Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-
Leyla Tavşanoğlu

"Çağdaşlık dışında alternatif olamaz"

21 Eylül 2008 Pazar

Pınar Eczacıbaşı, ünlü İzmirli eczacı Hasan Ferit Eczacıbaşının altı oğlunun ikincisi Vedat Eczacıbaşının iki kızından küçüğü. Önce ABDde kimya okuduktan sonra finans sektöründe karar kılmış. Atak, girişimci bir iş insanı. 2007 seçimlerinde DPden milletvekilliğine adaylığını koyuyor. Ama bu deneyimi hüsranla sona eriyor. Genç Yönetici ve İşadamları Derneğinin (GYİAD) başkanı. Onunla kapıya dayanan küresel ekonomik ve finansal krizde Türkiyenin yara alıp almayacağını konuşuyoruz. Bu kadar kırılgan bir ekonominiz varsa her şeyden etkilenirsinizdiyor. Bugünkü siyasi iradenin topluma laiklik, çağdaşlık, AB projesi konularında hiç güven vermediğini söylüyor. Eksik eğitimli bir toplum oluşumuzdan yakınıyor. Gençlere iş güvencesi konusunda hiç kimsenin parmağını kıpırdatmamasını eleştiriyor. Bir de ANAP-DYP birleşmesi çalışmalarından sonuç çıkmamasıyla ilgili olarak da, Bunun cevabını Sayın Erkan Mumcu ve Sayın Mehmet Ağar vermeli. Tarih bunları bir gün yazacakdiyor.

- Siz eğitimini almış olduğunuz halde neden ailenin geleneksel mesleği kimya sektöründe kalmadınız da finans sektörünü tercih ettiniz?

P.E. - Ben lisedeyken fen bölümündeydim. Hep de kimya mı ekonomi mi okuyayım diye düşünürdüm. Kimyayı okumayı sevdim ama kimyager olarak çalışmayı sevmedim doğrusu. Kimyada kalsaydım grupta bir yönetici pozisyonuna geçerdim diye düşünüyorum. Ama kimyager olarak laboratuvarda çalışmayı sevmedim.

- Türkiyenin finans sektörünün büyük bir kısmı artık yabancı sermayenin elinde. Siz finans sektöründe çalışan bir kişi olarak küresel ortamda bu durumun herhangi bir ülke için avantajları ve dezavantajlarını nasıl görüyorsunuz?

- Dediğiniz gibi bunun hem avantajları hem dezavantajları var. Türkiyeden örnek verecek olursak, Türk bankacılık sistemi denetlemenin yapıldığı, çok daha şeffaf bilançoların olduğu, artısını eksisini çok daha rahat görebildiğiniz bir sektör. Dolayısıyla finans sektörünün yurtdışına açılımı çok daha kolay oldu.

Size Türkiyede bu akımın neden finans sektöründen başladığını anlatayım. Ne yazık ki bankacılık Türkiyede siyasete kurban gitmiştir. Benim bankacılık sektörüne girdiğim 1986da 10 milyon dolarlık küçük bankalar ortaya çıkmıştı. 10 milyon dolar sermayeli banka şaka gibidir. Böyle sermayeli bankaların hiçbiri ayakta duramaz.

Bunun sonucunda bankacılık sektörü büyük grupların kendilerini finanse ettikleri bir sektör haline geldi. Bu da çok yanlıştı. Ben hem 1994 hem de 2001de bankacılık sektörünün içindeydim. O süreçler çok acılı geçti. Sonunda sektör iskambil kâğıdı gibi yerle bir oldu. Bugün beş-altı büyük banka dışında da banka kalmadı ki bence iyi oldu. Bu taraftan baktığınız zaman bankacılık sektörünün rayına oturduğunu söyleyebilirsiniz. Ben yine de Türkiyenin sermaye ihtiyacı olduğundan yola çıkarak yabancı finans sektörünün Türk bankacılık sektörüne girmesini sermaye ve bilgi birikimi konusunda olumlu olarak görüyorum.

- Kimileri, Türk bankacılık sektörü elden mi gidiyor? Yüzde 60 pay yabancıların eline geçti telaşı içindeler. Siz buna katılıyor musunuz?

- Bir denge olmalı. Tabii ki Türk bankacılığının çıkarlarını koruyacak bir dengeleme yapılmalıdır. Bu bir arz-talep meselesi. Bakın, bugün gündemde Tekstilbankın satışı var. Bu ufak bir bankaydı. Zaman içinde ortaklıklarla büyüdü.

Elinizdeki malın değerlendiğini gördüğünüz zaman bunu değerlendirmek istiyorsunuz. Bir de o açıdan bakmak lazım. Siz grup olarak satıştan elde ettiğiniz bu parayı alıp daha iyi bildiğiniz bir işe yatırırsanız aslında bu belki de avantajdır.

- Küresel finansal krizin yavaş yavaş bütün dünyayı etkisi altına almaya başladığı söyleniyor. Son olarak ABD yönetimi iki mortgage şirketine el koydu. Hiçbir şey ona dokunmaz gözüyle bakılan Lehman Brothers iflas etti. Bütün bu yaşananlar Türkiyeyi nasıl etkiler?

- ABDde olanların bizi etkilememesi söz konusu değildir. Türkiye ekonomik olarak her zaman kırılgan bir ülke olmuştur. Özel sektörün çabalarıyla bir yerlere geldik. Ama hâlâ yamalı bohça gibiyiz. Cari açık inanılmaz boyutlarda. Bunun 50 milyar dolara çıkması bekleniyor. İhracatımız büyüdü, diyoruz. Ama ithalatımız ondan daha hızlı büyüyor. Ara malı ithalatı çok fazla. İşsizlik almış başını gitmiş. Pek çok işsizlik olayını biliyoruz. Gençlerin çok ciddi sorunları var. Ben o resmi rakamların hiçbirini inandırıcı bulmuyorum. Böyle bir durumda Türk ekonomisinin kırılgan olmaması mümkün değil. Türbandı, bilmem neydi tartışmalarıyla asıl üstesinden gelinmesi gereken konuları halı altına süpüre süpüre buralara geldik. Dolayısıyla ABDdeki küresel kriz de her kriz de bizi etkiler. Çünkü Türkiye artık küresel bir oyuncu. Ama sizin ayakta kalabilecek şekilde kendinizi programlamanız lazım. Biz bunu yapmıyoruz. Evet, bugün kamu harcamaları kısmen zapturapta alındı. Ama hâlâ ayağını yorganına göre uzatmayanlar var, işsizlik oranı tavana vurdu. Ekonomisi her zaman dalgalanmaya elverişli olan bir ülkede her şeyden tabii ki etkilenirsiniz.

- Sizin GYİAD olarak, toplumsal güvenilirlik çok önemlidir biçiminde bir açıklamanız var. Bundan neyi kastettiniz?

- Mevcut siyasi yapıdan tedirginliklerimiz var. Bunu da her fırsatta dile getiriyoruz. Bizlerin çağdaş, laik, yüzünü Batıya dönmüş bir Türkiyenin haricinde herhangi bir alternatife sıcak bakmamız söz konusu değildir. Dolayısıyla bu güvencenin topluma yeteri kadar verilmediğini düşünüyoruz.

Sesimizi çıkartabildiğimiz ölçüde bunun takipçisiyiz. Ayrıca bugün sivil toplum ne kadar sesini çıkartabiliyor?

Bu da ayrı bir konu. Ama biz GYİAD olarak bugün 500 aktif üyemizle, merkezimiz İstanbul olduğu için İstanbul ve Marmara bölgesindeki her şirketin temsilcisi içimizde yer alıyor, ben de onların başkanı olarak mümkün olduğunca nabızlarını tutmaya çalışıyorum.

Biz Türkiyede topluma laiklik, çağdaşlık, AB projesinde gerekli adımların atıldığı anlamında yeterli güvence verilmediğini düşünüyoruz. Göstermelik birtakım işler yapılıyor. Bir kere AB projesi konusunda ciddi hiçbir şey yapılmıyor. Hırvatistan bile Türkiyeden çok önce AB üyesi olacak. Siz bunların üzerine gitmezseniz ne olacak? Evet, Sayın Babacan başmüzakereci. Ama ne oluyor? Konuların üzerine çok ciddi olarak hızla gitmek zorundasınız. Sorun neyse onu çözmeniz lazım. Biz bu gidişle hep yalpalayan, nerede olduğu belli olmayan bir ülke konumunda devam edeceğiz. O zaman biz hangi toplumsal güvenceyi vereceğiz, hangi siyasi görüşü benimsiyoruz? Ayrıca ne yapmaya çalışıyoruz?

Önce gençleri doğru dürüst eğitin

- Hangi siyasi görüşü benimsiyoruz derken neyi kastettiniz?

- Türkiyede artık sağcılık solculuk ayrımı diye bir şey yok. Biz Türkiyede hep şunu söylüyoruz:

Genç, ne yazık ki yeterince eğitilmemiş, iş güvencesi ve sosyal güvencesi olmayan bir toplumuz.

Biz GYİAD olarak bütün üniversitelerle işbirliği içindeyiz. Bugün çıkın bakalım piyasaya. Öğrencilere proje anlatmaya gidiyoruz. Önümüzdeki on yılın meslekleri şunlar şunlar olacakdiyoruz. Bize, Siz ne diyorsunuz? Önümüzdeki on yılın mesleklerinden söz ediyorsunuz. Biz yarın mezun olacağız. İş bulamıyoruz. Nerede bizim iş bulma güvencemiz? Bizim işe ihtiyacımız var. Siz bize neyi anlatıyorsunuz?diyorlar.

Çok haklılar. Ben bunu onlara anlatabilmeliyim. Ama siyasi irade de bunu anlatabilecek o altyapıyı bana hazırlamalı. Yani, siyasi irade, Önümüzdeki on yıl Türkiye şu mesleklere odaklanmalıdır diye bu altyapı hazırlığını verebilmeli. Plansız, programsız bir eğitim sistemi, üniversite kapılarında yığılan öğrenciler Binlerce mühendis yetiştiriyoruz. Ne işe yarıyor? Sanayide bu kadar çok mühendise ihtiyaç mı var? Hayır, yok. İhtiyaç kadar yetiştireceksiniz.

Öte yandan tornada, tezgâhta çalıştıracak insan gücü bulamıyoruz. Dolayısıyla biz ne yapmaya çalışıyoruz, olay nerede? Çocuklar gösterdikleri o tepkilerde doğrusu çok haklılar.

ANAP-DYP birleşmesinin neden olmadığının cevabını Ağar ve Mumcu’nun vermesi gerekiyor

- Siz o nedenle mi elinizi taşın altına sokup 2007 seçimlerinde DPden adaylığınızı koydunuz?

- Evet, onun için. Türkiyede konuşmak çok kolay. Sabahtan akşama Türkiyeyi kurtarma edebiyatı yapıyoruz. İş dünyasına bakın. Seçimler oluyor. Seçimlere girmek için ne kadar talep var? Hemen hemen hiç yok. Etliye sütlüye bulaşmayalım. Politika tu kakatavrı içindeyiz.

O zaman ne olacak? Kim uğraşacak? Bazı şeyleri kim söyleyecek? Biz bugünden 10-20 yıl sonrasının Türkiyesini görebiliyor muyuz? Evet, bütün bunları düşünerek adaylığımı koydum. Milletvekili olup olmamam hiç önemli değildi. Orada sadece şunu yapmaya çalıştım:

İş dünyası bir şekilde var olduğunu göstermeli, sesini duyurmalı ve objektif olarak bunları yapmalı. Siyasilerimiz de eleştiriye açık olmalı. Bu iş başka türlü olmaz. Ben yaptım oldu, zihniyetiyle bir yere varılamadığını gördük.

Ben orada kendi çapımda başka bir iş de yapmaya çalıştım. GYİADdan genç arkadaşlar bana gelip, Biz de ileride sizin gibi politikaya girmeyi deneyeceğizdedikleri zaman mutluluk duyuyordum. Benimki güzel bir misyondu. İleride yeniden dener miyim? Bilmiyorum. Tabii ki Türkiyenin şartlarına bağlı. Ama sivil toplumda yapmak istediklerimle parlamentoda yapmak istediklerimiz üç aşağı beş yukarı aynı.

Mecliste tabii ki daha fazla aksiyon içindesiniz. Ama sivil toplumda başkan olmak da çok önemli. Geçenlerde birisi bana şunları söyledi: Sizin GYİADda yaptığınız milletvekilliğinden çok daha önemli.

Orada 550 milletvekilinden birisi olacaksınız. Ama GYİADda bir sivil toplum örgütünün tek başkanısınız. Tabii ki milletvekili olmak son derece gurur verici. Sivil toplumda yaptığımızı Mecliste yapmaktı amaç. Ama olamadı.

- ANAP-DYP birleşmesi 2007 seçimlerinden önce tam oluyordu bir türlü olamadı. Çeşitli söylentiler havada uçuştu. Birilerinin bu işi engellemek için epeyce paralar götürdüğü söylendi. Ama siz de biliyorsunuz sonuçta hiçbir şey açığa çıkmadı. Siz DPden adaylığını koyan bir kişi olarak bu birleşmenin gerçekleşmemesini nasıl karşıladınız?

- İnanın, hiçbir şekilde bu işin içini dışını asla bilmiyorum. Bütün bu süreçte Sayın Mehmet Ağarla toplam beş kere el sıkışmışızdır, o kadar.

- Zaten hep öyle değil midir?

- Doğru. Hep öyledir. 22 Mayıs 2007de ilk aday oluşumdan sonra toplam iki aylık bir maceram olmuş. Bana ilk teklif geldiği zaman milletvekilliğine adaylığımı koymayı beynimin arkasına atmıştım. Ama ANAP-DYP birleşme projesi ortaya çıkınca o an karar verdim. Ben bu işin içindeyimdedim.

Bu birleşmenin olmasından gerçekten çok umutluydum. Beni çok güzel bir yerden de gösterdiler. İstanbul 2. bölge 3. sıra adayı oldum. Ama o aşamada ortaklık bozulunca çok tatsız oldu. Ondan sonra ben de diğerleri gibi, Madem proje bozuldu acaba ayrılsam mı?” diye düşündüm. Sonra partiye karşı ayıp olacağı düşüncesi ağır bastı. Fakat açık söylemem gerekirse bu birleşmenin olmaması beni çok rahatsız etti. Çünkü ben o amaçla o işin içine girmiştim. Bu birleşmenin neden olmadığının cevabını Sayın Erkan Mumcu ve Sayın Mehmet Ağarın vermesi gerekiyor. Ama eminim ki ileride tarih bunu yazacaktır.

Derin düş kırıklığı

- Üstelik böyle bir birleşmenin olmaması Türkiyede merkez sağ siyasetteki boşluğun doldurulacağı umutlarına çok büyük darbe indirmedi mi?

- İndirmez olur mu? Bu işe ya hiç girişmeyeceklerdi ya da girince sonunu getireceklerdi. O birleşmenin olmamasıyla merkez sağ kesimde inanılmaz bir hayal kırıklığı yarattılar. DYP kendi başına daha başarılı olurdu diyenler var. Belki de olurdu. Ama böyle bir işe soyunup da yapamamak çok yanlış oldu. Şu anda iki parti de yok. Bu iş kime yaradı?

- AKPye yaramadı mı?

- ANAP ve DYPnin DP çatısı altında merkez sağdaki boşluğu pekâlâ doldurmaları gerçekleşebilirdi. O zaman dengeli bir parlamento dağılımı da olabilirdi. Ama bütün bunları yok ettiler.

Tümü Leyla Tavşanoğlu - Son yazıları

Tedavi olsunlar 1 Mart 2015 Paz
TBMM’ye magandalar hâkim 22 Şubat 2015 Paz
MİT Erdoğan’ın arka bahçesi 15 Şubat 2015 Paz