Enver Aysever

‘Saray’daki müsveddeler, kaynaksız biyografiler ve Arto Usta’

03 Şubat 2019 Pazar

1-Akaretler’de Blum kahvesinde son satırlarını okudum Roger Scruton’un “Akıllı Kişiler İçin Felsefe Rehberi”nin. Bir yerde şöyle diyor; “Sadece adil kişi kendi çıkarları ile çelişse de tarafsız bir hükme uygun davranabilir; sadece cesur kişi başkaları alay ederken ahlaki yasayı destekleyebilir; sadece ölçülü kişi hak ve ödevlerini isteklerinin üstünde görebilir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Kısacası, geleneksel erdemler, bize hak ve görevlerin hesabını onaylayan bir ahlaki akıl yürütme çerçevesi sunarlar. Ahlaki yasayı kabul etme gerekçelerimiz, insanlarda erdemleri yerleştirme ve geliştirme gerekçelerimizle aynıdır.
Genç ve âşık biri dertliyken bu paragrafı okusa kavrar mı?

2-Meslek gereği siyasal İslamcılarla tanışma olanağım oldu, düşünme biçimlerini kavradım. Genel olarak haksızlığa uğradıklarına inanıyorlar. Tüm davranışlarını meşru sayan “ahlak” tarifleri var. Ürkütücü seviyede yararcılar. Siyasal İslamcıların; kavramları, simgeleri, değerleri bizle aynı değil. Ortak dil kurmak, uzlaşmak söz konusu değil o yüzden. Adı konmamış yasaları var. Lidere, tanrı tarafından seçilmiş, özel yetilerle donatılmış o kişiye tam teslimiyet esas. Elbette bu yoksullar için böyle. Kapitalizme uygun yaşayan iktidar paydaşları, tamamen iktisadi çıkarları için biat ediyorlar. Kapalı yapı. O yüzden günün birinde aforoz edilseler bile susuyorlar. (Gerçi Bush ve Trump örneğinde olduğu gibi kapitalizm tanrısal görevli olduğunu varsayan meczup bulmak konusunda pek mahir. Hemen her din kullanışlı.)
Kaç zamandır Saray’a gidenleri gözlüyorum. Hayatının herhangi bir döneminde ilkesel tavır takınmamış kimseye “neden Saray’a gittin?” diye sorulamaz. Ancak varlığını aydınlanmaya adamış, oradan beslenen kimse için durum böyle değildir. Kimi sanatçılara, belki kendi talip olmasa bile, simgesel anlam yüklenir. Onların söylemleri, tavırları kitleleri etkiler. Bugünlerde “uzlaşı” lakırdısı ortada dolaşıyor. Nedir uzlaşı, kimle kim uzlaşacak? Hukukun askıya alındığı, ifade/ basın özgürlüğünün rafa kaldırıldığı süreçte bu türden söylemler, saraydan dilenmek anlamına gelir. Onun iradesine, insafına bırakılan ilişkiye “uzlaşı” denemez, açık teslimiyettir bu.
Saray yolu görünenler iki kere düşünmeli.

3-RTE beğenmediği sanatçılara “müsvedde” diyor. Yanıt verme olanağı bulunmayan insanlar ya sessiz kalıyor, ya da cezayı göze alarak ses veriyor. Bu koşullarda sarayda sinemacılar toplandı. “Sinema sanat mıdır, salt eğlencelik bir disiplin midir?” tartışması bence halen geçerlidir. Kimi eserlerin sanata çok yakın olduğunu düşünmekle birlikte, işin içine kamera girdiği için, teknolojik olanakların aşırı kullanımıyla daha çok eğlenceye kaydığını düşünürüm sinemanın. Karşıt türlü görüşler, örnekler çıkacaktır. Sarsıcı ve hayli yetkin çalışmalar anımsatılacaktır. Ben yine de ısrarlıyım durduğum yerde.
Bu işle meşgul kimi tipler tıpış tıpış Saray’a gittiler. Görüntüler yayımlandı, manzara hazindi. Ülkenin en çok güldüren(!) isimleri, Saray’a bağlılıklarını bildirmek için bize acı acı tebessüm ettirdiler. Bir kısmını tanıyorum, yaşam biçimlerini biliyorum. Kendi varlıklarını ortadan kaldıracak olan düzene can suyu oluyorlar. Acıklı halleri.
Oyuncular Sendikası başkanı sıfatıyla poz veren Demet Akbağ’ın fotoğrafına uzunca baktım. Sanırım neyi temsil ettiğini unutmuş, emekçilerin, oyuncuların hakkını savunma görevinden vazgeçmiş, adı Yılmaz olan Erdoğan’ın peşine düşmüş. Keşke duyarlı davranıp istifa edeydi. Çürüme açısından bu buluşma önemliydi. Müsveddelerin Saray ziyareti ibretlikti!
Unutmadan basın toplantısı yapan sansürcüler listesi;
Cem Olan Yılmaz
Yılmaz olan Erdoğan
Onlara öykünen Şahan
Tümüne bedel Mahzun

4-Büyük heyecanla Serhan Bali’nin “Müzikte Romantik Dönem Bestecileri” adlı kitabını aldım. Bali meslekten gelmiyor, ancak müzik yayıncılığı konusunda emeği çok. Andante’yi çıkarıyor çok zamandır Bali, değerli klasik müzik dergisi. Bizim gibi ülkelerde maalesef bu türden verimler pek az. İyi basılmış kitap, okuma lezzeti veriyor. Geçen hafta Cumhuriyet’te Evin İlyasoğlu haklı bir uyarı yazısı kaleme aldı. 550 sayfalık kitaba kaynakça eklenmemişti. Elbette iyi okur, bilgilerin bilimsel zemine oturmasını ister. İlyasoğlu müziğe verilen emeğe saygısını korumuş, özeni mutlu etti beni.
Benzer tartışma başka bir kitap için sürüyor. Ancak orada dokunulmazlık söz konusu, eleştiriden muaf bu kitap! Murat Sevinç, Diken’de bir soru yöneltti yayıncıya. 498 sayfalık “Mustafa Kemal” kitabının sonunda kaynakça yoktu. Yazara bu bilgiler nasıl geldi merak ediyordu Sevinç. Biyografi yazarı tanıklığını dile getirebilir ya da kimi kaynaklardan yararlanır, bir de vahiy gelme olasılığı var elbette! Yandaşların popüler bir yazara açıktan saldırması haklı eleştirilerin önünü tıkıyor. Eleştiren kişilere hemen “kıskanç”, “ikinci Cumhuriyetçi”, “hain” deniyor. Oysa gelecek kuşaklara Mustafa Kemal’i sağlıklı anlatmak herkesin görevi değil mi?
İslamcı/karşıdevrimci biri çıkıp beş yüz sayfa Mustafa Kemal’e hakaret etse ve “o adam böyleydi” diye yazsa, biz de ona kaynak sorsak ve “Nereden uydurdun bunları?” desek, yanıtı ne olurdu acaba? Şeyh-mürit ilişkisi memleketin sorunu, eleştiri yazarı, sanatçıyı güçlendirir.

5-Dünyaya bir daha gelsem orkestra şefi olmak isterdim. Müzik sevgim artarak sürdü. Zamanla oda müziği tutkunu oldum. Olanaklarım doğrultusunda bir de arşiv edindim. Yıllar önce aldığım müzik setime cd’leri koyup düşlere, düşüncelere dalardım. Aygıt sıkça bozulmaya başladı, eh insanın ömrü sonlu da set niye ölmesin? Artık kimseler bu aygıtlara yüz vermediği için çöpe atılıyorlar, oysa ben cd’lerimi seviyorum ve müzik setime de bağlıyım. Tamirci aradım, yetkili servis “geçmiş olsun” dedi.
Bir dostum Arto Usta’dan söz etti. Feriköy’de yaşayan eski İstanbullu, her türlü aygıtın derdine deva. Bin zorla buluştum ustayla. Meğer dünyanın dört yanından davet alır, pikapları, radyoları tamir edermiş. Küçük dükkân tıka basa terk edilmiş, unutulmuş cihazlarla dolu. Dışarıdan bakan eskici zanneder Arto Usta’yı. Bu digital ortam belleğimizi eksiltiyor sanki. Ben inatla basılı gazete okuyorum, kitap kokusuna tutkunum ve cd’lerimi dokunarak seviyorum. Çağa ayak uydurmak zorunda değiliz ya hu!

6-Binali Yıldırım’ın şakaları pek tatsız. RTE; “bakan ol” diyor, oluyor, “İzmir’e belediye başkan adayı ol” diyor, oluyor, “başbakan ol”, diyor, oluyor, “dükkânı kapa” diyor, kapıyor “Meclis başkanı ol” diyor, oluyor! Şimdi de İstanbul belediye başkanı adayı! Muhtemelen Reis İstanbul’u kimseye bırakmayacağı için, o da dert etmiyor: “Nasılsa Reis yönetecek İstanbul’u” diye düşünse gerek! RTE ilginç bir yol tutuyor, halkın sahici kaygılarını yüksek perdeden dile getiriyor: “Çocukluğumdaki İstanbul’u özledim” dedi geçende! Ben de özledim! İstanbul’u bu hale getiren birinin bundan şikâyet etmesi benzeri görülmemiş bir tavır! Özellikle dikey yapılaşmaya pek öfkeli RTE! İstanbul ölüm döşeğindeyse bunun ilk sorumlusu RTE diyemiyor kimse.
Nerden tutsan elinde kalıyor memleket. CHP koltuk kavgasını içinde halletmeyi beceremedi yine. Olaylı toplantı sonrasında istifalar, dedikodular, adam kayırma sonucu ortaya çıkan hazin tablo. Bir kez bulundum o mecliste ve yaşamımdaki en büyük yanlış olduğunu gördüm. Pek safmışım. Sosyalistleri içine alan bir sosyal demokrat parti olacağına kanmışım(!) demek. Öyle bir parti meclisi sonunda bastım istifayı, geri dönüp bakmadım. Eğer istifa ilkeselse geri adım atılmamalı diye düşünürüm. Tüm düzen partileri kapitalizme hizmet eder doğası gereği ve çıkar ilişkileriyle biçimlenir.
Binali Yıldırım İstanbul’u yönetmeye kalkıyor da, yaşamını Ankara’da geçirmiş Erdem Gül neden Adalar’ı yönetmesin(!) Doğma büyüme İstanbullu olanlar bile Adalar’ı yönetmeyi heves etmekten çekinir, oranın geleneği başkadır, özel dili, kültürü vardır. Siyasette “ben yaptım oldu” dedikçe, herkes küçük reisliğe soyunur, sınırlı çıkar kapısını bölüşmek için birbirini ezer geçer.

7-Roger Scruton’un kitabından altını çizdiklerim, itiraz ettiklerim;
Özgürlük çelişki demektir, toplum bu çelişkinin barışçı yollarla çözümlenmesini gerektirir. Buradan da bütün başarılı insan toplumlarının temelini oluşturan müzakereler, uzlaşmalar ve anlaşmalar çıkar.
Benim gibi bünyesi pek uzlaşmaya uygun olmayan kişiler ne halt edecek? Uzlaşı nedense bana teslimiyet gibi gelir, insan ilişkileri tamam da, büyük kalabalıklarla nasıl uzlaşır insan? Kalabalık vahşidir, bireyin özgürlüğünü ezmek ister. Felsefe bununla delirmeden başa çıkma yolları önerir mi? Belli yere dek, ardından delilik kaçınılmaz!
Augustinus; “Öyle ise nedir zaman? Bana kimse sormazsa, biliyorum. Birisi ne olduğunu açıklamamı isterse, bilmiyorum” diyor. Zamanın yönü üstüne bitip tükenmeyen tartışmalar içindeyiz, her kişinin kendine özgü zamanı olduğunu söylemek pek mi kolaycı? Şiirin alanına mı girer?
Scruton’un muhafazakâr tezleri beni sıktı sona doğru.