İçeriye mektuplar... Siz içerdeyken bir yanımız eksik

Nazan Yıldız, gazetemize yönelik düzenlenen operasyon kapsamında tutuklanan Cumhuriyetçileri için yazdı.
Yayınlanma tarihi: 22 Ağustos 2017 Salı, 02:33

Ben emeklilik yaşına epey yaklaşmış bir öğretmenim ve bir Cumhuriyet okuruyum. Yazarlarımızı, yöneticilerimizi Silivri zindanına koyduklarından beri gazetede ilk okuduğum yazı “İçeriye Mektuplar” oldu.

O mektuplar sadece içerdekilere değil biz sözüm ona “dışardakiler”e yazılan mektuplardı. Mektup yayımlamadığınız günler gazete bana sanki eksikmiş gibi geldi. Birkaç kez “Ben de ‘İçeriye mektup’ yazayım” dedim. Hatta birkaç kez yazmaya başladım da. Ama baktım ki o mektupları ya adı ünü duyulmuş kişiler yazıyor ya da tutuklu gazetecilerimizin yakınları. O yüzden mektup yazıp tamamlamaktan geri durdum. Ama mahkeme yedi gazeteciyi serbest bıraktıktan sonra “İçeriye Mektuplar” kesildi. İşte bunu kabul etmiyorum. İçeride daha beş Cumhuriyetçi var. Yazılanlardan anladığım kadarıyla gazetemin yönetim yükünü sırtlamış Akın Atalay Bey içeride. Gazetemin içeriğinden sorumlu Murat Sabuncu Bey içeride. Yazılarını bir şeyler öğrenerek okuduğum Kadri Gürsel Bey içeride. Aslan yürekli Ahmet Şık içeride. Emre İper Bey sebepsiz yere içeride. İşte o yüzden yazamadığım mektubu yazıyorum… Bir yerlerde, herhalde Cumhuriyet’te okumuştum, “Türkiye dört duvarı olmayan bir hapishaneye dönüştü” deniyordu o yazıda. Doğrudur; siz içerdekilerle biz dışardakiler arasında ne fark kaldı ki? Alt komşum (adını vermeyeceğim) bir yardımcı doçent. Onu okulundan, öğrencilerinden koparıp aldılar. Gerekçe? Gerekçe yok. Kanun hükmünde kararnamelerde gerekçeye ihtiyaç yokmuş. O güler yüzlü, nazik, sabahları “Günaydın”ı eksik etmeyen, “Markete gidiyorum, bir ihtiyacınız var mı Nazan Teyze” diye sormaktan geri durmayan o dal gibi ince, içinin güzelliği dışına vurmuş, bana kızım kadar yakın komşum şimdi işsiz. Tülbent kenarlarına oya işleyerek, annesinden hatıra dikiş makinesinde nakış işleyerek geçinmeye çalışıyor. O da hapishanede değil mi sizce? AKP’nin ülkemizi sürüklemeye kararlı olduğu her gün bir kez daha kanıtlanan şu zor günlerde gazetemiz Cumhuriyet benim için, bizim için ekmek gibi, su gibi, hava gibi önemli ve değerli.

Okulda öğretmenler odasında çeşit çeşit gazete bulunuyor. Gazete alan arkadaşlar onları başkaları da okusun diye o odada bırakıyorlar. Birkaç seçimde AKP’ye oy verdiğini saklamayan bir başka öğretmen arkadaşım geçen günlerde masanın üstüne yayılmış gazetelere baktı baktı ve “Şu Cumhuriyet başka bir gazete canım. Korkmuyor, doğru bildiğini çekinmeden yazıyor. Orada çalışan gazetecileri neden hapse tıktıklarını daha iyi anlıyorum” deyiverdi. Daha da ilginci odadaki arkadaşlardan hiçbir itiraz gelmedi. Hatta birkaçı hak verircesine başını salladı. Ben de gazetemle için için övündüm. Bütün bu satırları içerdeki Cumhuriyetçiler, dışarıda ne olup bittiğini bir nebze de olsa hissetsinler, öğrensinler diye yazıyorum. AKP iktidarının kalesi sayılan bu Orta Anadolu kentinde bir şeylerin ağır ağır değiştiğini gözlüyorum. Komşuda, markette, parkta, hatta sokakta yakınmalar, hoşnutsuzluklar daha yüksek sesle konuşulmaya başladı desem abarttığımı düşünmezsiniz değil mi? Sanki su çatlağını bulup akıyor gibi geliyor bana. Bu “Çatlağını bulan su” deyimini Hrant Dink’in ölümünden sonra Cumhuriyet’te çıkan bir yazıda okumuş ve not etmiştim. Bu deyimi o kullanırmış. Ne güzel deyim değil mi? Mektubumu uzattım. Ama ne kadar yazsam az. Yedi arkadaşınızın nihayet tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması, bazı sanıkların zaten baştan tutuksuz yargılanıyor olmaları elbette sevindirici.

Ama siz beş “Cumhuriyetçi” içeride kaldığınız sürece sevincimiz eksik; kederimiz de, öfkemiz de, adalete susamışlığımız da sürüyor. Eylül ayındaki duruşmada sizler de serbest kalırsınız ve biz okurlarınız seviniriz diye düyünüyorum. Tabii insana “Nelere sevinir hale geldik” de dedirtmiyor değil. Ols

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Ahmet Şık, Hrant Dink