Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-
Melis Alphan

Türk adaleti ‘intihar’ diye geçiştirdi

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Geçtiğimiz ay Ankara’da bir plazanın 20’nci katından düşerek yaşamını yitiren Şule Çet’in katil zanlısı 3’üncü kez gözaltına alındıktan sonra tutuklanmıştı.
Olay basına yansıyıp infial yaratmasaydı adam çok büyük ihtimalle tutuklanmayacak, ‘intihar’ denilerek dosya kapatılacaktı.
Malum, ülkemizde konu kadın cinayetleri olduğunda adalet, ancak basına yansıyıp da kamuoyunun oluştuğu vakalarda işletilebiliyor.
Size iki yıl öncesinden bir olay anlatacağım.
Olay basına yansımadığında adalete nasıl erişilemediğini, yargının görevini nasıl yapmadığını görün diye.
2016 yılının ocak ayında 26 yaşındaki Özlem, üçüncü kattaki evinin balkonundan düştüğü için gece saat 1:30’da hastaneye kaldırıldı ve aynı günün sabahında hayatını kaybetti.
Olaydan 11 ay sonra, savcılık kadının intihar ettiğini iddia ederek ‘kovuşturmaya yer olmadığına’ karar verdi ve dosyayı kapattı.
Özlem’in kardeşi ile Antalya Barosu Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu, ayrı ayrı bu karara itiraz ettiler. Sulh Ceza Hâkimliği itirazı reddetti. Bu ret kararı üzerine gidilen Anayasa Mahkemesi (AYM) de başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdi.
Oysa savcılık tüm delilleri toplamamış, mevcut delilleri de usulüne uygun değerlendirmemişti. Yine de dosya kapsamında kamu davası açmaya yeterli şüphe mevcuttu. Zira, yaşama hakkı söz konusu olduğunda bile dosyaların ‘yargılama’ aşaması olmaksızın kapatılması, hukuku ve kamu vicdanını zedeliyor. Ama dava açılmadı.
Olayın hemen ardından, Özlem’in olay sırasında evde olan erkek arkadaşı Ali ile Ali’nin kuzeninin ifadeleri alınmış, her ikisi de Özlem ile Ali arasında bir tartışma yaşandığını ama olay anını görmediklerini beyan etmişlerdi.
 
‘Kadın sürekli şiddet gördü’
Özlem’in kardeşi, savcılığa dilekçe verip olayın ‘intihar değil, cinayet’ olabileceğini beyan etti. Bu dilekçeden sonra, Ali ile kuzeninin olayın öncesinde evden ayrıldıklarını söylediği üç misafirin de ifadesi alındı. Fakat Ali ile kuzeninin beyanlarının tam tersine bu üç kişi, olayın onlar evden çıkarken gerçekleştiğini ve Özlem’in intihar ettiği anı gördüklerini söylediler. Ali ve kuzeninin ifadesiyle bu üç misafirin ifadesi çelişiyordu. Bu 3 kişiden biri olaydan sonra başka bir suçtan cezaevine girmiş ve ifadesi cezaevinde alınmıştı.
Tanıklık eden üst komşu ise ifadesinde şöyle demişti: “Taşındıkları andan itibaren evde ikamet eden erkeğin kadını darp edip küfrettiğini, yüksek sesle ‘Öldürürüm, keserim’ diye tehdit ettiğini duydum. Kadın sürekli olarak şiddet gördü.”
Otopsi raporunda, kadının tırnak altında en az birisi bir erkeğe ait, birden fazla kişiye ait olabilecek karışık DNA bulgusu tespit edildi. İnsanın tırnak altında başka birisinin DNA’sının bulunabilmesi için olağandışı bir temas olması lazım. Buna rağmen savcılık, Özlem’in tırnak altında tespit edilen DNA bulgusu ile evdeki 5 kişinin DNA profilinin karşılaştırılmasını talep etmedi.
Kolluk tarafından evin krokisi bile çizilmedi.
Olay Yeri İnceleme görevlileri evin içinin, balkonun ve zeminin fotoğraflarını çekip CD içinde dosyaya koysalar da, dosyada bu fotoğrafların çıktısı yok. Kolluk tarafından düzenlenen tutanakta ise “Evde normal dışı boğuşmaya rastlanmamıştır” deniliyor.
Hem polis tutanağında hem de evin içinin fotoğraflarında, evde boğuşma olduğunu düşündüren olağandışı dağınıklığa rağmen, olay anından itibaren kolluk tarafından alınan bütün ifadeler ‘intihar’ olay adı ile alındı.
Kadının yere düştüğü andaki baş-ayak yönü hiç araştırılmadı. Olay sırasında yağmur yağdığı için fotoğraflardaki kuru alan, kadının balkonun uzun kenarına paralel bir şekilde yere düştüğünü düşündürüyor. Bunun, kendisini aşağıya atan bir kişinin düşme şekliyle uyumlu olup olmadığına dair uzman bilirkişi görüşü alınmadı. Savcılık, Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi’nden, düşmenin orijinin tespiti için rapor istemedi.
Tanıkların çelişkili ifadesine şüpheyle yaklaşmayan, intihar olduğu iddia edilen olayda fotoğrafların ve tanık ifadelerinin cinayet ihtimalini gözetmeyi zorunlu kılmasına rağmen, bunu görmezden gelen bir savcılıkla karşı karşıyayız.
Zaten savcı olaya cinayet şüphesiyle değil de intiharmış gibi yaklaşırsa delil de toplayamaz. Önemsemez. Halbuki olaya cinayetmiş gibi yaklaşsa her şeyden şüphe duyar, titiz çalışır, delilleri toplar. Ve işte ancak o zaman olay intihar mı, yoksa cinayet mi, ortaya çıkar.
AYM ne yaptı dersiniz? “Etkin soruşturma yapılmış, otopsi raporu alınmış, tanıklar dinlenmiş” diyerek konuyu kapattı.
İç hukuk yolları tükenince de dosya AİHM’ye taşındı.
Kadınlar öldürüldüğünde ya da şiddete maruz kaldığında karşımıza çıkan adli pasiflik yüzünden daha kaç can yanacak, kim bilir.