Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-
Ayşe Emel Mesci

Yalan üzerine

11 Şubat 2019 Pazartesi

Diktatörlükler yalanla beslenen rejimlerdir. Doğru. Bu nedenle, yalanı sistematik hale getirir, ince ince örgütledikleri propaganda mekanizmalarıyla toplumsal dokunun kılcal damarlarına kadar pompalamaya gayret ederler. Dolayısıyla diktatörlükler aynı zamanda yalanı besleyen, büyüten rejimlerdir. Sonunda yalan dağı kat kat o derece yükselir ki, gerçeğin önünü örter, yalan gerçeğe, veya son dönemde sıkça kullanılan deyimle, “post-truth”, «gerçekötesi »ne dönüşür.
İyi de diktatörlüklerin yalandan beslenebilmeleri için, o toplumda önceden elverişli bir zeminin bulunması gerekmez mi? Başka bir ifadeyle ya da soruyla, diktatörlükler yalanı kullanabilirler ama yalan sadece onların icadı mıdır?

İçselleşen yalan
Bir toplum düşünün; bireyleri sabahtan akşama kadar hem birbirlerine, hem kendilerine yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş; kendi hakikatleriyle yüzleşmekten ısrarla kaçınıp, yaratılan/yarattıkları bir yalanın içinde yaşıyor; bu yetmezmiş gibi, “kral çıplak” demeyi göze alanların (kim bilir kaç genç kuşağın) gerildikleri çarmıhların önünde düzenlenen yalan ayinlerine topluca katılmayı benimsiyor. Üstelik bu toplumun bireyleri bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmakta hiçbir sakınca görmedikleri gibi, buna büyük bir erdem olarak sarılıyor, ağzı en çok laf yapanın veya ortalıkta en çok görünenin peşinden koşuyor, vasatın iktidarını (mediokrasi) sürekli pekiştiriyorlar. Böyle bir toplumun, diktatörlükten gelecek yalan taarruzuna savunmasız yakalanmasına fazla şaşırmamak gerekir.
22 Ocak 2016’da yitirdiğimiz değerli dilbilimci, çevirmen, eleştirmen ve yazar Tahsin Yücel, edebiyatımızın başyapıtları arasında sayılması gereken “Yalan” adlı romanında, romanın kahramanı (anti-kahramanı?) Yusuf Aksu için şöyle bir tümce kurar: “Yaşamı baştan sona yalan olmuşsa sürekli yalana başvurduğu için değil, başkalarına boyun eğdiği için olmuştu; üstelik, başkalarına uymak başkalarının arkasından gitmek bile değildi, o susmuştu yalnızca, suçu sesini çıkarmamaktı.” Toplumlar sustukça, susturuldukça yalana ortaklık kendiliğinden bir hal alır, yalan içselleşir. Sürüye katılmayanlar parmakla işaret edilir, ötekileştirilir, köşeye sıkıştırılır. Sonunda öyle bir noktaya gelinir ki geçmişten bugüne birikmiş tüm yalanların ağırlığını da taşıyarak vıcık vıcık bir eğik düzlem üzerinde sürekli aşağı doğru kayılırken, bu toplu hareket sadece susanları beraberinde sürüklemekle kalmaz, sesini çıkarmaya yeltenenlerin “yalan söylemek”le suçlanmasına da yol açabilir.
Birtakım yorumcular, uzmanlar, çeşitli “kanaat önderleri” yinelene yinelene pelesenk olmuş cümlelerle yalan düzlemini beslemeye devam ederler, aşağıya doğru o uğursuz kayışı, toplumu parçalayan o derin yarılmayı hiç fark etmezler; fark etseler de kurulu düzen(leri) üç gün daha sürsün diye bunu görmezden gelirler, insanları toplu yalan ritüellerinde kendilerinden geçmeye çağırırlar.

Yalan süreçlerle yenilir
Ve bu toplu yalan atmosferi içinde hem bireysel tarihler hem de kuşaklar harcanır gider, bilgi değil cehaletin hükmü yürür giderek.
Şeffaflıktan, eksiksiz düşünce ve ifade özgürlüğünden, sorgulayıcı kuşaklar, özgür bireyler yetiştirecek bir eğitim sisteminden korkan; bunları çürüten, yok eden uygulamalar karşısında sessiz kalan toplumlar, yalana yenilmeye mahkûmdur. Yalanın egemenliğinden de sadece ve sadece diktatörlük doğar.
Böyle bir toplumda gerçek sanatçıya düşen, hayatın yalanını sanatın gerçeğiyle yenmeye uğraşmaktır. Başarı şansı Sisyphos’unki kadardır, ama o yine de didinir çünkü sonuç değil, süreçtir önemli olan… Yalan sonuçlarla değil, süreçlerle yenilir.

Tümü Ayşe Emel Mesci - Son yazıları

Kendinden sonra gelecekler için çalış 18 Şubat 2019 Pzt
Yalan üzerine 11 Şubat 2019 Pzt
İlhan Berktay’ın ardından... 28 Ocak 2019 Pzt