Kanallar, bisikletler, esrar...

Amsterdam önemli sanat ve müzik şehri. Binaları özenle korunmuş şehrin, sanat merkezleri mimari olarak başlı başına etkileyici. Müzeler bölgesi apayrı olanaklar sunuyor gezginlere...
Yayınlanma tarihi: 17 Haziran 2019 Pazartesi, 16:51

[Haber görseli]

1- Bayram tatili eziyete dönmesin diye ilk gün evde oturup sokaklar tenhalaştıktan sonra düştük yola. “İstanbul Havaalanı”, İstanbul’un neresine düşer diye öğrenmiş olduk böylece. Yollar boş olduğu halde, neredeyse bir buçuk saatte zor vardık alana. Görkemli bina karşımıza dikildi. “Gıcır gıcır yerler, uçsuz bucaksız salonlar, hayli aydınlık, insanı rahat ettiren ortam” diyeceğim ama diyemiyorum. Çünkü israf, gereksiz, abartılı büyüklük ve asla kullanışlı olmayan alanlar arasında kayboluyor insan. Uçağa bindikten sonra neredeyse bir saatte ulaşıyorsunuz piste, zaten kapıya ulaşmak için de bir o kadar zamanınız gidiyor. Diyeceğim; AKP döneminin ruhunu olduğu gibi yansıtıyor havaalanı. Amsterdam’a inince dertler bitecek sanmak saflık olurdu. Yanımızdan kayıp giden AB vatandaşlarına imreniyoruz, çünkü bizim kuyruk bir saat sürecek. Arada insanları gözlüyorum, yurttan uzak olmak, tuhaf, çocuksu tavırlara taşıyor insanları, özgürlük sanılan gülünç tavırlar, yapmacık haller belirginleşiyor. Sahte gülümsemesiyle Hollanda polisinin aşağılayıcı sorularına maruz kalıyoruz. “Kaç paranız var?”, “Nerede kalacaksınız?”, “Niye geldiniz?” türü utandıran sorular bunlar. Tatil dostlarımdan Doktor Baha Doğan’ın: “Bir daha Avrupa’ya çıkmayacağım, her yer birbirine benziyor” sözüne hak veriyorum.

2- Geceden başucuma koyduğum Demir Özlü’nün şahane üçlemesi “Bir Beyoğlu Düşü, Berlin’de Sanrı, Kanallar”ı yol arkadaşı yapıyorum. Dünya yazınında Amsterdam’a dair neler var diye ararken, çok sevdiğim ve de okuduğum Özlü’nün Kanallar anlatısı heyecan veriyor. Uçakta okuyorum. Düşlemeye başlıyorum Amsterdam’ı, Özlü’nün kanallar arasında nasıl kaybolduğunu okuyorum, bir aşkın izinden nasıl gittiğini gözlüyorum… -Sahi bir aşk hangi şehirde yaşanırsa oranın kokusunu taşımaz mı? Hoş eski sevgilinin peşinden akıyor Özlü’nün öyküsü. Şaşırtıcı sonu. Düşle gerçek arasına sıkışıyor insan.-

[Haber görseli]

3- Otele sağ salim varıyoruz, acele yerleşip sokağa atıyoruz kendimizi. Şehirde yürümenin en güç yanı bisikletler. Kulağa hoş gelen, görüntüsü sevimli bisikletlerden canını korumak hiç kolay değil. Amsterdam yayalar için tasarlanmış değil, her yerden çıkan ve hızı kestirilemeyen bisikletlerle yaşamak deneyim istiyor. Bir an boş bulunulursa büyük kazalara yol açıyor bisikletler. Dikkati toplayıp usulca yürüyoruz, ilk durak Vondel Park. Uçsuz bucaksız yeşilin, ağaçların arasına yayılmak büyük keyif! İnsan canlısı ördeklerle dostluk hemen gelişiyor. Güneşi görüp sere serpe yayılarak ekmek arası peynirleri, sosisleri keyifle yiyen insanlara bakıyorum. Memlekette en hasret kaldığımız bu işte; yeşil, özgürlük, huzur…

4- Müzeler bölgesi apayrı olanaklar sunuyor gezginlere. Dünyanın en değerli yapıtlarını görmek an meselesi. İlkin Van Gogh Müzesi’ne giriyoruz. Geçen sene izlediğim başarılı animasyon film aklımda… Müzedeki kalabalığın ne kadar turistik amaçla, ne denli sanat heyecanıyla orada bulunduğunu kestirmek güç. İlk gençliğimde okuduğum “Theo’ya Mektuplar”dan anımsıyorum Van Gogh’un yaşamı üstüne ayrıntıları. Bu tür karmaşık, kalabalık gezilerin pek faydası olmadığını biliyorum gerçi, yine de yakından resimleri görmek ayrı heyecan. Hoş gezi arkadaşlarımdan Göksel Aydemir: “Bunlar iyi kopyalar, dünyanın hiçbir müzesi eserlerin özgün hallerini sergileyecek kadar aptal değil” dese de, ben ısrar ediyorum fikrimde. Kendime not: “Müzelerin hediyelik eşya dükkânları sanatçının imgesi üstünde acımasızca tepinmektedir; sanatçıyı/yazarı bağlamından koparmak, piyasalaştırmak ve kendine ait olmayan yeni bir imge ile pazarlamaktır.”

5- Modern sanat izlemek daha çok ilgimi çekiyor doğrusu. “Stedelijk Museum” sanırım dünyanın sayılı merkezlerinden biri, etkileyici binası, içinde yer alan yapıtların niteliğiyle övgüyü hak ediyor. Özel iki sergiye denk geliyoruz. Son derece sarsıcı çalışmalarıyla uzun süre Marie Lassnig etkisi altında kalıyorum. Sanatçının yaşam, ölüm üstüne boyutlandırdığı çizgisi irkilten türden! Yaşlılık üstüne yeniden düşünmek kaçınılmaz oluyor.

[Haber görseli]

Marie Lassnig’in eseri

Modern sanat son derece politik iletiler barındırıyor. Bir diğer önemli sanatçı Walid Raad’ın işleri de son derece sarsıcı. Siyasal liderlere doğrudan getirdiği eleştiri, farklı bakış biçimleriyle düşüncenin çeşitlenmesini sağlaması etkileyiciydi. Ortadoğulu sanatçı tam da bulunduğu coğrafyanın acısını ortaya sermiş.

Müzede etkisi en güçlü iş Grayson Perry’nin “Gulf War Dinner Service/ Körfez Savaşı Yemek Servisi” adlı çalışması. Saldırgan ABD ve medyasının, savaşı nasıl haklı/meşru gösterdiğini, oturduğumuz sofralarda nasıl insan kanı içip, eti yediğimizi güçlü imgelerle anlatıyor. Sanatçıların hemen tümü saldırgan kapitalizmi, savaş oyununu sert biçimde eleştiriyor. Müzeden çıkınca bir süre uzandığım çimenlerden göğe doğru bakıyorum

6- Amsterdam önemli sanat ve müzik şehri! Binaları özenle korunmuş şehrin, sanat merkezleri mimari olarak başlı başına etkileyici. Concertgebouw Avrupa’nın seçkin salonlarından. Büyük salonda iyi bir konsere denk gelemediğimiz için küçükle yetindik. Yaşları otuzun altında dört gençten oluşan Dudok Quartet, Beethoven çaldı o gece. Hayli yetkin yorumcu gençleri dinleyenlerin yaş ortalaması yetmişti sanırım. İnsanların özenle giyinip büyük ilgiyle konser dinlemesi mutlu ediyor insanı, ancak gençlerin ayağının klasik konserden çekilmiş olması düşündürücü. Yerli halkla konserde olmak gözlem olanağı veriyor.

7- En hüzünlü ziyaret Anne Frank’ın evine olandı kuşkusuz. Nazi saldırından gizlenirken tuttuğu günlükle dünyada büyük ün kazanan 12 yaşındaki talihsiz kızın evinin ticari, turistik izlenceye dönmesi başka bir utanç. Yıllar önce okuduğum, yakın zamanda yeniden ve ayrıntılı okuduğum güncenin özgünlüğü hayli tartışılmıştı. Küçük Anne’nin yazarlık tutkusu, gün gelip dünyayı etkileyecek bir roman bırakacak olma düşü, pek acılı biçimde gerçekleşmiş durumda.

Anne Frank, ailesi ve birlikte gizlendikleri insanların acısını duyumsamak için çevre size hiç yardımcı olmuyor. Dışarıda hararetle gerçekleşen ticari faaliyetin ardından, sanki kurmaca bir dekor içine sızmış gibi oluyorsunuz. Oysa fotoğraflara biraz yakından bakınca, yüzlere sinen acıyı görmek güç değil. Defterin konduğu camekâna bakıyorum bir süre, el yazısına ve umuda, ölüme dair düşüncelere dalıyorum.

Amsterdam’ın kanallarla çevrili dar sokaklarında gezinirken, bir yandan havaya yayılan esrar kokusuna maruz kalıyor insan. Sarhoşların geceleri kanallara işerken düşüp boğulduğunu öğreniyoruz, bir metrelik kanalların altında bisiklet mezarlığı olduğuna şaşırıyoruz ve daha pek çok öyküyle dönüyoruz memlekete.

“Bir şehrin üzerinde derinlemesine uyumadan onun sırlarını kavramak mümkün değil” diye yazmıştım bir zaman.

Pazar Dergi

A+ A-