A+ A-

Eski zamanlarda Ramazan hazırlığı

Eski zamanlarda Ramazan hazırlığı
Yayınlanma tarihi: 13 Temmuz 2015 Pazartesi, 18:48

Ramazan herşeyden evvel boğaz ve mide ile alakadardı ve bu ayda İstanbul en nefis yemeklerin her ‘Merhaba’ diyene sunulduğu bir imarethaneye dönerdi.

(Refik Halid Karay’ın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e toplumsal ve kültürel değişimi 1850’lerden 1900’lere ve 1940’lara karşılaştırmalı olarak aktardığı “Üç Nesil Üç Hayat” adlı deneme kitabı, belki de bizim coğrafyamızda gündelik hayat sosyolojisine ilişkin kılavuz kabul edilebilecek en erken çalışmalardan biridir. Doğumdan çocukluğa, aşktan düğüne, yemeiçmeden giyim-kuşama, eğlenceden seyahate, gündelik hayatın pek çok kesitinden bilgilerin yer aldığı kitapta “ramazan kültürü”ne ilişkin de çarpıcı gözlemler karşımıza çıkar. Geçmiş ramazanların “taassup”tan ziyade nasıl “sivil” ve dünyevi bir neşe ile eda edildiğine dair Karay’ın yazdıklarına biraz dikkat kesilelim!)

***

“Benim çocukluğumun ramazanları kara kışa rastlamıştı. (...) Kısmetimde iki mevsim Ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine giriyorum. Lakin ikimiz de –Ramazan ve ben- ne kadar değiştik. O Ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanımaz halde!

Berat Kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştanbaşa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.

Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. ‘On iki ayın sultanı’ ünvaniyle anılan Ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alâkadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefis yemeklerin her ‘Merhaba’ diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.

Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...

Ramazan ‘muaşaka’ları Bizim iftarımız da herkese açıktı. Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah ‘evrad’ını (Kur’an) okuduktan sonra namazını kılıp zikrini bitiridikten, ‘Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler (kötülükler) defola!’ diye duasının da tamamladıktan sonra köşesine hususi bir ehemmiyetle oturur evin erkanını (önemli kişilerini) nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan (toplantı) maksat, Ramazan erzakını tesbit etmek, yani listesini yapıp Asmaaltı tüccarlarından yağcı İbrahim Bey’e göndermek...

Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, ‘El Masiye’ (meyve peltesi) yapılması ona yarayan elvan ‘Jelatin’ yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinalısını kat kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... (...) Herkes ‘Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları biribirine yapışıyor’ derdi; evet ama, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövaliye kıyafetinde, belimde meç (kılıç), başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barûlarında (mazgal, sur) dolaşamadığıma üzülür, bu şekerden, şuruptan yapılmış şatomun sarışın sahibesiyle muaşakalar (sevişme) tasavvur ederdim!”

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer