Kapat
A+ A-

Yeni komşumuz: Hitler

Almanya’nın ‘Führer’i, başlattığı Balkan seferinde Bulgaristan’dan geçerek Yunanistan’a girdi
Yayınlanma tarihi: 14 Aralık 2018 Cuma, 12:32

[Haber görseli]MİYASE İLKNUR: Bu, bu bölümdeki son söyleşimiz… Savaşın 1941’de Türkiye’nin Trakya sınırına gelişine kadarki olayları özetlemeliyiz. Epey de olay var. Başlayalım. 1939’un 1 Eylül’ünde, Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla savaşın nasıl başladığını anlatmıştık. Hitler Almanyası, önce Stalin Rusyası’nı kendi tarafına çekmişti. Doğu Avrupa için bir paylaşım planı oluşturmuştu. O plana göre, iki devletin Dışişleri Bakanları Moskova’da buluşup bir saldırmazlık antlaşması imzalamışlardı. Rusya’nın İngiliz ve Fransızlarla anlaşıp “müttefikler” tarafına geçmesini önlemek isteyen Hitler’in işi, o anlaşmayla birlikte çok kolaylaşmıştı. 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmıştı. Bir yıldırım savaşı hızıyla ülkeyi işgal etmeye başlamıştı. Polonya’ya “Sana saldırırlarsa biz sana yardıma geliriz” diye “garanti” veren İngiltere ve Fransa, Almanya’yla savaş haline girdiklerini ilan etmek zorunda kalmıştı. Orada kalmıştık.

ALTAN ÖYMEN: Ama o savaş hali içinde Polonya’ya fazla bir yardımda bulunma imkânları yoktu İngilizler ile Fransızların. O zamana kadarki hesaplarını, Rusya’nın kendileriyle birlikte olacağı varsayımıyla yapmışlardı. Alman saldırısını karşılayacak kara gücünün en azından büyük kısmını Rusya’nın sağlayacağını düşünüyorlardı. Kendilerinin hazırlığı, asıl kendilerini savunmaya yönelmişti. Fransızlar, Alman sınırında “ünlü Majino Hattı”nı oluşturmuşlardı. İngilizler de kendi kıtalarını, Manş Denizi’nden geçirip Fransız-Alman sınırı civarında savaşa sokacaklardı.

‘Muhtac-ı himmet dede’

Rusya devreden çıkınca, artık Polonya’yı, Polonya topraklarında savaşa girerek kurtaracak halleri yoktu. O konuda -dilimizdeki deyimle- “Kendi muhtac-ı himmet bir dede, nerede kaldı gayriye himmet ede” durumunda kalmışlardı.

O durumda da, Almanlar, Polonya’-ya saldırılarını 18 gün içinde tamamladılar. Ama Polonya topraklarının tümünü işgal etmediler. Belirledikleri bir sınıra kadar gelip durdular. O sınır, Polonya’yı Ruslarla paylaştıkları sınırdı. Onun doğu tarafına ise hemen Ruslar gelip yerleştiler.

İkinci Dünya Savaşı’nın içindeki savaşlardan doğudaki Almanya-Polonya savaşı böylece bitti.

Batı’daki Almanya-Fransa ve Almanya- İngiltere savaşları ise hemen başlayamadı. Çünkü müttefikler, hazırlıklarını tamamlayamadılar. Almanlar ise Batı’ya karşı harekâta geçmek için acele etmediler. Aradaki zamanı Batı cephesine asker sevk edip saldırıya en müsait zamanı beklemekle geçirmeyi istediler. İkinci Dünya Savaşı literatürüne o durum “Garip Savaş” adıyla geçti.

[Haber görseli]

İtalya’nın Yunanistan’a saldırıp yenilgiye uğramasından sonra, onu o müşkül durumdan kurtarmak için Hitler harekete geçti. Askerlerini Romanya ve Bulgaristan’dan geçirip Yunanistan’a doğru ilerledi. Böylece, Almanya Türkiye’yle sınır komşusu oldu. (Ramiz)

Garip savaş

Majino Hattı’ndaki askerlerin hali de dönemin karikatürlerine geçti. Hattın bir tarafında Fransız kuvvetleri, öteki tarafında Alman kuvvetleri... Birbirlerine silah atmıyorlar ama, siperden sipere laf atıyorlardı. Slogan atıyorlardı. Sanki hep birlikte bir tatil dönemi geçiriyorlardı.

M.İ: Türkiye, o durumda ne yapıyor? Çünkü, Ruslar müttefikler tarafında değil. Türkiye ise, artık imzaladığı protokollerle o tarafta. Rusya ise karşı Türk- Sovyet ilişkileri evvelce çok iyiydi. Ama Alman-Sovyet antlaşmasından sonra ne olacak? Türklerle Ruslar karşı karşıya mı gelecek?

A.Ö: Evet, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı problem, oydu. Gerçi Ankara’daki Sovyet Büyükelçisi Terentieff, Türkiye’nin diplomatlarına, “Bizim Almanlarla anlaşmamız, sizinle aramızın bozulmasını gerektirmez” diyordu. Hatta, Rusya ile Türkiye arasında ayrı bir saldırmazlık paktı oluşturulmasının bile mümkün olduğunu söylüyordu. Fakat tabii, Türkiye’nin o konuyu Rusya’yla hükümetler düzeyinde görüşüp, bir değerlendirme yapması gerekiyordu.

Konuyla ilgili olarak büyükelçilikler düzeyindeki temaslardan sonra, şu sonuca varıldı: Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu, resmi bir ziyaretin davetlisi olarak Moskova’ya gidecekti. Moskova’daki mevkidaşı Molotov’la konuşacaktı. Ziyaretin programı da yapıldı. Saracoğlu, İstanbul’dan emrine tahsis edilen özel bir Türk gemisiyle -Kadeş’le- Odesa’ya gidecekti. Oradan emrine tahsis edilen özel Rus treniyle Moskova’ya ulaşacaktı. 22 Eylül 1939 günü o programın uygulanması başladı. Moskova’daki ziyaret dört gün sürecekti. Görüşmelerin konusu belliydi: Terentieff’in işaret ettiği gibi, yeni bir “Türkiye-Sovyetler Birliği antlaşması” yapmanın imkânları üzerinde görüş alışverişi yapılacaktı.

‘Sarac’ın oğlu

Burada biraz Şükrü Saracoğlu’ndan söz edelim. Adı bugünün gençlerince daha çok Fenerbahçe Stadı’nın adı olarak biliniyor. Ama ona burada bir ekleme yapalım: Evet, vasıflarından biri çok iyi bir Fenerbahçeli olmasıydı. Fenerbahçe’nin uzun süre Başkanlığık’a da yapmıştı. Siyasette üstlendiği Maliye Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı görevlerinde de, Fenerbahçe’ye olan ilgisini ve katkısını sürdürmüştü. Ama Türkiye’nin siyaset hayatına katkıları da çok önemliydi. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarındaki Dışişleri Bakanlığı görevinden sonra başbakanlığa getirilecek, o görevini savaş sonuna kadar sürdürecekti. Daha sonra da Meclis Başkanlığı da yapacaktı.

İzmirliydi. Doğduğu ilçe Ödemiş’ti. Soyadındaki gibi bir saracın oğluydu. Mülkiye’den sonra öğrenimine Cenevre’de devam etmiş, Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’ye dönmüş, Ödemiş’te belediye başkanlığı yapmış, sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katılmıştı.

M.İ: Evet, Saracoğlu, Moskova seyahatine hazırlandı. Türk gemisiyle oraya gitti. Görüşmeler başladı.

A.Ö: Evet, görüşmeler başladı. Sovyet tarafı, konukseverlik açısından çok dikkatli davranmıştı. Türk heyeti gösterişli bir köşkte misafir ediliyordu. Ruslar, görüşmeler sırasında da çok naziktiler. Ama daha ilk gün şöyle bir durum ortaya çıktı:

Saracoğlu, yeni bir Türk-Sovyet paktının imzalanmasının iki ülke için de faydalı olacağını belirten bir konuşma yaptı. Molotov bunu hiç sesini çıkarmadan dinledi. Fakat konuşma bitince dedi ki:

“Konunun esasına geçmeden önce görüşmek istediğimiz bir konu var. O konuda Türkiye’nin görüşünü rica edeceğiz.”

Ve konuyu özetledi.

Sovyetler Birliği, Türkiye’den, Boğazların savunmasının Sovyetler’le ortaklaşa yapılmasını kabul etmesini istiyordu. Eğer bir pakt imzalanacaksa, önce bu şartın yerine getirilmesi gerektiğini düşünüyordu.

[Haber görseli]

Hitler, Polonya topraklarının büyük kısmını işgal edip gerisini Rusya’ya bıraktıktan sonra Batı Avrupa’ya yönelmiş ve sırasıyla Danimarka, Norveç, Hollanda ve Belçika’yı işgal etmişti. Arkasından Paris’e girmiş, Fransa’nın büyük bir kısmını yönetimi altına almıştı. Fotoğrafta Hitler, işgal kuvetlerinden bir grup subayla birlikte Paris’te Eiffel (Eyfel) Kulesi’nin önünde.

Sovyetler’in isteği

Bu, Sovyetler’in Boğazlarda üs istemesinin diplomatik dildeki ifadesiydi. Türk heyetinde şok etkisi yaptı. Bundan sonrası uzun. Ayrıntıları da ilginç. Ama anlatılması bir değil, birkaç bölüme bile sığmaz. Ama özetleyeyim:

Saracoğlu, bu talebi reddetti. Molotov:

“Önce bir hükümetinize sorsanız” dedi.

Saracoğlu, o konuda yetkili olduğunu belirtti.

Sonra görüşmelere ara verildi. Ve o “ara”, hayli uzun sürdü. Saracoğlu’nun dört gün olarak hesaplanmış olan ziyaret günleri, 23 güne çıktı.

Yeni bir görüşmeye başlamanın bu kadar uzamasının gerekçesi, Sovyetler açısından şuydu: Moskova’daki yetkililerin, o sırada çok acil bir konuyla meşgul olmaları gerekiyordu. O konu da şuydu: 23 Ağustos günü Moskova’ya gelip Alman-Sovyet antlaşmasını imzalamış olan Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop yeniden gelecekti. Onunla Polonya savaşı sonucundan sonraki sorunlar üzerinde yoğun bir çalışma yapmak zorundaydılar. Türk heyetini o süre içinde misafir etmeye devam etmek, onlar için şeref olacaktı vs.

Saracoğlu, bu açıklamayı işitince ziyaretinin daha ilk gündeki uzatılması uzatılması üzerine, Türkiye’ye hemen o gün dönmek istiyordu. Fakat Ankara ile telsizleşmelerinde ona, “Sovyetler’in taleplerini ve yeni politikalarını yeterince öğrenmek ve duruma bir teşhis koymak için, yeni görüşmelere kadar kalın” talimatı verilmişti. O da kalmaya devam ediyordu.

‘Anlaşamadık ama dostuz’

Sonuç: Ribbentrop’un ziyareti bittikten sonra, yapılan görüşmelere bir ara Stalin de katıldı. Durumu düzeltme yolunda bir-iki jest yaptı. Ama bu da başlangıçtaki durumu değiştirmedi. Müzakerelerin sonunda iki devletin yetkililerinin o görüşmelerde anlaşamadıkları, ama aralarındaki dostluk ilişkilerinin süreceğini belirten bir bildiri yayımlandı. Saracoğlu da yeniden Türkiye’ye döndü.

O dönüşle birlikte, Türkiye’nin etrafında İkinci Dünya Savaşı sırasında oluşan İtalyan tehlikesine yeni bir tehlike daha eklendi: “Rus tehlikesi”. O tehlikenin sonradan nasıl büyüdüğü, savaşın daha sonraki dönemlerinin konusu. Ama burada şu kadarını belirtelim: Sovyetler Birliği, Moskova’ya gelen Alman heyetiyle yaptığı görüşmelerde, Polonya’nın batı bölümünün ilhakını kesinleştirmekle kalmamış, Letonya, Litvanya ve Estonya’yı ilhak etmek için de, “yeşil ışık” almıştı. Nitekim bir süre sonra o üç ülkeden, önce “Ülkenizi ortaklaşa savunalım” gerekçesiyle üs isteyecek, o üsse askerlerini sokacaktı. Sonuçta Sovyetler Birliği’ne o ülkelerin toprakları da katılmış olacaktı.

Sovyet yayılmacılığının bir başka hedefi de Finlandiya’ydı. O hedefe ulaşması kolay olmayacaktı. Karşısında “karlı havada savaşmakta daha yetenekli olan” Finlandiya askerlerini bulacaktı. Ama neticede, o ülkeyle de baskı yoluyla bir anlaşmaya varacak, bir kısım toprağını eline geçirecekti.

Konu Hitler’e de gitti

Ve Sovyetler Birliği, bir gün gelecek, Dışişleri Bakanı Molotov’un Berlin’e ziyareti sırasında Hitler’le yaptığı yeni bir pazarlık görüşmesinde şunu yapacaktı: Sovyetler Birliği’nin, Türkiye’nin Boğazlarının savunmasına ortak olma arzusunu resmen Hitler’e de bildirecekti. Yani Rusya’nın o isteğini gerçekleştirmek için harekete geçmesine yeşil ışık yakmasını Hitler’den de isteyecekti.

M.İ: Evet, yeniden gelelim Almanlar ile Fransızlar ve İngilizlerin savaşına?

A.Ö: Batı cephesinde, o garip “savaş” denilen “savaşsız savaş” biraz daha sürdü. Ama bir gün Almanya, önce Danimarka’yı, sonra Norveç’i, gene “yıldırım savaşı” denilen hızlı savaşlarla işgal ettikten sonra, Hollanda’yı, Belçika’yı da aynı şekilde yönetimi altına soktu. Sonra da Fransa’ya saldırdı. Paris’i de kuşattıktan sonra Fransa, yenilgiyi kabul etti. Ülkesinin güney doğusundaki -küçük bir bölgede- Mareşal Petain başkanlığında bir yönetimin Fransa’yı temsil etmesini öngören bir anlaşmaya razı oldu. Orada, başkenti Vichy olan ve eskisini temsil ettiği iddiasını taşıyan bir Fransız devleti kuruldu. Ama Hitler, daha sonra o devlete tahsis ettiği toprakları da, Alman kuvvetlerinin işgali altına soktu.

Almanların bu zaferini izleyen Mussolini, boş durmadı. O sırada o da Fransa’ya savaş ilan etmiş ve Güney Fransa’da toprak kazanma çabasına girmişti. Ama bir hedefi daha vardı. İşgali altındaki Arnavutluk’ta konuşlandırdığı askeri birlikleriyle Yunanistan’a saldırdı.

Fakat Yunanlıların direnişi etkiliydi. İtalyan askerlerini kendi sınırlarından çıkardıktan sonra, Arnavutluk içlerine doğru kovalamaya da başladılar.

M.İ: Sonra işe, Hitler müdahale etmek zorunda kaldı.

A.Ö: Evet, Hitler, Balkanlarda Mussolini’nin neden olduğu yenilgilere ve tehlikelere son vermek için, Alman ordularını devreye soktu. Bir yandan Yugoslavya’yı bombalatırken ve sonra da işgal ederken, bir yandan da Romanya ve Bulgaristan üzerinden Yunanistan’a kadar indi.

Ve böylece Hitler Almanyası, Türkiye’nin batısındaki sınır komşumuz haline geldi.

Özetle: Savaşın başlangıcından önce karşı karşıya olduğumuz tehlike, sadece İtalyan tehlikesiyken, artık batımızda buna ek olarak Alman tehlikesi de kendisini göstermişti. Doğusunda ise İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir hafta önceki siyasi manevrasıyla Almanya’yla birlikte hareket etmeye başlayan Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu tehlike vardı.

İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Türkiye, 1941 yılının ilkbaharında bu iki tehlikenin arasında, savaş dışı kalma yolundaki hedefinden ayrılmamaya çalışıyordu.

[Haber görseli]

İkinci Dünya Savaşı, Almanya ile Rusya arasındaki bir sürpriz antlaşmanın uygulanmasıyla başladı. O vakte kadar birbirine zıt konumda olan iki devletin yetkilileri, tüm dünyadan gizli tutulan görüşmeler sonunda, Polonya’yı paylaşmaya karar verdiler. Fotoğrafta antlaşmayı imzalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov ile Alman Dışişleri Başkanı Ribbentrop ve Sovyet lideri Stalin.

[Haber görseli]

Polonya’nın, Almanya tarafından işgal edilip bir kısmının Rusya’ya devredilmesi karşısında, onun savunucusu olan İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti ama bunun bir faydası olmadı. İki devlet, Cemal Nadir’in karikatüründeki gibi olayın ancak seyircisi olabildiler.

[Haber görseli]

Olay Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyordu. Çünkü Türkiye, İngiltere ve Fransa’yla işbirliği yapmaya karar vermişti ve o işbirliğine Sovyetler Birliği’nin de katılmasını bekliyordu. O beklenti gerçekleşmeyince Sovyetler’le ayrı bir anlaşma yapmak istedi. İnönü’nün Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu o amaçla Moskova’ya gitti. Fotoğrafta Saracoğlu İnönü’yle birlikte stadyumda.

[Haber görseli]

Türk basını o ziyaret konusunda iyimserdi. O iyimserlik karikatürlere de yansıyordu. Orhan Ural’ın karikatüründeki yorum da öyleydi. Molotov ile Saracoğlu çok dostça bir hava içinde görülüyorlardı. Karikatürün alt yazısı da şöyleydi: “Dünya sulhünü aydınlatan ay-yıldız”.

[Haber görseli]

Sovyetler Birliği halinden memnundu. Necmi Rıza’nın karikatüründe su kenarında balık tutmaya devam ediyordu. Estonya, Letonya ve Litvanya’dan sonra Finlandiya’yı da yakalamaya çalışıyordu. Polonya olayındaki ortağı Almanya ise ona takılıyordu: “Maşallah, daha dün geldin neler yakalamışsın”. Karikatürün başlığı şöyleydi. “Baltık kıyılarındaki avcılık.”

BİTTİ

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Altan Öymen