Zafer Arapkirli

‘Kutup’ vesaire...

14 Ocak 2019 Pazartesi

Bakıyorum da, her açılan ağızdan “Sevgi Pıtırcığı” damlaları dökülüyor:
“Aman kutuplaşmayalım. Ülkeyi kutuplaştırmaya çalışıyorlar. Nedir bu kamplaşma kutuplaşma şeysi? Oyuna gelmeyelim...”
Ne güzel değil mi?
Birlik, beraberlik, dostluk, kardeşlik, kaynaşma, kucaklaşma, sarmaş dolaş olma çağrısı. Güzel temenniler. Ama, aslı astarı var mı böyle bir ortamın? Gerçek hayatta durum böyle mi?
Bu konuya kafayı nereden taktım? Bazı muhalefet temsilcilerinin, seçim döneminde bu söylemle oy kotarabileceklerini sandıklarını gösteren beyhude tavır ve görüntülerden.
“Aman, biz sevgi elimizi uzatalım da, toplum bizi kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı gibi görmesin. Karşı tarafın hoyratlığına, hırçınlığına, nobranlığına rağmen bir pozitif bir mesaj verelim...” naifliğinden söz ediyorum.
Kutuplaşmanın “kötü bir şey olduğu” varsayımından türetilen ve son derece yanlış bir düşüncenin ürünü bu naif görüntüler.
İtiraz ediyorum!
Kutuplaşma bir amaç ve çaba değil. Bir “sonuç”tur. Ve bu sonuca ülkeyi kimin sürüklediği de bellidir. Uzayda mı yaşıyorsunuz siz?
Bunca sömürü, baskı, yıkım ve zulüm ortamında bu toplumun farklı düşünen ve farklı davranan bireyleri nasıl olup da aynı “Kutup”ta yer alacaklar? Nasıl yer alabilirler?
Ben, asıl sakıncanın ve asıl belanın, “bu cepheleşmeyi, bu kutuplaşmayı sulandırmaya ve gözlerden saklamaya çalışmak” olduğuna inanıyorum.
Kurbanla terörist katilin,
Katili teşvik eden-alkışlayanla kınayanın,
Ezenle ezilenin,
Hırsızla mağdurun,
Asgari ücretli, dul, yetim ve emekli ile altın-uyuşturucu kaçakçısının, rantiyenin, yandaş müteahhidin,
Villasında para istifleyenle 7.5 liralık lastik ayakkabılı babanın,
Başkasının yaşam tarzına el ve dil uzatanla, başkasına karışmayanın,
Sömürenle iliğine kadar sömürülenin,
Berkin Elvan’ın anası ile onu yuhalatanın,
Ali İsmail Korkmaz’ın, Metin Göktepe’nin anaları ile onları odunla-copla döve döve öldüren şerefsizlerin, Ethem Sarısülük’ün anası ile onun kafasına sıkan vicdansızın,
Cumartesi Anneleri ile onlara gaz sıkan elin,
“Evladım ve ben sana boyun eğmeyeceğiz” dedi diye meydan okuyan Eren Erdem’in babası ile o babayı işten atanın,
On binlerce ağacı katledenle onlara sahip çıkmaya çalışanların,
Dört bir yanımızı TOKİ’leyen katillerle, bir tek fidan ve bir santimetrekare çimene gözü gibi bakanların,
“Milletin biiiip...” diyenle “biiiip...” lenen milletin,
“N’olmuş canım çaldıysa hizmet için çalmıştır..” diyenle cebinden çalınan milyonlarca insanın,
Soma’da işçiyi ölümüne çalıştıranla ambulans kirlenmesin diye çizmesini çıkarmak isteyen emekçinin,
Tüyü bitmemiş yetim hakkı ile yazlık-kışlık saray yapanla tüyü bitmemiş yetimin,
Vatan evlatlarını yaban ellere bir hiç uğruna diri diri yanmaya yollayanla, evladının küllerini kucaklayacak ananın,
Her gece yatağa aç girenle, tıksırıncaya kadar yiyenin,
Fethullahçı alçaklarla kol kola on yıllarca bu ülkeyi karanlığa götürüp, sonra tereyağı gibi üste çıkarak başkalarına bu “pisliği” atmaya çalışanların...
...aynı cephede/aynı kutupta sahtekârca bir arada tutulmaya ve zorla kucaklaştırılmaya çalışılmasına karşıyım...
İşte o yüzden:
“Yaşasın cepheleşme!.. Yaşasın kutuplaşma!..”
Var mı bir diyeceğin?
Herkes kutbunu bilecek ve şu yapay kucaklaşma saçmalığından sıyrılacağız, ki bu karanlıktan çıkalım.
Lafım, “Canım gerginliğe çanak tutmanın âlemi yok. O hepimizin Cumhurbaşkanı değil mi? Tabii ki görüşeceğim, tecrübelerinden yararlanmaya çalışacağım. Neticede onca hizmeti var canım şehrimize” diyenlere.
Lafım, “Başımıza ne geldiyse çatışmacı dilden ve kucaklaşmayı reddetmekten geldi” romantizmi ile ezene, yıkıp geçene, öldürene, katledene, tahrip edene ve bu toprakları 100 yıl öncesine götürene el uzatma aymazlığına düşenlere.
“Kutuplar” belli efendim.
Herkes kendi kutbuna, lütfen...