A+ A-

Ramazanla ilgili faydalı bilgiler: Hilafet ve millet

Türkiye, halifeliği İslâm’la ilgili bir müessese olduğu için kaldırmadı. Türkiye, halifeliği çağa uygun bir müessese olmadığı için kaldırdı.
Yayınlanma tarihi: 15 Temmuz 2015 Çarşamba, 23:53

“Zat-ı âliniz ulemâ-ı dindensiniz. Halifenin reis-i devlet demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan teb’anın bana isâl ettiğiniz arzu ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim? Beni halife yapmak isteyenler, emirlerimi infaza muktedir midirler? Binâenaleyh mevzuu, medlûlü olmayan mevhum bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?”

3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılması sonrasında, daha önce Kızılay adına Hindistan’da bulunmuş Rasih Efendi’nin yurda döner dönmez telaşla kendisiyle yaptığı görüşmede Mustafa Kemal Paşa ona bu sözleri sarf etmiştir. Rasih Efendi, İslâm ülkeleri temsilcilerinin onu halife görmek istedikleri şeklinde bir bilgiyi kendisine aktarır. Mustafa Kemal’in verdiği karşılık, hem halifeliğin kendi şahsında temsil bulması hususunda kafa yorduğunu, hem de bununla bağlantılı olarak konuyu son derece akılcı ve gerçekçi bir analiz süzgecinden geçirdiğini düşündürür mahiyettedir.

Türkiye, halifeliği İslâm’la ilgili bir müessese olduğu için kaldırmadı. Türkiye, halifeliği çağa uygun bir müessese olmadığı için kaldırdı.

Dünkü değerlendirmemizde de vurgulandığı üzere hilafet, tarihsel süreçte ittihattan çok ihtilaf üreten bir konum ve kurum olarak karşımızdadır. O, ancak iktidarını İslâm coğrafyasında geniş bir zemin üzerinde etkince tesis etmiş bir siyasi güç var olduğu noktada bu güçten yana (dolayısıyla geçici) bir ittihat sembolü olarak karşımıza çıkar.

Daha çok karşılaşılan ise bir iktidar boşluğu ve siyasal parçalanmışlığın zemine hâkim olduğu zamanlarda halifeliğin, kendisi üzerinden ihtilafların dışa vurulduğu bir kaynak olmasıdır.

Türkiye’de önce saltanat kaldırılıp, sonra cumhuriyet ilan edilip bunun akabinde alınan hilafeti “ilga” kararı, bir siyasal parçalanmışlık halinin tüm dünyada artık geri dönülmez şekilde “millet”ler (ulus-devletler) olarak evrensel norm haline geldiği noktada ortaya çıkar. Söz konusu olan, böylesi “dönüşmüş” bir dünyanın parçası olmaktan kaçamayan “Dar-ül İslâm” bünyesinde de bu kuruma, makama ve simgeye yer olmadığını örnekleyen bir gelişmedir.

Atatürk’ün yukarıdaki sözleri de bu gelişmeyi yansıtır. Türk etnisitesi temelinde şekillenen bir ulusçuluk ideolojisi ile ulus-aşırı bir Panislamizm’i şifreleyen halifelik uyuşmamaktaydı. Çağın zorladığı modern ulus-devlet projesi, “Din-i İslâm”ın da ulusal sınırlarla “iktifa eder” (yetinir) hale getirilmesini gerektiriyordu.

Bu yapılmıştır. Kur’an’ın Türkçe çevirisinden, ezanın Türkçe okunmasına kadar söz konusu girişimler, Avrupa’da Protestan Reformizmi ile ortaya çıkana benzer şekilde ulus-devlet sosyo-politik oluşumuyla uyarlı bir “ulusal din” var etme arayışlarının sonucudur. Halifeliğin kaldırılması da böyledir.

Zaten Türkiye, halifeliği kaldırdıktan sonra Ortadoğu-İslâm coğrafyasında kurumu ihya etme yolunda yapılanların traji-komik başarısızlığı da ortadadır. Bu başarısızlık, milliyetçilik ideolojisi, ulus-devlet arayışları ve kapitalist “Milletler Çağı”nın merkez güçlerini oluşturan Britanya ve Fransa’nın İslâm coğrafyasındaki manipülasyonlarıyla ilişkilenir. Halifelik, tutanın elinde kalmıştır. Britanya, Hicaz ve Mısır üzerinden, Fransa Fas Sultanı üzerinden kendi güdümlerinde halifelik arayışında rekabete girmişlerdir.

Bu süreçte olan, en çok Hint Müslümanları’na oldu. Onlar, Hindistan’ın Britanya’dan bağımsızlığını kazanma sürecinde, sonrasında ülkedeki Hindu çoğunluk tarafından kültürel-kimliksel “boğulma”dan kaçınma yolunda bir dış kimlik referansı olarak halifeliğe sığınmışlardı. İster TBMM, isterse Mustafa Kemal Paşa (ki onu, “İslâm’ın kılıcı” olarak tanımlamışlardır) uhdesinde halifeliğin devamı düşüncesi ve hayaline sarılıp bu yolda bir “Hint Hilafet Hareketi” organize ettiler.

Tabii Türkiye’deki “ilga” kararı, onları çok derinden yaraladı. Ama “Hint Hilafet Hareketi”nin olumlu bir sonucu, daha sonra İslâm kimliği temelinde bir ulus-devlet olarak ortaya çıkacak Pakistan’ın ilk tohumlarının da bu süreçte atılmış olmasıdır.

Sonuçta hilafetin hakkından (eskilerin deyişiyle) “kavmiyetçilik” gelmiştir denilebilir. Kavmiyetçilik, bir “siyasallaşmış etni” olarak ulus-devlet(ler) in ana yakıtıdır ve başka aidiyetlere yer bırakmayacak şekilde 19 ve 20’nci yüzyıllarda tüm dünyaya hâkim olmuştur.

Tam da bu yüzden, Hint Hilafet Hareketi’nin öncü isimlerinden Muhammed Ali, Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasının ardından uğradığı büyük şaşkınlık, hayal kırıklığı ve çaresizlik içinde şu sözleri sarf etmiştir:

“Allah, insanı yarattı. Şeytan da ‘ulus’u...”

Comment disclaimer