Kapat
A+ A-

Türkan Elçi: Düşümüz kardeşlik

Türkan Elçi bugünlerde öğrenci yine, hukuk fakültesine gidiyor. ‘Adalet’ aramak için, barış ‘Elçi’sini unutmadan...
Yayınlanma tarihi: 3 Mart 2019 Pazar, 14:58

[Haber görseli]

“8 Mart” içi boşalarak, liberal havaya uygun, piyasacı biçimde kutlanır yıllardır memleketimizde. “İşçi”, “emekçi” vurgusundan kaçılır, AVM koridorlarında, parlak vitrinler önünde karanfil dağıtılır kadınlara, geçiştirilir. Bu yazı dizisi için yola koyulurken aklımda hep bu vardı. Sanki “türdeş” kadınlar vardı, sorunları, söylemleri aynıydı da, erkekler lütuf olarak onlara böyle bir gün armağan etmişti! Çokça yazılacak günün anlamı, iyi okur zaten biliyor.

Biri çıksa ve dese ki “Bu yazı dizisi sana mı düştü? Gazetede kadın mı yoktu?” diye... Doğrusu bu endişeyi taşıdım. Öneri geldiğinde Aykut Küçükkaya’dan ikilem yaşadım. Benim işim soru sormak, üstelik Cumhuriyet için böyle bir format geliştirdim, ilki başarıyla sonuçlandı. “Kadınları, kadınlar anlatır/anlar” demek yanlış değil mi? Değerli kadın arkadaşların desteğiyle çıktım yola. Farklı, sözünü sakınmayan, toplumsal karşılığı olan 8 kadın yanıtladı sorularımı. Elbette ülkemizde pek çok değerli düşünür, sanatçı, emekçi kadın var sözü kıymetli olan. Bizimki yazıişleriyle yaptığımız seçki sadece.

Soğuk bir günde Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde buluştuk Türkan Elçi ile. Tertemizdi gökyüzü, söyleştikçe dostluğumuz pekişti. Tahir Elçi’nin ardından, popüler kültürün, siyasetin parçası olmak istemiyordu Türkan Hanım. Nâzım’ın gözü üstümüzdeydi sanki. Türkan Elçi bugünlerde öğrenci yine, hukuk fakültesine gidiyor. “Adalet” aramak için, barış “Elçi”sini unutmadan...

Kadın gücü...

- Acı coğrafyasının insanlarıyız, kimimiz dolaylı bunu yaşıyoruz, kimimiz sizin gibi doğrudan. Bir kadın olarak bu duyguyla nasıl yaşıyor, başa çıkıyorsunuz? İsyan ettiğiniz, sağduyuyu yitirme kaygısı duyduğunuz oldu mu? Yaşamla bağınızı nasıl kuruyorsunuz?

Kadınların güçlü olduğuna inandığımı söyleyerek sizinle sohbet etmeye başlamak isterim. Hakikaten kadınlar güçlü. Bir kayıp karşısında kendi başına hayatını idame ettirme konusunda bir erkek aynı dirayeti gösteremeyebiliyor. Benim yaşadığım meselenin normal bir kayıptan daha ağır, daha işin içinden çıkılmaz yanları var. Bunu tarif etmeye kalksam bu acıyı yaşamayan birinin anlayamayacağını biliyorum. Ben daha önceden kayıp yaşamışları anlayabiliyor muydum? Dürüst olmak gerekirse anlayamıyordum. Geçenlerde Hrant Dink anmasına gidince acının, insanı insana yakınlaştırdığına o gün ziyadesiyle inandım. Aşağıya indiğimizde Rakel Hanım’ın ellerini tuttuğumda buz parçası gibiydi. Anma bitinceye kadar birbirimizi bırakmak istemedik. Acımızda kardeştik. Keşke sadece acıda kardeş olma kaderini yaşamak zorunda bırakılmasak.

Dostların desteği...

Gelelim sağduyuyu yitirme meselesine. Yaşadığımız kayıp ussal denge gerektiren hassas bir mesele. Dönüp baktığımda zor günlerim bir sis perdesi ardında bazı yönleriyle silik, hatırlanmaz, kimi anları capcanlı hatırlayabiliyorum. Beynimizin muazzam bir yapısı var. Unutmak istediklerimiz o kadar acı veriyor ki sis perdesinin ardına gizleniyor. O anlarımı hatırladığım kadarıyla sağduyumu yitirmediğimdi. Şimdiden sonrası için de temennim odur ki daha iyisini yapmaya çalışmak.
Yanımda duran dostlarımla ilişkilerim çok güçlü. Ailemin ayrı bir yeri var. Anlayacağınız gibi insan yakınındakilerin desteğiyle kendini çok iyi hissedebiliyor, kırılan şeyleri onarmaya çalışabiliyor. Belki de yaşamla bağımı böyle güçlü kılıyorum.

- Siz eşinizin ardından “olmaz ya, eğer faili bulunursa ona işkence yapmasınlar” diyebildiniz. Bu bilge duruş/duyumsama aynı acıyı yaşayan, sözgelimi Rakel Dink’te de görüldü. Bu ağır yükü taşımayı ve inatla barışı, insan haklarını savunmayı nasıl başarıyorsunuz?

Bu dili yakalamak kolay değil. Bu aşkın, sevdanın, barışın dili. Eşlerimizin tesadüfî katledilmedikleri gibi kullandığımız dil de tesadüfî değil. Eşlerimizle geçirdiğimiz bir ömrün sonunda inşa ettiğimiz bir dünyanın dili. Rakel Hanım’ın bir fotoğrafta Hrant’a ne kadar güzel baktığını gördüm. Ben bir ölümün arkasından “Her şey sana ceket yakıştığı içindi” dedim. Bu dizeyi yazan, savaşın dilini kullanabilir mi?
“Eğer faili bulursanız sakın işkence yapmayın” temennisinin bir yanıyla hukuki, diğer yanıyla ahlaki boyutu var. İnsan haysiyetini ihlal eden işkence ve eziyet, kanunda suç olarak düzenlenmiştir. Ben hukuki boyutundan çok, ahlaki boyutuyla ilgiliydim. Tüm kalbimle inanarak tekrar söyleyebilirim. Suçluluğu kanıtlanmış olsun ya da olmasın bir kişiye işkence yapılmamalı. Bunu belki de hayatımızın akışı içinde dile getirmemiz kolay olabilir. Fakat mesele direkt seni ilgilendiren bir mesele olduğunda işin rengi değişebilir. Bu, benim için de bir sınav oldu. Adalet, sağduyuya, eşitlik ilkesine dayanan bir değer yargısıdır. Eğer kişi adaleti sadece kendisi için isteyebiliyorsa, adalete inanmamış demektir. Tekrar söylüyorum düşmanım da olsa gayri insani muameleye tabi tutulması doğru değil. Hukuk ve adalet neyi gerektiriyorsa o uygulanmalıdır. Adaleti istemek de affetmek demek değildir.
n Kadın olarak ayrı görevler yüklenir üstünüze, bir de buna “öteki” olmak eklenince iş daha güçleşiyor. Buradan bakarsak “öteki” olmayı tarif eder misiniz?

Sürekli yangın yeri...

Toplumca son dönem yaşadığımız trajedilerden yola çıkarak “öteki”nin tarifini yapmak oldukça kolay. Türkiye gibi, bünyesinde çok kültürlü, farklı etnik guruplar, farklı mezhepler barındıran toplumlar cennet bahçesine dönüştürülebileceği gibi, yangın yerine de çevrilebilir. Biz sürekli yangın yerini yaşıyoruz. Gün geçtikçe bize benzemeyenlerden “öteki”lere ötekiler katıyoruz. Uzağımızdaki herkes ötekidir. Kanımca bunun temelinde korkularımız yatıyor. Bunu asıl besleyen de korku toplumunda yaşıyor olmamızdır. Bu ruh halini sürekli gündemleştiren mekanizmalar var. Toplumca almış olduğumuz çok yönlü eğitim, ötekileştirmeyi ortadan kaldırabilecek gücünü haiz değil. Siyasi liderlerin saflaştırıcı tutumları bu konuda çok etkili. Ayrıştırıcı tutumlar bir zaman sonra vatandaşta düşmanca duygulara dönüşebiliyor. Umutsuz olmamakla birlikte, üzülerek söyleyebilirim içinde bulunduğumuz dönem, uzlaşı dilinden çok uzaklarda bir yerde dönüyor.Nerede, hangi istikamette duracağını kestirebilmek oldukça zor.

- Erkek egemen siyasal dil, kaldı ki siyasetteki pek çok kadın da buna kapılıyor, barışa ve birlikte yaşamaya dair nasıl bir engeldir? Eğer eşit yurttaşlık üzerinden yeni bir memleket kuracaksak, dili nasıl olmalı?

Türkiye’de şu an kullanılan dil, savaşa hizmet eden bir dil. Erkek egemen siyasal dilin sertliği, sıradan vatandaşın barış talebinin beraberce yaşama arzusunu dile getirmenin önünde büyük bir engel. Doğu - batı ayırımı yapmadan fikrimi dile getirmede beis görmüyorum. Şöyle ki vatanını sevme, toprağını sevme dışında dünyada başkaca bir duygunun olamayacağı, dünyanın bu iki duygu etrafında döndüğü dayatması var. İnsanlar kahramanlık ile ölüm arasında sıkıştırılmış bir ruh haliyle yaşamak zorunda bırakılıyor.

Yaşadığımız döneme hâkim olan dil, ne kadar saflaştırıcı, yıkıcı, kırıcı ise yeni inşa edilecek dünyanın dili de o kadar birleştirici, onarıcı, kucaklayıcı bir sese sahip olması gerekir. Bu mümkün müdür? Biliyorum, hepimizin kuşkuları var. Hemen hemen herkeste bir burukluk, bir umut yitimi var. Ama her şeye rağmen hepimiz için iyiyi güzeli talep etmekten geri durmamak gerekir. Güzel yarınları istemek için dilimiz halen dönüyorsa demek ki o kadar da umutsuz değiliz.

[Haber görseli]

Türkan Elçi: “Yaşadığımız döneme hâkim olan dil, ne kadar saflaştırıcı, yıkıcı, kırıcı ise yeni inşa edilecek dünyanın dili de o kadar birleştirici, onarıcı, kucaklayıcı bir sese sahip olmalı.”

‘Vicdanı olanlar yazılan kaderin karşısında olmalı’

- Hukuk diyeceğim utanarak, barış elçisiydi Tahir, vurdular. Hukuk deyince hangi sözcükler düşer aklınıza? Adalete dair neler söylersiniz? Yazgı mıdır bizim memleketimizde hukuksuzluğa, şiddete teslim olmak?

Hukuk: Günümüzde, var olduğu söylenip de bizim bir türlü göremediğimiz, yokluğuyla canımızı acıtan bir sözcük. Hukuk olmuş olsaydı biz vatandaşlar olarak adaletteki tezahüründe görebilecektik. Koskoca bir şehrin baro başkanı katlediliyor. Hem de barış talep ettiği bir anda. Şüpheliler hakkında gerekli ve etkili bir soruşturma yapılmıyor. Bu mudur hukuk? Adaletteki tecellisi bu mudur? Size soruyorum Enver Bey? Şiddete teslim olma mevzusunun da ayrı bir can yakıcılığı var. Yaşadığımız bölgenin ehemmiyeti dolayısıyla sürekli birileri tarafından bir kader yazılıyor. Yazılan bu kaderden, gariban vatandaşın payına ölüm, gözyaşı, felaket, yoksulluk düşüyor. Yazılıp, çizilen bu yazgının karşısında durmak, içinde vicdan duygusunu taşıyan her insanın görevi olmalıdır.

[Haber görseli]

‘Huzurumu yalan haberle bozmak istemiyorum’

- Medyanın bir günde hain ilan ettiği, hedef olarak ortaya koyduğu çok kimse oldu ve birçoğu canıyla bedel ödedi. Yaşadığınız sürecin görünen ve görünmeyen yanları var. Öykünüz nasıl sürüyor?

Mevzu medya meselesine gelince içimde bir daralma bir burukluk hissediyorum. Üç yıldır inatla protesto ettiğim yegâne şey. İnsanların öldürülmesi için davetiye çıkaracak kadar kirli ve insanlıktan uzak medyayı takip etmiyorum. Birkaç kanal dışında televizyon seyretmiyorum. Yakalamaya çalıştığım huzurumu, yalan haberlerle bozmak istemiyorum.

- Yaralısınız, hepimiz biraz öyleyiz. Memleketimize, geleceğe, insanlığa dair düşleriniz var mı? Kendinizi onardınız mı, şöyle sorsam, tüm toplumdan alacaklı olduğunuz halde, yine de yüksek perdeden, düşmanca bir söyleme yönelmiyorsunuz, bunu nasıl başardınız?

Evet, düşlerim var. İnsanın düşleri olmadan yaşayabilir mi? Örneğin; eşimin adını yarınlara taşımanın düşü var. Onun, evrensel hukuk değerlerine olan inancını yarınlara taşımanın düşü var. Tahir’de derin vadilerle birbirinden ayrılmışların arasına köprüler inşa etmenin düşü vardı. Onun düşleriyle kendimi onarmaya çalışıyorum. Evet, haklısınız düşmanca bir söylemle kendimi ifadeden imtina ediyorum. Her düşmanca söylemin toplumda insanlık açısından ağır bir tezahürü var. Bunu daha önce başka yerlerde de dile getirdim. Kimsenin vebalini yüklemeden bu dünyadan gitmek, en güzel gidiştir.

‘Acımız paylaşıldı, Tahir’in mesajı anlaşıldı’

- Yas tutmanın bile paylaşılamadığı, acının yarıştırıldığı bir ülkedeyiz. Aile olarak, bölge halkı olarak kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Yalnız kaldığınızı, unutulduğunuzu düşündünüz mü? Tahir Elçi yaşasa siyasal ortamın neresinde olurdu?

Yas tutmanın paylaşılamadığını dersem, çoğu kişiye haksızlık yapmış olurum. En azından kendi meselem açısından. İnsanlar üç yılı aşkın bir zamandır dün olmuş gibi üzüntüsünü dile getiriyor. Tanımadığım insanlar beni arayıp doğan çocuklarına Tahir Elçi ismini koyduklarını iletiyorlar. Unutulduğumuzu düşünmüyorum. Uzun zamandır İstanbul’da yaşıyorum. Kürt-Türk ayırımı olmadan herkes mevzuyu üzülerek sorup anlamaya çalışıyor. Haksızlığa uğradığımız konusunda insanların büyük çoğunluğu hemfikir. Özellikle Kürtlerin Tahir’in ne gibi bir çaba içinde olduğunu anlayabilmiş olmaları çok sevindirici. Tahir kendini anlatma fırsatını yeterince yakalayamamıştı, buna fırsat verilmedi. Kayıplar yaşadığımız o günlerde kimse kimseyi duymuyor, kulaklar sağırlaşmıştı. Fakat onun gidişinden sonra karşılaştığım en sıradan vatandaşın bile değerlendirmeleri beni şaşırttı diyebilirim. Tahir’in vermek istediği barış mesajının toplumda karşılık bulması beni biraz daha huzura kavuşturdu. İnsanların gösterdikleri bu teveccühe layık olmak gerektiğine inanıyorum.

Yarın: ERENDİZ ATASÜ

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Hrant Dink