Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Ayala ile Buluşma

23 Kasım 2013 Cumartesi

Sosyalist Enternasyonal Genel Sekreteri Luis Ayala ile yaptığımız bir saatlik sohbet kısa bir dünya ve düşünce turu niteliğindeydi
Ayala’nın ülkesi Şili’ye, 1989’da diktatör Pinochet’nin iktidardan uzaklaştırılmak üzere olduğu günlerde gitmiştim. Gezide beni en çok etkileyen, 1973’teki darbede öldürülen Allende’nin sesinin kimi bulvarlarda teypten yükselişi ve Pablo Neruda’nın müze-evindeki Nâzım Hikmet fotoğraflarıydı.
Bir de o günlerde okuduğum bir kitabı paylaştım kendisiyle. Darbe döneminde ülkesi Şili’ye girmesi yasaklanan film yönetmeni Miguel Littin, Avrupa’da sürgün yaşadığı günlerde ülkesine dönme hasretine çare buluyor. Saçlarını cımbızla alıp kelleşiyor, gülüşünü her şeyini değiştirip, farklı bir kimlikle Şili’ye geliyor, Pinochet’nin sarayı dahil pek çok yerde 32 bin metre film çekiyor. Bir yolunu bulup ziyaret ettiği annesi bile tanıyamıyor onu. Littin’in “Şili’de İllegal” kitabından söz ettikten sonra konuyu Türkiye’ye getirmek zor olmadı!

***

Ayala ile de açık yüreklilikle paylaştım; davaların başlangıç aşamasında Türkiye’deki hukuk birikiminin, adaletsizliğin, yargı eliyle zulmün bu kadarını kaldırmayacağı düşüncesindeydik.
Ancak 12 Eylül 2010 referandumundan sonra hukuk sisteminin içeriği, çerçevesi, her şeyi değişti. Bu değişiklik davalara ve devamında kararlara da yansıdı.
Ayala’ya mahkeme sürecinden bazı örnekler verdim. Zaten 8 Nisan 2013’teki ikinci büyük Silivri buluşmasına gelmiş, durumu yerinde görmüştü. O gün gazetecilerle sohbetinde, “Böyle bir yargılama olabileceğine inanamıyorum” demişti.
Ayala, iddianamelerin birleştirilmesini, çok farklı olayların aynı davanın içine konmasını anlattığımda, doğal olarak “Nasıl yani?” diye sordu.
Şili’den örnek verdim. Çok farklı kesimden iki grubun aynı örgüt üyesi gibi yargılandığını düşünmesini rica ettim, “Olamaz” dedi.
Gizli tanıklarla ilgili yaşananları dinlerken, bir korku ya da gerilim filminin senaryosundan söz ediyormuşum gibi bir ifade vardı yüzünde.

***

Ayala, Türkiye’deki özel mahkemelerin kabul edilemezliğini vurguladıktan sonra bunu Türkiye’nin de bir parçası olduğu uluslararası toplantılarda dile getirdiğini söyledi.
Böylesi görüşmelerde sadece kendi durumumdan söz etmeyi, salt özel bir uluslararası kamuoyu oluşturma çabasına girmeyi kendimce bencillik sayıyorum. Vicdanım el vermiyor. İçimdeki ses, “Arkadaş bir tek sen misin haksızlıklara, zulümlere uğrayan? Bak, sen iyi-kötü durumunu gündeme getirecek zemin bulabiliyorsun. Bundan yoksun olanlar da var. Onların da sesi olmaya çalış” diyor.
Ayala ile görüşürken de aynı ses beni dürttü durdu. Olabildiğince Türkiye’deki hukuk sorununun genel boyutlarına da değindim. “Yargı reformu” diye uluslararası alanda propagandası yapılan yargı paketlerinin gerçekçi olmadığını anlattım.
Ayala ile birlikte gelen gazeteci arkadaşlarla da görüşme sonundaki sohbetimiz bütün bunların devamıydı.
Nietzsche’nin, “amor fati” yani “kaderini seveceksin” sözü, hapisteki yol kenarı levhalarımdan biri oldu.
Kendimce şöyle düşünüyorum:
Yaşamımı, bir gazeteci olarak, edebiyatın pek çok dalında eser vermek üzere sürdürmek, bunun dışında siyaset dahil başka bir alana bulaşmamak şeklinde planlamışken, bambaşka bir hayat çizgisi oluştu. O zaman koşullar ölçüsünde bunu iyi yaşa. Kalemsel ve siyasal mücadeleni her şeyden önce hukuk için kullan. Bu daha ağır sorumluluklar verebilir, gücün yettiğince yüklen. Özgürlük ve demokrasi mücadelesinin işçisi ol. Kişilerle uğraşmak da sana yakışmaz; kimsenin adamı olmadan, bu mücadelenin adamı ol.

Tümü Mustafa Balbay - Son yazıları

Sözcü Mütalaası FETÖ’ye yarar! 21 Nisan 2019 Paz
Binali Bey... Artık çekilin! 18 Nisan 2019 Per
Köy Enstitüleri: Bilginin üretim hali! 17 Nisan 2019 Çar