Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Ölenle bir kez olsun siz de ölseniz...

17 Ağustos 2018 Cuma

Siz elinizdeki telefonlardan anbean dolar kurunu izlerken...
Siz telefonları çekiçlerle kırıp Amerikan mallarını protesto edenlere gülerken...
Siz Türk paranızı dolara çeviremediğiniz anların yasını tutarken...
Siz eriyip duran gelirinizin hesabını yaparken...
Siz yaşanan bu ekonomik çöküşün suçunu, şunda, bunda, onda ararken...
Siz bu ülke nasıl düze çıkar diye ateşli tartışmalar yaparken...
Siz başınıza geleni anlamak için gazeteleri didik didik okurken...
Siz gözlerinizi televizyona dikmiş ekonomi yorumlarına kulak kesilmişken...
Siz Ayşe teyzenin dolarla bir işi olup olmadığını düşünürken...
Siz batan gemi üzerine espriler yaparken...
Siz doların 10 liraya çıkıp çıkmayacağını anlamaya çalışırken...
Siz ağır vergiler getirilen ambargolu mallar listesine göz atarken...
Siz başınıza ne geldiğini ve daha da ne geleceğini hesaplarken...
Siz yanından geçtiğiniz her döviz bürosunun ışıklı tablosuna defalarca göz atmayı refleks haline getirmişken...
Manisa’da bir hastanenin bahçesinde genç bir adam...
Bir yıldır üzerinde yaşadığı tahta banka sırt üstü uzandı.
Gökyüzünde ay karanlığı. O karanlığa derin derin baktı. Ve gözlerini hayata kapattı.
Dolar o an bir miktar ya yükselmiş ya da inmişti.
Politikacılar o an bir kükremiş bir sinmişti.
O genç adam nicedir hasta haliyle sokaklara düşmüştü.
Siz daha onun fotoğraflarını haberlerde görmemiştiniz.
Deri kanseri olduğunu, tedavi için hastane hastane gezdiğini, kalacak yeri olmadığını, bir yıldır Manisa’da tedavi gördüğü hastanenin bahçesinde bir bankta yaşadığını, karnını çevreden gelen yardımlarla doyurduğunu, akşamları başını valizine dayayıp uyuduğunu, o valizden kemoterapi ilaçlarının çalındığını ve o ilaçların yerine koyulamadığını anca ölünce öğrenecektiniz.
Hakkında çıkan haberlerde önce doktor olduğu yazacaktı. Sonra bunun doğru olmadığını duyacaktınız. Gerçek hikâyesi neydi hiç bilemeyecektiniz.
Elinizde sadece bankta bulunmuş bir ceset, ateşli ekonomi haberlerinin arasında iri gözlerle objektife bakan yorgun bir iskelet...
Fotoğrafı gözünüze bir an görülüp kaybolacaktı.
Siz okuduğunuz acıklı habere ve o gencecik insanın bölük pörçük hikâyesi olan trajik ölümüne derin bir iç çekecek, sonra yine gözünüzü dolara dikecektiniz.
Siz gözünüzü dolara dikmişken...
Hayat devam ediyordu.
Denizlerde botlar batıyordu. Kadınlar, erkekler ve çocuklar karanlık sularda hüsran içinde el ele boğuluyordu. Siz ertesi gün olanları haberlerde duyuyordunuz. Derin derin içler çekerek ve duyduklarınıza bir an üzülerek yine gözünüzü dolara dikiyordunuz.
Yerlerde dilenen çocukların, sesleri çatallı gözleri kör müzisyenlerin, bacakları kopmuş dilencilerin yanından hızlı hızlı adımlarla geçiyordunuz.
Oysa aynı göğün altında diğer insanlarla nasıl bir ortak hayat yaşadığınız önemlidir.
Çünkü ay karanlığında gözünüzü diktiğiniz yıldızlar nasıl aynıysa...
Başınıza gelenler ve gelecekler de aynıdır.
Siz de bir hastane bankında yaşayıp yaşayıp gencecik ölmektesinizdir.
Siz de o batan her botla tekrar ve tekrar karanlık sulara gömülmektesinizdir.
Sizin de sesiniz çatallıdır ve gözünüz kör olmaktadır, bacaklarınız mütemadiyen kopmaktadır.
Ve çocuklarınızın yolunda korkunç bir hayat pusuya yatmaktadır.
Siz elinizdeki telefonlardan anbean dolar kurunu izlerken...
Çok uzaklarda, dağlarda ve ormanlarda çıkan yangınlarda yok olan ağaçlar, hayvanlar, umutlar aslında elinizdeki telefonu da tutuşturmaktadır.
Kendi başınıza gelenlerle başkalarının başına gelenler arasında kurmadığınız her bağ...
Önce ayağınıza, nihayetinde de boynunuza dolanmaktadır.
...
A keşke bir kez olsun siz de ölüverseniz ölenle bir başınıza bir hastane bahçesinde!