Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Ölen ve Doğan Devletler

20 Kasım 2013 Çarşamba

Eskimeyen konulardandır; ulus devlete ne oldu, öldü mü, kaldı mı? Kimi zaman sanal bir devlette mi yaşıyoruz kanısına kapılır insan, ama kısa sürer bu yanılgı. Çünkü polisi, hapishaneyi, insanı çepeçevre saran ideolojiyi ve paranın egemenliğini keşfedersiniz. Sonra çarpıcı sorular gelir? “Kime lazım ki bu ulus devlet, kimin işine yarıyor, bireyin haklarını kısıtlayan sınırlandıran devlet yıkılıp gitmesin mi?” Hep de “haklı” noktalardan yapılan atışlarla sonunda “ulus devletin ölümü” bir kere daha ilan edilir. Ulus devletin ne zaman var olduğu, var olup olmadığı, varlığının ne kadar sürdüğü gibi konularda genel geçer şablonların dışına çıktığınızda ya da konuyu sınıflar meselesi ile bağlamaya çalıştığınızda ise “yine mi!” diye müstehzi bir edayla karşılaşacağınızdan hiç kuşkunuz olmasın.

***

Ulus devlet meselesi şimdilerde küresel efendilerin buyruğu ile tedavülden kaldırılmış olan “emperyalizm” kavramı olmaksızın anlaşılamaz. Orduların, silahların, her türden işgal, istila yöntemlerinin kullanıldığı zamanların yerini şimdi daha ince yöntemler, daha gelişmiş silahlar, daha güler yüzlü devlet sözcüleri almış olabilir; sonuç değişmeyecektir. Ulus devletler tıpkı eskiden olduğu gibi iki cins olmaya devam edeceklerdir: Egemen ulus devletler ve söz dinleyen ulus devletler.
Peki, söz dinlemeyenler? Bir iki cılız deneme dışında öyle bir alternatif yoktur.
Ulus devletlerin emperyalizmin egemenliğini pekiştirdiği bir dünyaya, bir coğrafyaya doğmaları, bunun sağladığı olanaklar içinde kendilerine sınırlı bir varlık alanı yaratmaları da mümkündür. Bu gibi durumlar önceden biçimlenebileceği gibi sonradan da gelişebilir; eskiden “mandacılık”, “himayecilik” gibi adlarla anılırlardı, şimdi daha fiyakalı isimler bulunabiliyor. Mangalda kül kalmasa da herkes gerçek durumun farkındadır aslında. Ama devlet katında zinhar “ulusların egemenliğine” söz söylemeyecek, gerçeği adıyla sanıyla anmayacaksınız. Liberaller ise size emperyalizmle iyi geçinmenin kaçınılmazlığını anlatırken ulus devletlerin zamanının geçtiğini, devletin küçüldüğünü söylemeyi ihmal etmeyecek ama aynı zamanda zorba devletle iyi ilişkileri sürdüreceklerdir.
Burada bir çelişki, bir paradoks aramayın; yoktur.

***

Ulus devlet meselesinde söylenecek bir iki söz daha var. Ulus devletin öldüğü tezinin yılmaz, yıkılmaz savunucuları, Batı’nın kendi arasında kurduğu birlikleri, federasyonları, ulus ötesi ilişkileri de allayıp pullayıp “ulus devletin ölümü” kapsamında sunarlar ki inanmak için insanın gerçekten aptal, hatta aptal ötesi olması gerekir. Oralarda ulus devletin içeride ve dışarıda bütün haşmetiyle hükmünü sürdürdüğü, Tanrısal “kahhar” öfkesini daha çok “yıkılası ulus devletlere” yönelttiği apaçık bir gerçektir.

***

Durup dururken nereden çıktı bu ulus devlet meselesi demeyin; insan aklı tuhaf çalışıyor; olmadık çağrışımlara kapılıveriyor. Şu Çin füzelerini düşünüyordum: Ulus devletimiz silah arsenalini bu füzelerle ne zaman zenginleştirecek, sırlarını da öğreneceğimiz teknolojiyi ne zaman kullanmaya başlayacağız diye gururla karışık tefekküre dalmıştım ki, liberal bir arkadaş kafama vurdu elindeki “Arap Baharı”yla perdahlanmış Sykes-Picot cetveliyle. “Unut bunları, ulus devlet çoktan öldü” dedi. “Ne zaman öldü” dedim, “yeni mi?” “Yok senin kalın kafan almıyor, çok oldu ama dün Kerry ile Davutoğlu bir kere daha söylediler duymadın mı?” “Hem sana ne oluyor” diye de çıkıştı liberal kardeşim, “sen evvel eski ‘devlet sönüp gidecek bir gün’ diye hayal kurmaz mısın?”
Kurarım.
“Devletin sönümlenmesi”, insanın gerçek özgürlüğüne kavuşması insanoğlunun en gerçekçi ütopyası, emperyalist devletin de, onunla bağımlılık ilişkisi içindeki şu ölü mü diri mi belirsiz ulus devletin de kaçınılmaz kaderidir.
Ve o kaderin tanrısı, şimdilik kendi gücünün farkında olmasa da üreten insanın ta kendisidir.

Tümü Güray Öz - Son yazıları

Sondan Bir Önceki 7 Eylül 2018 Cum
İdeolojinin Ekonomiyle Dansı 5 Eylül 2018 Çar
Gazetelere Döviz Darbesi 3 Eylül 2018 Pzt