Köşe Yazısı

A+ A-
Zülal Kalkandelen

Beyrut: Ayakta kalmak için direnen bir kent

16 Aralık 2018 Pazar

Bu haftanın bir bölümünü bir konferans için gittiğim Beyrut’ta geçirdim. Lübnan’a ilk seyahatimdi. Yola çıkmadan önce kent hakkında araştırma yapmak için zamanım olmadı ama havaalanından otele toplu taşıma olmadığını, taksiye ya da özel bir araca binmek gerektiğini biliyordum. Taksiye binerken dolandırılmamak için dikkat edilecek kuralları da okumuştum.
Neyse ki konferansı düzenleyen kurum bu konuya çözüm bulmuştu. Kalacağım otelin havaalanındaki servis masasına gidince hallettiler. 15 dakika karşı kafede beklememi, şoförün gelip beni bulacağını söylediler.
Kahvemi içerken yanıma bir adam ve 50-55 yaşlarında bir kadın yaklaştı. Üzerinde siyah pantolon, beyaz gömlek, kravat, gri mont, spor ayakkabı olan biraz kilolu kadın, Ortadoğulu kadınlara özgü tarzda siyah türban takmıştı. Adam, “Hanımefendi, şoförünüz burada” diyerek kadını tanıttı. “Merhaba. Welcome to Beirut!” diyen şoförle tokalaşıp arabaya yürüdük.

Acar kadın şoför ve polisli caddelerde kültürel zenginlik
Şoför, daha yerimize oturur oturmaz, CD çalara dokunup müziği başlattı ve sesi de epeyce yükseltti. Arapça şarkının ilk sözcükleri “Ya habibi!” olunca ister istemez güldüm. O anlar, ancak filmlerde olabilecek kadar karikatürize edilmiş bir sahne gibiydi.
Kadının acar bir şoför olduğu araba kullanışından belliydi. Şarkıya eşlik ederken sert dönüşler yapıyor, arada bir yolda kızdıklarına söyleniyordu. Bana “Nerelisin?”, “Beyrut’a ilk kez mi geldin?” gibi basit sorular soracak kadar İngilizcesi vardı.
Müzikteki ağır dram duygusu, giderek benim için dayanılmaz olmaya başlamıştı ki, onu kapatıp radyoyu açtı. Bu kez hareketli bir Arap müziği çalıyordu. Ona da elleriyle direksiyonu darbuka gibi çalarak eşlik etti. O müzik daha da kötüydü ama şoför mutlu görünüyordu; ses etmeden dinledim.
Beyrut akşamları güvenli midir emin değildim. Bazı yerlerde kontrolün Hizbullah’a ait olduğu konusunda uyarılmıştım. Fakat otel odasında oturmak yerine güvenli bölgelerde yürümeye karar verip dışarı çıktım. Telefonumdaki uygulamadan vegan restoranları bulup birini seçtim. Noel kutlaması için ışıklandırılan caddelerde yağmur altında yürürken, sık sık kamuflaj üniformalı askerlerle karşılaşsam da tedirginlik hissetmedim.

‘Evrim nerede?’
Fransız kafeleri ile “souq” denilen geleneksel Arap çarşılarının, camilerle kiliselerin iç içe geçtiği; kültürel çeşitliliğin dile, yemeklere, sanata ve dinsel geleneklere yansıdığı güzel bir kent Beyrut. Barların girişinde bira içen kadınlı erkekli gruplar, kafelerden sokağa yansıyan müzikler ile kilisede prova yapan koronun ilahileri birbirine karışmıştı.
Otele dönerken karşıma bir duvar resmi çıktı. İnsanın evrimini resmeden bildiğimiz klasik görselde önce maymunun elinde taş varken, hominid bir ok tutuyor, en sondaki insan da bir elinde bomba diğer elinde tüfek ile yürüyor. En tepede ise, “EVRİM NEREDE?” sorusu yazılı. Karim Tamerji ve Said Mahmoud adlı sokak sanatçıları, Lübnanlı rap’çi B.O.X.’un “İnsan Denilen Hayvan” adlı şarkısını tanıtmak için yapmış bu çizimi. Birçok Lübnanlının ölümüne yol açan bir intihar saldırısının yaşandığı acı günlerden bir anı...
Kente Arap turistleri çekmek için inşa edilen modern binaların olduğu ticari bölgeden farklı mahallelere gidince, yıkık dökük evler görülüyor. Otelime vardığımda fark ettim ki, eski Başbakan Refik Hariri’nin 2005’te bombalı suikast ile öldürüldüğü yerdeki St. George Oteli’nin hemen bitişiğindeyiz. Harabe haline gelen eski otel, üzerinde devasa deliklerle boş tutulurken, etrafına rant için ayna kaplı lüks gökdelenler dikilmiş.
Böyle bir kent Beyrut. Yıkıcı bir iç savaşın izlerini taşıyan, ayakta kalmak için direnirken yine yağmalanan bir kent...

Tümü Zülal Kalkandelen - Son yazıları

Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir! 25 Haziran 2019 Sal
Faşizm ve türcülük 23 Haziran 2019 Paz
Tek adam rejimine hayır! 22 Haziran 2019 Cmt