Köşe Yazısı

A+ A-
Olaylar ve Görüşler

Atatürk’le savaşmak

09 Kasım 2018 Cuma

Türk ve birey olma bilincini bize kazandıran, kültürümüzün uluslararası boyutta geliştirilmesi yolunda ilk adımları atan Cumhuriyeti bu yıl da sevinçle kutluyoruz ve yeni havalimanı dahil, adının silindiği tüm ortamlarda Atatürk’ün anısını devam ettireceğimize ant içiyoruz.[Haber görseli]

İlk defa bu yıl, kutlama yapacak mıyız, eğer evetse hangi cumhuriyeti kutlayacağız düşüncelerinin gölgelediği bir Cumhuriyet bayramı yaşadık. O cumhuriyet ki, sanayide ve kültürde çağdaşlaşmaya verdiği öncelikle ve halkın tüm alanlarda katılımını sağlamak için uyguladığı özgün yöntemlerle öyle gelişip serpildi ki, toplumu tek erkin tebalığından kurtarıp birey ve millet statüsü kazandıran kurucusuna “ayyaş” deme cüretini gösteren birisini seçme hakkını bile tanımıştır halkına.
Yine de, Batılı devletlerin 2.500 yıllık cumhuriyet geleneğine kıyasla Cumhuriyetimizin kısa geçmişi, son onaltı yıldır iç ve dış kaynaklarca sistemli ve aralıksız şekilde hırpalanıyor. Bu taciz, Atatürk’ün anısına karşı resmi ve gayriresmi düzeylerde bir savaşla birlikte yürütülüyor. Herhangi bir cumhuriyet rejiminin gerekli şartı başkanın seçilmişliğine indirgenebilir, ama Türkiye Cumhuriyeti için bir de yeterlilik şartı vardır: Atatürk ilke ve devrimleri. Bizim cumhuriyetimiz, “Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti’dir” diyen Atatürk ile aynı şeydir, çünkü Atatürk ilke ve devrimlerini çıkarın Türkiye Cumhuriyeti’nden, ne kalır geriye? Cumhuriyetimiz bu başat özelliğiyle diğerlerinden ayrılır.
Mevcut yönetim, cumhuriyet tanımı ve uygulaması konusunda halkı iki şekilde aldatıyor:
♦ 9 Temmuz 2018’de yürürlüğe giren rejim, cumhuriyet değil, mutlak monarşi. Çünkü hükümet ve meclis yok hükmündedir – hükümet yerine yalnızca başkanın atadığı ve azlettiği devlet sekreterleri ikame edilerek, üst yargının çoğunluğu yine tek başına başkanca atanarak ve sureta var görünen meclis yetkisiz bırakılarak güçler ayrılığı ilkesi yok edidiği için, tüm güç tek erkte toplanmıştır.
 Cumhuriyet yıkıcılığına ek olarak, Cumhuriyet ve Atatürk’e “anının lanetlenmesi”, tarihteki adıyla “damnatio memoriae” uygulayarak, Türkiye’nin altını oyuyor. Çünkü çağdaşlaşma çabalarına ket vurup, dinci ve ümmetçi Osmanlı referanslarına geri gitmek, ortak amaç ve yazgı duygularını “bizler - onlar” söylemiyle bilinçli olarak ortadan kaldırmak, devletin denge-kontrol mekanizmasını yok etmek, Türkiye’yi emperyallere yem yapmakla eşdeğerdir.
Ancak izlediği yol iktidar için başlıca iki risk doğurmuştur:

Yerine koyacak bir şeyleri yok
Birincisi, sonu gelmez bir nefretle sadece Atatürk’ü ve ilkelerini değil, onu çağrıştıran her ne varsa kamusal alandan kaçırması, silmesi ve hatta maddi mirasını bile geçersiz kılması süreci, amaçlarına ulaşmalarını sağlamayacaktır. Çünkü bu “anıları lanetleme” ve cumhuriyeti benimseyenleri “onlar” yaftasıyla dışlama uygulamaları, bu rejimin ömrü kadar yürürlükte olacaktır en fazla.
İkinci risk, iktidarın geçmişi silme politikası, rövanş süresi sona erdiği dakikadan itibaren kendisinin lanetlenme sürecinin başlamayacağını garantilemiyor. Genç bir ülkenin cumhuriyet, muasır medeniyet ve demokrasi çabalarını ilerletmek, eksiklerini gidermek, güncellemek yerine topyekûn silmek, başlı başına bir Damnatio Memoriae’ye yol açmaya yeter. İktidarın cumhuriyete karşı çıkma politikası, tüm muhalif güçleri susturma boyutuna ulaşmıştır. Örneğin soralım: Yetersiz bulduğunuz demokrasiyi, genişletecek yerde niçin kadük ettiniz? Veya, Atatürk’ün sanatta yereli işleyerek uluslararası düzeye ulaştırma ülküsünü niçin devam ettirmediniz?
Kaldı ki yukarıdakilerden bağımsız tek bir neden, karşıdevrimci politikanın sonuç vermesini önleyecektir: Yıktıklarının yerine koyacak bir şeyleri yok çünkü. Onaltı yıllık iktidar, salt yıkarak, salt “en büyük fiziki mekânları yaparak” “paradigma değişikliği” gerçekleştiremeyeceğini hâlâ kavramış görünmüyor. Bilim ve kültür sanatta, yani özgür düşünme gücünde yarattığı tahribatı görmezden gelip, haldır haldır açılan sayısız imam hatip okullarına, üniversitelere, onca yerel kültür binalarına rağmen neden Pisa’da sonuncu olduğumuzu, üniversite sıralamalarında yer bulamadığımızı, gönüllerindeki eserlerin üretilmediğini her fırsatta, esef ve şaşkınlıkla sorgulayıp duruyor hâlâ.
İktidarın bu aczi, A. Sassolino’nun 2016 tarihli “Anılar ve Toz-Damnatio Memoriae” yerleştirmesini anımsatıyor bana. Klasik estetistiğin görkemli örneği 3.3 metrelik mermer heykel, bir yontma makinesi ile durmaksızın tahrip ediliyor ve sonunda bir toz yığını kalıyor. Oysa amaç, geçmişin sınırlayıcı ve kısıtlayıcı parametrelerinden kurtulmak, yerine yeni bir şey yaratmak. 2000 başlarında Batılı “dostlarımız” da benzer bir süreç öneriyordu bize. Örneğin H. Barkey anayasada “Türk devletinin kurucusu tarafından belirlenmiş tanıma aykırı düşen” değişiklikler yapmamız gerektiğini söylemiş, A. Duff da Kemalizmin AB kriterlerine uymama bahanesi olarak kullanıldığını öne sürerek, Atatürk’ün resimlerini kamusal alandan kaldırmamızı önermişti. Ben de kendisine “Irak’a kadar geldiniz zaten, bize de buyurun. Gelmişken Atatürk’ün resimlerini de indiriverirsiniz” demiştim. Bizzat gelmelerine gerek kalmadı.

Tek adam kararnameleri
Bugün ülkemizde demokrasiyi ilerletme savıyla selamlanan bir iktidarın, sivil toplumun ve muhalefetin sindirildiği, kaynağı açıklanmayan kararlar, OHAL koşulları, tek adam kararnameleri vb gayri demokratik bir ortamda bir “anıların lanetlenmesi” yürütmesi acıklı bir paradoks. Bunca yıldır savaşmalarına rağmen Atatürk’ün her geçen gün daha da büyüdüğünü görmeleri diğer bir yaman paradoks. Sonuçta mevcut iktidar, cumhuriyet karşıtlığıyla yarattığı boşluğu dolduramadığı sürece, Sassolino heykelinden kalan toz misali uçup gidecektir. Biz ise Türk ve birey olma bilincini bize kazandıran, kültürümüzün uluslararası boyutta geliştirilmesi yolunda ilk adımları atan Cumhuriyeti bu yıl da sevinçle kutluyoruz ve yeni havalimanı dahil, adının silindiği tüm ortamlarda Atatürk’ün anısını devam ettireceğimize ant içiyoruz.  
RAZİYE KARABEY

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Raziye Karabey