Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Karıkoca mahremiyetine dair...

22 Kasım 2013 Cuma

Aslı Özge’nin yazıp yönettiği ‘Hayatboyu’nu, meraklısı için bir Sinematek işlevi üstlenmişe benzeyen Başka Sinema etkinliğinde nihayet seyredebildik!
►“Hayatboyu”, çoktan çürümüş evlilik kurumuna taşlamayla karışık kadınca bakışı, anlatı yapısı, mizansenleri, mekân kullanımıyla seyre değer bir film.
4 yıl önce İstanbul sokaklarında hayat kavgası veren, alt tabakadan yoksul insanları konu edinen ve çeşitli ödüllere layık bulunan ilk filmi “Köprüdekiler”le alkışlarımızı, övgülerimizi hak eden genç yönetmen Aslı Özge’nin sinemamızın erken yaşta kaybettiği Seyfi Teoman’a adanmış ikinci filmi “Hayatboyu”, orta yaşlı, entelektüel bir çiftin ateşli sevişme sahnesiyle açılıyor.
Yatak odası mahremiyetine tanık olduğumuz çiftin, beli dövmeli kadını Ela’nın (Defne Halman), fotoğraf eğitiminden geçmiş ama çağdaş sanat alanında eserler veren ve açacağı yeni bir serginin yoğun hazırlık sancılarına gömülmüş bir sanatçı, kıllı, irikıyım erkeğinse mimar kocası Can (Hakan Çimenser) olduğu anlaşılıyor sonrasında. Görünürde her şey sütliman, çoktan Tan (Onur Dikmen) adındaki efendiden, arkeolog bir delikanlıyla yuva kuracağı Ankara’ya uçmuş, Nil (Gizem Akman) adındaki hanım hanımcık, putperestliğe karşı, liberal bir genç kızı büyütüp yetiştirmiş, mutlu bir aile tablosuyla karşı karşıyayız.
Ne var ki birbirlerine olan saygıları tükenmese de aşk ve sevgileri zamanla pörsümüş, yılları peş peşe devirdikçe yıpranmış, giderek ilişkileri tıkanmış, eskimiş ama kopmamış bu aydın ve varlıklı karıkocanın bir türlü ayrılamama hikâyesine dayanan “Hayatboyu”, genelde Ela’ya odaklanan, karakter ağırlıklı, özenli ve mesafeli bir anlatım üzerinden yürüyüp gelişiyor.
Kendilerini o kadar iç dünyalarına kapatmış ki çiftimiz, İstanbul’da vuku bulan ama hafif atlatılan bir depreme ancak konu komşunun uyarıcı çığlıklarıyla uyanıyor. Dikey tasarlanmış, 3 katlı, merdivenli ve çifte birbirlerinden ayrı, yalnız takılabilecekleri odalar da barındıran, mimar kocanın eseri olan, seçkin bir semtteki tamamen steril, mükemmel ev ise (yönetmenin de belirttiği gibi) filmin üçüncü ana karakteri gibi adeta.
Tesadüfen kulağına çalınan bir telefon konuşmasıyla kocası tarafından aldatıldığını çakan Ela’nın yaşadığı, çalışıp ürettiği ve aslında tutsağı olduğu bu bal dök yala konforundaki evden ve zengin hayattan çıkmak isteyerek kalkıştığı yeni ev arayışı girişimini sonuçlandırmayan “Hayatboyu”, değişmek o kadar kolay olmadığı için Can’la mutsuz sürdürdüğü, gitgide zoraki bir hal almış ilişkisini bir yana bırakıp taşınacağı yeni bir evle yaşamını yenilemek niyetindeki bungun kadının tüm tıkanmışlığını, çıkışsızlığını gözümüze sokmayı başarıyor. Öte yandan Van’a giden mimar Can’ın gözünden aktarılan geniş açılı felaket görüntüleriyle verilen somut deprem gerçeğinin, evlilik sorunlarını ve karısına bencil tavrını sorgulamasına yol açtığı Can’ın, Ela’yla dibe vurmuş beraberliğini eskisi gibi yürüteceğini düşündüğünü de hissettiriyor.
Beyaz Türk denen, tipik burjuva Ela-Can çiftinin, kendileri gibi arkadaş çevresiyle, sözüm ona esprili, mutlak erkek egemen sohbet ve mavralarla geçirdiği bar geceleri sahnelerindeki o belirgin samimiyetsizliğin vurgulandığı filmde, Ela’nın ansızın bencil erkek muhabbetine limon sıkan, dobra dobra soru-cevap sıkıştırmalarıyla zaten ötedenberi karıkoca (kadın-erkek) ilişkisi bağlamında süregelen dengesizliğin de altı çiziliyor.
Sanatçı-aydın bir çiftin şık, zevkli ama yabancılaşılmış yuvasını, dolabından banyosuna, duvarlarından kitaplarına dek layıkıyla, ayrıntıları önemseyerek yansıtan, birinci sınıf bir görüntü yönetimine ve 3 harfli, yalın isimli kahramanlara sahip “Hayatboyu”nda, dıştan uyumlu, olgun görünen ama içten sevginin yerini alışkanlıklara bıraktığı, denetim altındaki zoraki bir ilişkiyi resmediyor, senaryoyu da yazan yönetmen Aslı Özge.
Gelenek göreneklerle modernlik arasında kalakalmış bir ülkenin, bayramda mezarlık ziyareti yapan, büyükanneli, halalı büyük aile sofrasına cümbür cemaat oturan, iyi eğitimli, varlıklı 2 bireyinin iletişimsizlik çıkmazına saplanmış evliliğini, iyi gözlemci bir kameranın sağladığı zengin bir görsellikle, özenli, ölçülü biçili ancak oldukça mesafeli, soğukça bir anlatımla perdeye taşıyan, ayrıca günümüzdeki sanatçı-galeri, para-sanat ilişkilerine de şöyle bir değinerek aile içinde hep görmezden gelinip hayat boyu konuşulmayanları dile getirmeye soyunan filmde, oldukça zor bir rolü üstlenmiş, ilk kültür bakanımızın tiyatrocu kızı Defne Halman’ın ilgisiz kalınamayacak performansıyla kameraman Emre Erkmen’in nefis, birinci sınıf görüntüleri öne çıkıyor.
Eleştirmen kardeşim Cüneyt Cebenoyan’ın da Ela’nın finaldeki sergi açılışında Can’la ayaküstü laflayan bir ahbap olarak boy gösterdiği, son İstanbul Festivali’nde Aslı Özge’ye en iyi yönetmen ödülünü kazandıran ve ilk kez Berlinale’de seyirciyle buluşup festival festival dolaşan “Hayatboyu”, çoktan çürümüş evlilik kurumuna taşlamayla karışık kadınca bakışı, anlatı yapısı, mizansenleri, mekân kullanımıyla ve özellikle Ela-Defne Halman’ın incelikli oyunuyla iz bırakan, sinemamızda pek rastlanmayan türden, seyre değer bir film sonuçta.