Kapat
A+ A-

Serpil Güvenç: Kadının kurtuluşu köklü bir düzen değişikliğinde

Halit Çelenk’in devrimci kızı Serpil Güvenç, “Emeğin iktidarda olduğu bir toplumun sorunlarımıza çözüm getireceğini unutmadan mücadele edeceğiz. Emeğin kurtuluşu gibi kadının kurtuluşunun da anahtarı köklü bir düzen değişikliğindedir” diyor.
Yayınlanma tarihi: 6 Mart 2019 Çarşamba, 22:36

[Haber görseli]

Güneşli bir Ankara günü, fuarda buluştuk Serpil Güvenç’le. Yanımızdan akan telaşlı kalabalığın, bir gün sosyalist toplum için heyecan duyacağı umudumuzu tazeledik. Halit Çelenk’in devrimci kızı, cezaevlerinde, devrimci mücadelede geçirdiği yılların ardından, yine sevinç ve dirençle gülümsüyordu bana. Giderek sesi kısılmaya çalışılan sosyalistlerin, her yeni duruma yönelik doğru ve yerinde tahliller yaptığına bir kez daha tanık oldum. Gericilikle kuşatılmış olduğumuz bugünlerde, boyun eğmeyen insanları görmek “güzel günler” için inancımı tazeledi. Bir sonrakinde dost sofrasında buluşmak için sözleşerek yaptık söyleşimizi.

10 kadın bakan vardı

Dilerseniz eleştirel bir okumayla başlayalım; sınıf mücadelesi bugün neden güçsüz?

Tarih boyunca sınıf mücadelesinin yükseldiği ve inişe geçtiği dönemler hep oldu. 20. yüzyılda yaşanan Ekim Devrimi bu yükselişin doruk noktası sayılabilir. Bu doruk noktasında, anayasa ve yasalar başta olmak üzere toplumsal yaşamda yapılan köklü iyileştirmelerle tüm emekçilerin yanı sıra kadının yaşamı da değişti. Server Tanilli devrimi gerçekleştiren Bolşeviklerin, emekçilerle birlikte kadının statüsünü de kökünden değiştirdiklerini, evlenme, boşanma, çocuk düşürme başta olmak üzere, kadınların haklarının “başka hiçbir ülkede görülmeyecek bir katkıyla” donandığını yazar. Tanilli, Batı’da feministler iktisadi, siyasal ve medeni haklarını elde etmek için tartışırlarken Ekim Devrimi’nin ertesinde, SSCB’de, kadınların birbiri arkasından tüm haklarını kazandıklarını da ekler. Kocanın kadınla isteği dışında cinsel ilişkiye girmesinin ceza yasasında suç sayıldığı, kürtajın serbest kaldığı, regl dönemlerinde kadının izin kullanabildiği, eşit işe eşit ücretin geldiği, işçilerin yılda bir ay istedikleri yerde parasız tatil yapma hakkına sahip olduğu, kadının ev içi yüklerinden kurtarılması için parasız halk yemekhaneleri, kreşler, yuvalar gibi ciddi adımların atıldığı, tekstil işçisi bir kadının kültür bakanı olduğu, dünyanın ilk kadın büyükelçisine ve ilk kadın kozmonotuna sahip olan ilk ülkedir SSCB. 1930’ların Avrupasının kadın yargıç, avukat, profesör, sanatçı, bilim insanı ve parti yöneticileri açısından da en zengin ülkesidir. 1949’da SSCB’de 10 kadın bakan görev yapmakta, orkestraların yanında uzay istasyonlarını da kadınlar yönetebilmektedir.

Kadın hareketlerinin günümüzde süregelen taleplerinin çok ötesine geçmiş olan bu kazanımlar maalesef görmezden geliniyor. Bu bağlamda Korkut Hoca’nın reel sosyalizmlerin kıymetini bilmemiz ve hatırlamamız yolundaki uyarısı çok yerindedir.

Canlanma dönemindeyiz

Sonrası için ‘geri çekiliş’ ya da ‘ricat’ diyebilir miyiz?

1960’lar dünyasında da sınıf mücadelesinin yükseldiği bir dönem yaşandı. Sosyalist sistemin ve ulusal Kurtuluş Savaşı vermiş ülkeler blokunun varlığı, birçok ülkede emekçilerin insan onuruna yakışan, hakça bir düzen talebiyle ayaklanmaları sermaye sınıfını korkuttu. ABD emperyalizmi kamucu ya da sosyalizm yolunda ilerleyen ülke rejimlerini askeri darbelerle devirdi, bununla yetinmedi; elbette başka nedenleri de olan sosyal refah devleti gibi ödünler de verdi. Bu bağlamda özellikle metropol ülkelerde tüm emekçiler gibi kadının çalışma yaşamında da bazı iyileştirmeler gündeme geldi.

SSCB’nin dağılması ve yeni liberal düzenle birlikte ödünler hızla geri alındı ve sınıf mücadelesi düşüşe geçti. Ne ki, 2000’lerde yeryüzünün her bir metrekaresinde, Fransa’dan Hindistan’a, ABD’den Haiti’ye kadar emekçiler seslerini yükseltiyorlar. Aslında sosyalizmin ayak sesleridir duyduklarımız. Yeni bir canlanma dönemi yaşadığımızı düşünüyorum. Bu olağan bir durum çünkü tarih sınıf mücadeleleri tarihidir ve büyük insanlık son sömürü düzeninden kurtulmayı başarıncaya, gülün gülle tartılacağı günü kazanıncaya dek savaş sürecektir.

Devrimci hareketin içinde kadının konumu dünden bugüne nasıl seyretti peki?

Rosa Luxemburg’un deyişiyle hep vardılar, varlar ve var olacaklar. Geçmişten günümüze ilerici, devrimci hareketlerde ve devrimlerde ön saflarda olduklarını biliyoruz. Ne var ki, Engels’in ifadesiyle, sınıf öncesi toplumlardaki analık hukukunun yıkılışıyla en büyük tarihsel yenilgiyi yaşayan kadının sınıflı toplumda halen süregelen ikincil konumu, bu katkıların görünürlüğünü gölgeliyor. Bu olgu bir bakıma devrimci hareket için de geçerli. Kadınlar bir yere gelebilmek için erkeklerden çok daha fazla çabalamak, emek vermek zorunda kalıyorlar.

Emekçi kimlik göz ardı ediliyor

Liberaller ve İslamcılar arasındaki ilişkiyi nasıl yorumlarsınız? Özellikle başörtüsü üzerinden süren tartışmalarda yaratılan iklimi de göz önüne alarak, nasıl değerlendirme yaparsınız?

Aslında başörtüsü sorunu değil, türban sorunu olduğunu ve türbanın da siyasal bir simge olduğunu düşünenlerdenim. AKP iktidarında neredeyse kundaktaki çocuğa kadar indirilen türban kadınların özgür düşünmesinin önünde bir engel oluşturuyor. Bunun yaşanmadığı tek alan emek mücadelesi... Grev ve direnişlerde türbanlı kadınlar türbansız hemcinsleri ve erkek emekçilerle omuz omuza mücadele veriyorlar, evde, mahallede yaşayamadıkları özgürlüğün tadına varıyor, kendilerini geliştiriyor, onun da ötesinde erkeklerin kadına ilişkin birçok önyargısını da ortadan kaldırmayı beceriyorlar. Tekel direnişinde iki kadın emekçinin “kadının yeri evidir; neden evinizde değilsiniz?” diyen arkadaşlarını ikna ettiklerine ve sonunda erkek işçinin özür dilediğine bizzat tanığım. Örnekler çoğaltılabilir.

Düzen değişikliği gerek

Kimi zaman kadın hareketi sözcüleri devrimcilere sert eleştirilerde bulundular. Kadın hareketi ve sosyalizm ilişkisi nasıl yeniden inşa edilmeli?

Sözünü ettiğiniz eleştiriler ve bunlara verilen yanıtlar uzun bir yazı konusu ama şunu söyleyebilirim. Bize 8 Mart’ı armağan eden Clara Zetkin başta olmak üzere sosyalist kadınlar ve bilimsel sosyalizmin düşünür ve eylemcileri, kadının ikincil konumunun ve bir emekçi olarak çektiği sıkıntıların toplumsal yapıdan kaynaklandığını ve bu nedenle çözümlerinin ortak olduğunu belirttiler. Farklı bir ifadeyle, emeğin kurtuluşu gibi kadının kurtuluşunun da anahtarı köklü bir düzen değişikliğindedir. Ekim Devrimi bunun kanıtıdır.

Yeni liberal düzende emekçilerin sınıflar üzerinden değil ama etnik, cinsel, vb. kimlikler üzerinden tanımlanmaya başlamasıyla - erkek gibi - kadının da emekçi kimliği göz ardı ediliyor. Özce söylersek, kadını ezen, baskılayan tüm sorunlara karşı mücadele edeceğiz. Ama emek eksenli bakışımızı kaybetmeden, emeğin iktidarda olduğu bir toplumun sorunlarımıza temelden bir çözüm getireceğini unutmadan. Kadın Emeği Platformu’nun “aileye köle, sermayeye kul olmayacağız” haykırışı başka türlü yaşama geçirilebilir mi?

Kadının da sınıfı var

Kürt siyasal hareketinde ‘kadın’lar önde görünse de, genel anlamda düzen siyaseti içinde eriyor bu çaba da! Benzer durum cumhuriyetçi görünen CHP için de farklı biçimde söz konusu. Piyasa düzeni ve kadın sorunsalı desem, kapitalizme köklü itiraz olmadan “kadın” sorunu aşılabilir mi?

Kürt siyasal hareketinde yer alan kadınların öne çıkışlarının mücadele içinden gelmeleriyle doğrudan ilişkili olduğunu sanıyorum. Diğer saptamanıza da yürekten katılıyorum. Kapitalizme köklü bir itiraz olmadan emeğin kurtuluşu sağlanamayacağı gibi “kadın”ın da kurtuluşu gerçekleşemez. Kadın cinayetlerinin en az yarısı kadar kadın iş cinayeti yaşanıyor ülkemizde. Kadınların da sınıfı var.

Bir yanda, Novamed, Flormar, Desa’da, Paşabahçe’de, TEKEL’de mücadele veren, işini kaybeden, kadın katliamlarında, iş cinayetlerinde yaşamını yitiren, sakatlanan, aç çocuğunu doyurmak için kocasının işyeri tayını olan yumurtayı bekleyen emekçi kadınlar, Denizlerin Erdalların anaları, Cumartesi, Roboski anaları, Haziran Direnişinde yitirdiğimiz çocuklarımızın anaları... Ve elbette bu düzenin değişmesi için savaşmış olan Zehra Kosovalar, Suat Dervişler, Sabiha Serteller, Behice Boranlar, Rosa Luxemburglar.

Diğer yanda ise, Irak’ın ABD işgali sonrasında yüz binlerce çocuğun öldüğünü söyleyen TV sunucusuna “Ama değdi” yanıtını veren ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Madeleine Albright, Kaddafi’nin bir İŞİD’li tarafından makatına bıçak sokularak öldürülme sahnesini “geldik, gördük, öldü” diyerek kahkahayla izleyen Hillary Clinton, başbakanlığı sırasında insan hakkı ihlallerinin, fail-i meçhullerin tavan yaptığı Tansu Çiller, İngiliz emekçilerini açlığa mahkûm eden Margaret Thatcher, büyük tekellerin “kadın” patronları.

“Yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraber” olacağımız bir dünyayı bizim sınıfımızdan kadınlarla kuracağız.

Behice Boran’ı yaratan koşullar neydi de, bugün, bu türden öncü, devrimci kadınlara rastlayamıyoruz?

Üniversite hocalığı, yazarlık, teorisyenlik ve siyasi mücadeleyi kişiliğinde birleştirmeyi başarmış, TBMM’de 15 milletvekili ile temsil edilen legal ilk emekçi partisi TİP’in genel başkanlığına dek yükselmiş bir değerimiz olan Behice Boran bence Cumhuriyet devrimlerinin ve ülkenin sosyalist birikimin ürünüdür.

Sonsuza dek sürmüyor

Gerici iktidar sonlanmayacakmış gibi bir algı/duygu egemen toplumda, ne söylersiniz geleceğe yönelik?

Günlük güneşlik günlerde yaşamıyoruz. 12 Eylül’den milim farkı olmayan bir dinci faşizmin ülkenin her yanını bir örümcek ağı gibi sardığı, karanlık bir dönemden geçiyoruz. AKP’ye benzeyerek ya da onunla uzlaşmaya çalışarak bu yıkımı durdurmak mümkün görünmemekte. Emek eksenli bir program çerçevesinde yapılacak eylem birliktelikleri olumlu birer ilk adım olabilir. Türkiye’de gericiliğin bu denli şahlanmasında dünya koşullarının da etkili olduğu görülüyor. Sağ, birçok ülkede iktidarda. Ama karanlık karşıtını doğuruyor ve Fikret’in belirttiği gibi geceler sonsuza dek sürmüyor. Neden umutsuz olalım ki?

Anaların acısını paylaşın

Zindanlar yine dolu, çok ağır öyküler geliyor, nasıl değerlendirirsiniz cezaevlerini ve elbette kadınları?

Cezaevlerindeki koşulların, tüm zamanlarda ve en çok da 12 Mart ve 12 Eylül askeri cunta dönemlerinde tüm tutuklu ve hükümlüler için, özellikle kadınlar için çok zor olduğunu biliyoruz. İşkencede, sorguda ve cezaevinde çocuk düşürenler, sevgiye yenilmemek için evladını görmemeyi seçenler, öldürülen çocuğunun yasını cezaevinde tutmak zorunda bırakılanlar, çocuğunu koynundan çıkarmayan idam mahkûmları, evlatlarına öyküler yazan, oyuncaklar diken, bebeklerinin yastıklarını öperek özlem gidermeye çabalayanlar... Cezaevlerindeki çocuklarına sarılamayan “dışarıdaki” tutuklu analar... Gülten Akın “42. Gün” de, Reha İsvan “Ne Söylersem Bir Eksik”te, Sevgi Soysal “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”nda bu acıları betimlerler.

Bugün cezaevleri yine kadın ve çocuklarla dolu. Yarısına yakını 0-2 yaş aralığında bine yakın çocuk en temel gereksinimlerinden yoksun olarak analarıyla “ceza” çekiyor. Gökyüzünü, toprağı, bitkiyi, hayvanı göremeden büyümek zorunda kalan bu çocukların çektikleri zulümdür. “Uçurtmayı Vurmasınlar”ın Barış’ının ismi değişti, Miraz oldu, Arin oldu. Ne hukukla ne yasayla açıklanamayacak bu insanlık dışı koşullar 12 Eylül’ü aratmamakta.

Anaların acılarını paylaşmalı, seslerine ses olmalıyız. Anaların cezaevlerinde olmamaları için her türlü girişime de omuz vermeliyiz. Her şeyin ötesinde, cezaevlerinin olmadığı bir toplum düzeni özlemini diri tutmalıyız. 1279535,1274880,1277712

Yarın: Arzu Çerkezoğlu

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Server Tanilli, Tansu Çiller