Kapat
A+ A-

Atatürk’ün naaşı Ankara’da

Atatürk’ün naaşı Ankara’ya getirildikten sonra İkinci Meclis binasının önünde hazırlanan katafalka konuldu. Önünden hepimiz defalarca geçtik. Saygı duruşunda bulunduk, herkes hıçkırıklar içindeydi.
Yayınlanma tarihi: 12 Kasım 2018 Pazartesi, 02:07

[Haber görseli]

[Haber görseli]

Atatürk’ün naaşı İstanbul’da 19 Kasım gününe kadar kaldı. O gün, Saray’dan alınıp, Yavuz zırhlısına bindirildi. İzmit’e kadar deniz yoluyla götürüldü. Sonra trene nakledildi. Ve 20 Kasım günü Ankara Garı’nda trenden alınıp Türkiye Büyük Millet Meclisi önüne götürülüp orada hazırlanmış olan “katafalk”taki yerini aldı.

Bundan sonrası, Öymen’in o günle ilgili anılarından:
“Katafalk yapılırken gidip bakmıştık. Ulus’tan Meclis bahçesine giden yolun üzerinde Meclis binasının önündeydi. Tahta sütunların üstüne bir çeşit çatı kurulmuş, oradan aşağıya büyük uzun bayraklar indirilmişti. Yerde tabutun konulacağı bir yükseklik oluşturulmuştu. Katafalk oydu.
O haliyle fazla etkilyici değildi ama, ertesi gün, cenazenin Ankara’ya getirilip yerine konulmasından sonra, onun önünden geçerken baktığımda, çok görkemli bir görünüşü vardı.
Bayrağa sarılı tabut, çiçekler, çelenkler, her tarafta bayraklar... Ve tabutun kenarlarında dimdik, kımıldamadan nöbet tutan kılıçlı subaylar.

Sıra sıra yürüyen kalabalığın içinde annemle babamın arasında o manzaraya bakarken, hıçkıra hıçkıra ağladığımı hatırlıyorum. Babam aile reisi olarak kendini tutmaya çalışıyordu. Ama gözleri kırmızıydı. Annem de hıçkırıklar içindeydi. Yanındaki anneannem de öyle. Bizimle beraber yürüyenlerin her biri de benzer durumlardaydı.
Evden çıkıp, katafalkın önünden geçiş aşamasına varmamız kolay olmamıştı. Sabahleyin resmî törenler vardı. Bizim sivil ve askeri devlet erkânımızla birlikte, yabancı devletlerin temsilcileri ve askeri birlikleri de törenlere katılıyordu. Onların arkasından devlet dairelerinin, okulların ve belirli kurumların mensupları da bir arada yürüyeceklerdi. Babam ve annem, katafalkın önünden önce o şekilde geçeceklerdi.

Bizim okuldan da oraya büyük sınıflar topluca götürülüyordu. Ama küçük sınıflar veya en azından birinci sınıflar, o düzenlemenin dışında bırakılmıştı.
Babamla annem şöyle yaptılar: Onlar memur ve öğretmen olarak gidip katafalkın önünden geçtiler. Sonra gelip beni ve anneannemi evden aldılar. Bizimle birlikte halkın yürüyüşüne katılıp, oradan bir kere daha geçtiler.

Bu uzun sürdü. Sıraya girdikten sonra epey bekledik. Hava yağmurluydu. Islandık. Ama hava kararmadan önce meramımıza erdik. Ertesi gün öğrendik ki, halkın geçidi, hava karardıktan sonra da gece yarısına kadar sürmüş. Birçok kimse, geçide birkaç defa katılmış.
Atatürk’ün cenazesi, bu geçişlerden sonra gene büyük bir törenle, Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine -o zamanın deyimiyle- “muvakkat kabri”ne götürüldü.

O törene katılan yabancı askerlerin katafalka doğru yürüyüşünü, Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) binasının üst kat penceresinden gördüm. Babam beni o gün “daire”sine götürmüştü. Baktığımız pencere kendi odasının penceresi değildi. Bir arkadaşınınkiydi. Törenin katafalk önündeki bölümü olmasa da, ondan öncesi, en iyi oradan görülüyordu.

Bakanlığın birçok mensubu o odaya toplanmıştı. Geçenleri hep birlikte izledik. Yabancı birliklerin her birinin giyimleri değişikti. Babam birliklerin bayraklarına bakarak, pencere başındakilere, şunlar İngiliz, bunlar Alman diye bilgi veriyordu.

Atatürk’ün naaşının katafalktan alınıp istasyon yolundan Etnoğrafya Müzesi’ne gidişini oradan göremedik. Günler sonra sinemada yayımlanmaya başlayan haber filmlerinde görecektik.
O gün törenden sonra Cumhurbaşkanı İnönü’nün Atatürk’e ‘Eşsiz kahraman Atatürk.Vatan sana minnettardır’ dediği ünlü ‘Millete Hitabe’si (seslenişi) yayınlandı.”

CHP’ye hücum bahanesi

MİYASE İLKNUR: Yeniden bir “Arapça ezan-Türkçe ezan” polemiği başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı’nda düzenlenen “Atatürk’ü Anma” programındaki konuşmasında CHP’li bir milletvekilinin o konudaki bir demecini vesile yaparak CHP’ye hücum etti. Ezanın1932 yılından 1950 yılına kadar Türkçe okunmuş olmasını bir “zulüm” olarak niteledi. Dedi ki:
“Tek partili yönetim, elinden gelse Türkiye’yi Alman Nazizmi, İtalyan faşizmi veya Sovyet sosyalizminden birinden birine sürükleyecek bir zihin yapısına sahipti.”
O dönemle ilgili tarih öğretimi için de şunu söyledi: “Bize yalan söyleyen bir tarih anlatıldı...” Bu konuda siz ne diyeceksiniz?

ALTAN ÖYMEN: O konuyla ilgili olayları üniversite öğrencisi olarak izlemiştim. İzlediklerimi ve öğrendiklerimi “Değişim Yılları” adlı kitabımda anlattım. Anlattıklarımın hepsinin dayanakları var. Millet Meclisi tutanakları var. Kitaplar var, belgeler var. Yani, yazdıklarımın hepsi, “yalan” değil, “yanlış” da değil, “doğru söyleyen tarih”in yansımasıdır.

Sizce de uygunsa, onlardan bir bölümünü burada da yayımlamak isterim. Çünkü, “yanlış”ları tekrar tekrar söyleyerek, yazarak, meydanlarda, salonlarda “nutuk” haline getirerek, sanki gerçekmiş gibi algılatmayı hedefleyen bir yöntem var. Özeti de belli: “Ne söylersen söyle... Ama tekrar tekrar söyle. Söylediklerin gerçek dışı da olsa, tekrar tekrar işitilirse, gerçekmiş sanılır.”

M.İ.: “Değişim Yılları”, sizin “Anılı Kitaplar” dizinizin ikincisi... Konusu, 1940’lı yıllardan 1950’li yıllara geçiş dönemi... Yani tek partili hayatın sona erdiği yıllar. 1950’de Demokrat Parti iktidara geliyor. Ve her alandaki icraatına başlıyor. O yıllar, kitabın başlığındaki gibi: “Degişim Yılları” yani...

A.Ö.: Evet, benim için de değişim yılları... Ben de çocukluktan gençliğe geçmişim. Gazeteciliğe, henüz başlamamışım ama, heveslenmişim. Siyasal olayları iyi izlemeye çalışıyorum.
Bu Arapça ezan-Türkçe ezan konusu, Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte hemen gündeme geldi.

Ama tabii, konunun hayli uzun bir geçmişi var. Meşrutiyet döneminde başta Ziya Gökalp olmak üzere, bazı yazarlar ve politikacılar, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması gerektiği konusunda öneriler öne sürüyorlar. Ziya Gökalp, o düşüncesini şiirlerinde de ifade ediyor. O dönem, malûm, Osmanlı devletinde, “gayrimüslim” unsurların yönetimde daha etkili olduğu izlenimlerine karşı, Türk milliyetçiliğinin harekete geçtiği yıllar. Ziya Gökalp’in de, Türk milletinin geleceğiyle ilgili olarak, bazı görüşleri var. Bunları bazı şiirlerinde anlatıyor. Ünlü bir şiirindeki mısralar şöyle:
“Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur, / Köylü anlar manasını namazdaki duanın /Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın / Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın.”

Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, yeni Türkiye’de milliyetçilik akımının daha da geliştiği belli. Bir milli savaştan çıkılmış. O savaş sırasında, bir kısım “gayrimüslim” Osmanlı vatandaşlarının davranışları, Türkler arasındaki güvensizlik duygularını körüklemiş. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları başlamış. O kampanyalar, Müslüman olan ama anadilleri başka olan vatandaşları da kapsar hale gelmiş.

Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında eski Osmanlı topraklarındaki Araplardan bir kısmının tutumları da hatırlarda. Belirli cephelerdeki Osmanlı askerlerine karşı sadece İngilizler değil, bazı Araplar da, Osmanlıya karşı savaşa katılmışlar.

O savaşlarla ilgili anılar da “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyasının hedeflerini daha da yaygınlaştırıyor. Cumhuriyet döneminin ilk bölümünde de, Rumcası, Ermenicesi, İbranicesi’yle birlikte Arapça da dahil, tüm yabancı dillere karşı, belirli bir alerji var.

Ziya Göklp’in şiirinin “Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur” cümlesindeki temenni, öyle bir ortam içinde gelişmiş ve Atatürk’ün de isteğiyle Cumhuriyet yönetiminin gündemine girmiştir. Önce dini açıdan bir çalışma yapılması kararlaştırılmıştır.
Sonrasını “Değişim Yılları” kitabından izleyelim:

1932’deki komisyon

“Atatürk’ün 1932’de yaptırttığı çalışma, önce ‘Türkçe ezan’ın din açısından ‘caiz’ olduğu sonucunu verdi. Sonra bir komisyon kuruldu. Komisyon ezanın Türkçe çevirisini yapacak ve bunu ahenk içinde seslendirecekti. Ezan, camilerde bu örneğe göre okunacaktı.
Komisyonda, Hafız Burhan, Hafız Sadettin Kaynak, Hafız Nuri gibi dönemin ünlü hafızları vardı. Önce ezanın birkaç çevirisi yapıldı. Hangisinin ahenginin daha müsait olduğuna bakıldı. Sonuçta ezanın Türkçe metni şöyle belirlendi:

“Tanrı uludur, / Şüphesiz bilirim, bildiririm / Tanrı’dan başka yoktur tapacak, / Şüphesiz bilirim, bildiririm / Tanrı’nın elçisidir Muhammed / Haydin namaza, haydin felaha / Namaz uykudan hayırlıdır.”
Bu metnin okunuşu ve söylenişi tekrar tekrar denendikten sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca kabul edildi. Başkanlık camilere genelge yayınladı. ‘Ezan Arapça değil Türkçe okunacak’ talimatını verdi. Arapça okuyanların bunun cezasını göreceği bildirildi.
Genelgenin tarihi 18 Temmuz 1932’ydi. O günden sonra Türkiye, Gökalp’in şiirindeki gibi ‘camiinde Türkçe ezan okunan’ bir ülke haline geldi.

Buna yer yer tepkiler de ortaya çıktı. Atatürk devrimlerine zaten tümüyle karşı olan gruplar ise, bunu rejime karşı muhalefet etmenin gerekçelerinden biri haline getirdiler. Ülkede yer yer, uygulamaya direniş halinde Arapça ezan okuma girişimleri kendini gösterdi. Bunu yapanlar ceza gördü.

Ceza var mı, yok mu?
Cezalar, mahkemelerde Ceza Kanunu’nun 526’ncı maddesine göre veriliyordu. Gerçi maddede ‘Arapça ezan okumak’ diye bir suç yoktu. Somut olarak sayılan suçlar maddenin ikinci fıkrasındaydı. ‘Şapka Kanunu’ veya ‘Türk harflerinin kullanılması gibi kanunlar’a muhalefet etme suçlarından ibaretti. Maddeye göre, o suçların failleri üç aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezasına çarptırılıyorlardı.

Maddenin ilk fıkrasında bir ‘genel ifade’ vardı. Arapça ezan okuyanlar o ifadeye göre cezalandırılıyorlardı.

Bunun metnini -dili karmaşık da olsa- buraya almalıyım. Çünkü Menderes hükümetinin ‘Arapça ezan’ operasyonunun anlaşılması için, bilinmesinde fayda vardır. O genel ifade şöyleydi: “Selahiyetli (yetkili) makamlar tarafından adlî muameleler (adaletle ilgili işlemler) dolayısıyla veya amme emniyeti (kamu güvenliği) veya amme intizamı (kamu düzeni) veya umumî hıfzıssıha mülahazasıyla (genel sağlığın korunması düşüncesiyle) KANUN VE NİZAMLARA AYKIRI OLMAYARAK VERİLEN BİR EMRE İTAAT ETMEYEN VEYA BU YOLDA ALINMIŞ BİR TEDBİRE RİAYET EYLEMEYEN KİMSE (...) bir aya kadar hapis veya 50 liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırılır.”

‘Teşrin’ ve ‘Kânun’

MİYASE İLKNUR: Bu yazılarda ay adları belirtilirken “Kasım” yerine “İkinciteşrin” deniliyor. Bu ne kadar sürdü?

ALTAN ÖYMEN: 1945’e kadar sürdü. Sadece Kasım için değil, dört ay için durum öyleydi. Ekim’e “Birinciteşrin”, Kasım’a “İkinciteşrin”, Aralık’a “Birinci Kânun”, Ocak’a “İkinci Kânun” denilirdi. “Kânun” üstüne “şapka” konulması şarttı. Yoksa, sözcük “Kanun” diye okunur, “yasa” anlamına gelirdi.
Ama öyle denilmesi bile bir aşamaydı. O sözcükleri birinci, ikinci gibi de değil, daha da eski adlarıyla kullananlar vardı. Birinciteşrin yerine Teşrin-i evvel, İkinciteşrin yerine Teşrin-i sani diye kullananlar vardı. Tabii, “Kânun”lara da Kânun-ı evvel, Kânun-i sani diyenler...

Hele yaşlılar, hatta orta yaşlılar arasında da ay adlarının o eski halinden vazgeçmemiş olanlar çoktu. Benim babam bile zaman zaman öyle derdi. Çocuklar da bazen yaşlılara özenirlerdi. Onlar da “evvel”li, “sani”li konuşurlardı.

Gazeteler bile Ekim’e, Kasım’a, Aralık’a alışmak şöyle dursun, “evvel”li, “sani”li sözcüklerden kurtulmakta güçlük çektiler.

Şimdi burada 10 Kasım gününün üç gazetesine bakarken şunu gördük: Bazı gazeteler -örneğin Cumhuriyet- “10 İkinciteşrin” diye yazıyor. “Kasım”ı, bazısı -mesela Akşam- “Teşrin-i sani” demeye hâlâ devam ediyor.

Buna karşı, daha reformist olan bir gazete var. O “Birinci Teşrin” aşamasını da geçmiş “İlkteşrin-Sonteşrin” sözcüklerini kullanıyor.

O konu bizim aile içinde de tartışma konusuydu. Dil devrimi sırasındaki kelime oluşturma çabaları sırasında, annem “Birinci Teşrin-İkinci Teşrin” demeyi benimsemişti. Ama anneannem “Teşrin-i evvel, Teşrin-i sani”de ısrar ediyordu. Teyzem öğrenimine devam ediyordu. Edebiyat öğretmeni olmak üzereydi. Daha devrimci bir adım atmıştı. “Kelimeler, ne kadar kısa olursa o kadar iyidir” hesabıyla, o dört aya “ilk teşrin-son teşrin - ilk kânun-son kânun” adını takmıştı. O kısaltmayı uygulayan başkaları da vardı.

“Ekim – Kasım – Aralık – Ocak” aşamasına gelinmesinin kesinleşmesi ise, 1945’te Anayasa’nın Türkçeleştirilmesi sırasında oldu. Anayasa metninde sıra o ay adlarının geçtiği maddelere gelince, Behçet Kemal Çağlar’ın daha önce verdiği bir kanun teklifi akıllara geldi. Anayasa görüşmelerine ara verilip, o kanun değişikliği görüşüldü. Kabul edildi. Anayasa’daki eski ay adları da ona göre değiştirildi.

1941 yılına kadarki uygulama

Evet, bir ay hapis veya 50 liraya kadar para cezası... Arapça ezan okuyanlar bu fıkraya göre cezalandırılıyordu. Tabii, büyük kısmı da haklarındaki soruşturmadan 5-10 liralık bir ‘hafif para cezası’ ödeyerek kurtuluyordu. Ama bu gene de caydırıcı oluyordu. Arapça ezan okumaya en fazla önem verenler de, 5-10 liralık cezayla kurtulacaklarını bilseler bile, bu yüzden karakola, jandarmaya götürülüp haklarında soruşturma açılmasını istemiyorlardı.

Böylece, genelgenin üzerinden sekiz-dokuz yıl geçti. Yeni bir önleme ihtiyaç duyulmadı. Fakat daha sonra -1941 yılında- bir gelişme oldu.

Anlattığımız maddeye göre para cezasına mahkûm edilenlerden biri -veya avukatı- ‘Bu ceza kanunsuzdur’ gerekçesiyle Yargıtay’a başvurmuştu. Yargıtay da başvuruyu haklı bulup, mahkeme kararını bozmuştu.

YARIN: CHP’NİN TUTUMU

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Altan Öymen