelişmeyi bir yaşam biçimi olarak benimsemelerinin yaşamsal öneme sahip olduğunu anımsatmaktadır.
DOĞAL VE YAPILAŞMIŞ ÇEVRE
Dünyada ve ülkemizde her geçen gün artan ve çeşitlenen çevre sorunları zaten sınırlı olan kaynakların kirlenmesine, kullanılamaz hale gelmesine, azalmasına ve sonuçta yok olmasına neden olmaktadır. Çevre sorunlarının doğal yaşamı ve insanlığı tehdit eder noktaya geldiği son dönemde yapılan KHK’ler ve diğer yasal düzenlemelerle getirilen planlama karmaşası ve yetki kullanımları, ülkemizde yıllardır “imar ve rant baskısı” altında olan doğal alanların da denetimsiz bir şekilde yapılaşmaya açılmasına neden olmaktadır.
Birtakım “rant” projelerinin hayata geçirilmesi amacıyla, orman ve tarım arazilerinin, doğal ve tarihî sit alanlarının maden işletmelerine ve yapılaşmaya açılması sonucunda doğal peyzaj alanları yok edilmekte, kentlilerin doğal çevreyle olan bağları kopartılmakta; 2000’e yakın verilen HES izinleriyle akarsular ve doğal çevresi yok olmayla karşı karşıya bırakılmakta, nükleer santrallerle tüm canlı yaşamı tehdit altında bırakılmaktadır.
Mimarlar Odası, doğal varlıkların bugünkü yoğunlukta ve sorumsuzca tüketilmesi halinde giderek azalacağı ve yok olacağının toplumun tüm katmanlarınca öğrenilmesinin çözümü kolaylaştırabileceğini belirtmektedir. Bu konuda yerel yönetimlerin önemli sorumluluklar almasının zorunlu olduğunu; çevresel etki değerlendirmelerinin birer “formalite belgesi” olmaktan çıkartılıp, tüm girdileri ve sonuçlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini öngörmektedir. Bu bağlamda doğal değerler / kentsel gelişme arasında dengeli bir politika oluşturulmasını; Anayasamızın 56. Maddesi ile tanınan “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”nın kamusal bir hizmet olarak yerel yönetimlerce yerine getirilmesinin zorunlu olduğunu önemle belirtmektedir.
DEMOKRATİK KENT YÖNETİMİ
Mimarlık mesleğinin insani özü ve Mimarlar Odası’nın birikimleri, bugün giderek kentlerimizi yaşanmaz hale getiren, bir “tüketim ve rant alanı” olarak dönüştüren ve kentsel değerleri küresel sermaye ve yerli ortaklarının hizmetine sunan bu anlayışın durdurulması gerekliliğine işaret etmektedir.
Kentlerin yeniden üretici niteliğinin öne çıkarıldığı, bir kültürel üretim alanı olarak kimlikli ve yaşanabilir bir niteliğe kavuşması, yerel yönetimlerin de bu temel anlayışa uygun bir şekilde organize olmaları ve demokratikleşmelerini gerektirmektedir. Bu öngörünün temel ekseninde, kent topraklarının kamusal ihtiyaçlara uygun ve toplum yararına kullanılması gerekliliği bulunmaktadır.
Bu bağlamda iktidarların yatırım kararlarını ve uygulamalarını kamu adına denetleyen, bilimin rehberliğinde, kamu yararı doğrultusunda, “kimlikli, demokratik ve yaşanılır kentler” amacıyla demokratik ve hukuki mücadele sürdüren, Anayasasal yerinden yönetim kuruluşları olan meslek Odalarını cunta dönemlerinde bile rastlanmayan saldırılarla karşı karşıya bırakarak susturmaya çalışan yaklaşımlar artarak devam etmektedir. Odaları siyasi iktidarların arka bahçesi haline getirmeyi hedefleyen bu girişimler derhal terk edilmelidir. Gerçek anlamda katılımcı ve doğrudan demokrasinin merkez-yerel ilişkisinde, kurum ve kuruluşların toplumla ilişkilerinde ve her alanda işletilmesine ivedi bir gereksinim vardır.
Yakın bir geçmişte toplum olarak yaşadığımız Gezi Parkı deneyimi bizlere göstermiştir ki; yıllardan bu yana toplumu uyutmaya çalışan “sandık demokrasisi”ne artık yer yoktur. İktidar odaklı değil, insan odaklı demokrasi talebi vazgeçilmez yaşamsal bir öneme sahiptir.
Mimarlar Odası, bu değerlendirmeler ışığında bütün anti-demokratik baskılara karşın, toplumun bütün duyarlı kesimleri, sivil toplum örgütleri, meslek Odaları, bilim ve sanat çevreleriyle birlikte demokrasi mücadelesini sürdürmeye kararlı olduğunu değerli kamuoyu ile paylaşmaktadır... "
A+ A-