‘10 seneye benim gibi işçi olacak bu da’

Çocuk işçi çalıştırmak yasak, bunun için bir kampanya da sürüyor. Fakat kesilen ceza var mı bilen yok. Çalışmayan çocukların ne yapacağı ise karışık.
Yayınlanma tarihi: 21 Ağustos 2015 Cuma, 06:17

Ne zaman “büyüklerle” bir kilime çöküp konuşmaya başlasak etrafımızı çocuklar sarıyor. Mevsimlik gezici tarım işçilerinin kamplarına dışarıdan gelen herkes, çocuklar için başka bir gezegenden gibi. Garipsediklerinden, yabancıladıklarından değil, bilakis yılın misal altı ayını Türkiye haritasını arşınlayarak, ailelerinin geçimi için çok yer gezerek ama kendi gezegenlerine mahkûm yaşadıklarından, abartılı bir coşkuyla yaklaşıyorlar ziyaretçilere. İyice küçükler “Hocam, hocam” diye dönüyor etrafınızda, bir fotoğraf karesine daha girebilmek için “Beni de çek”lerin arkası gelmiyor. Az büyümüş kızlar yanaşıp başka ihtimalin bulunmayacağından emin “Evli misin, nişanlı mısın” diye soruyor kikirdeşerek. Genç erkekler ağızlarından en zor laf sökülenleri...

Çocuk işçilerin hayatları (Foto Galeri)

O çöktüğümüz kilimde fındık bahçesinden yeni dönen Kürt bir işçi etrafımızdaki çocukları gösteriyor. Daha yeni adım atanı var; kimi çıplak, üstü giyinik olan günlerin pasağıyla, kokusuyla geziyor. “Bak abla şunlara. Ben de böyleydim” diyor, “Onlar da benim gibi büyüyecek. Al, 10 seneye benim gibi işçi olacak bu da. Başka şansı yok.”

İlk örnek Osmanlı’da

2004’ten beri kalkınma, yoksulluk ve uzantısı olan mevzular kapsamında çalışan Kalkınma Atölyesi, Türkiye’de mevsimlik gezici işçilerle ilgili mühim çalışmalar yapan bir sivil toplum kuruluşu. Sadece Batı Karadeniz’e odaklansa da Fındık Hasadının Oyuncuları başlıklı araştırmaları, fındık meselesine etraflıca bir yaklaşım sunuyor. Gezici tarım işçiliği tam şu zaman başladı demek zor, ama bu araştırmada 1830’lara uzanan referansla Kavalalı İbrahim Paşa’nın Çukurova’da çalıştırılmak üzere Sudan’dan getirdiği işçiler anılıyor. “Amele”, “ırgat”, “gündelikçi” yakın tanımlar gibi görünse de, geziciliğiyle ve geçiciliğiyle ayrılan mevsimlik gezici işçiliği asıl var eden zeminse 1980, hatta aslen 1990 sonrası ekonomik, politik ve toplumsal bir kesişim.

İlginç bir nokta da iktisadi olarak “marjinal” diye tanımlanan bu faaliyetin işçi aileleri açısından kalıcı hale gelmesi, sabit bir işe dönmesi. Mevsimlik işçilerin çoğunun köyden geldiğini düşünebilirsiniz. Hayır, Hayata Destek Derneği’nin raporuna göre yüzde 80’i kent, ilçe merkezlerinde yaşıyor. Lakin ekseriyetle bunun evvelinde de köylerinden, asıl derin yoksulluğu yaşayacakları kente göç hikâyesi var. Yani şehirlerde bir türlü sonu gelmeyen borç döngüsü ve yoksulluk sürdükçe, evet sohbet ettiğimiz o işçinin gösterdiği çocuklar da babaları, anneleri gibi mevsimlik işçi olacak gibi.

Kesilen ceza yok gibi

Ordu’da, Giresun’da ana caddelerde çocuk işçi çalıştırılmamasına yönelik dev billboardlar görüyorsunuz. Mevsimlik işçilikte çocuk emeği kolayca taraf belirleyeceğiniz ama karmaşık bir mevzu. Sadece yetişkinlerin yevmiyesiyle geçimini sağlayamayan yoksul aileler, bahçelerde, tarlalarda –zamanında kendileri yaptıkları gibiçocuklarını çalıştırmayı tuhaf karşılamıyor. Hatta hane nüfusu başka türlü doymadığından mecburlar. Çocuk denilen canlıya, kentli, orta sınıf algısından farklı yaklaşmak için gerekçeleri mevcut.

Diğer yandan çocuk çalıştırmak yasak. Hatta Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) tazyikiyle Türkiye, mevsimlik tarımdaki çocuk işçiliğini en kötü üç çocuk işçiliği biçiminden biri olarak belirleyerek, 2015’e kadar ortadan kaldırmayı taahhüt etmişti. Şehirleri donatan billboardlar biraz da bu yüzden. Oralarda duyurulduğu gibi bu maksatla kesilen bir tane ceza var mı diye sorarsanız, işin içinde olanlar duymadıklarını söylüyorlar. Görünür bir hassasiyet söz konusu olsa da, sorunca bahçelerde “18 yaşındayım” diyen belli ki daha küçük çocuklara rastlayabiliyorsunuz. Hatta çocuk kime denir o bile net değil. 14 altı mı, 18 altı mı?

Mevzu karışık, çünkü fındık toplamasa da küçük kardeşlerine bakmak, çadırın temizliğini üstlenmek, yemek yapmak da misal dokuz yaşındaki bir kız çocuğu için büyük yük. Mevzu karışık, ailelerin ekonomik çaresizliğine deva olmadan, doğum kontrolü konuşmadan, çalıştırılmayan o çocuklar için geliştirici eğitim imkânları, sosyal aktiviteler kurgulamadan sadece “çocuklar çalışmasın” demek ayağı yere basmayan bir dilek.

Velhasıl tamam çalışmasınlar, çocukların yediği çikolataya çocuk emeği bulaşmasın ama bu aileler, bu çocuklarıyla ne yapsın? Dört mevsimin ekonomi politiğini hesaba katmadan mevsimlik gezici işçileri anlamak çok zor işte...

Çocuk oyuncağı değil

Aileleriyle bahçelerde kalan çocuklar oranın koşullarına uyum sağlıyor haliyle. Ama mülki idarenin yer gösterdiği toplanma alanlarında çocuklara mahsus faaliyetler olabiliyor. Türkçe öğretmeni Fatih İstekli, ILO, Milli Eğitim ve Çalışma Bakanlığı’nın ortak çalışması olarak eğitim çadırında ders veren dokuz öğretmenden biri. Okula gidenler nisan, mayıs gibi yola döküldüğünden geri kaldıkları dersleri tamamlamayı amaçlıyorlar. Ordu’da, Sakarya’da, diğer kamplarda da böyle okul-çadırlar mevcut. Bir önemli faaliyet de sonbaharda örneğin Adıyaman’a, Urfa’ya gidip velilerle görüşmeler yapmak. Devamsızlık önemli sorun. Birçok öğretmen, özellikle de kız çocuklarının bir kez sınıfta kaldı mı okulla bağının kopabileceğini bildiğinden idare etme yöntemleri icat etmiş. Fakat Ordu’daki kampta tanıştığımız Abdullah Avcı, kızının 18 gün için sınıfta kaldığından yakınıyordu. Sonra üniversite deyince gözleri parlayan kızıyla da tanıştık. O inat edenlerdendi.

Hayata Destek Derneği’nin de sayıları Türkiye çapında bir milyonu bulan çocuk işçilere yönelik faaliyetleri var. Raporlamanın yanı sıra, başlattıkları imza kampanyası bu konuda Meclis’te bir araştırma komisyonunun kurulmasına da önayak olmuştu. Bu komisyon raporu da konuyla ilgili önemli bir kaynak zaten.

Derneğin 2013’ten beri süren, “Bu iş çocuk oyuncağı değil” projesine Fatsa’daki kampta denk geldik. Çocukları bir yere toplayıp oturtmak bile büyük gayret gerektiriyormuş, gördük. İki nokta dikkat çekiciydi. Oyuna, eğlenceye, hususi ilgiye uzak olmalarından kaynaklanan o aşırı coşkuları... İkincisi de normalleştirdikleri şiddet. Üç yaşında var yok çocuklar, saç saça birbirine girmiş. Görseniz bayağı birbirlerini öldürmek istiyorlar. Ya da çoğu taş atarak, diğerine sopayla girişerek “iletişim” kuruyor.

1. Bölüm: ‘Fakirlik sinir hastası yapar mı? Beni yaptı’

2. Bölüm: "Anadilim Kürtçe, ne yapayım?"

3. Bölüm: 'Benim fındığım var onların yok, o kadar'

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Abdullah Avcı