Evinizin ortasındaki kocaman kaya...

21 Şubat 2019 Perşembe

Apartman dairesi, villa, gecekondu, gökdelen, baraka, site... Hiç farketmez.
Siz hiç evinizin ortasına yerleştirilmiş dev bir kaya parçasıyla yaşadınız mı?
Mutfağa gidip gelirken, çocuklarınızla oynarken ya da ders çalışırken, yatak odasına geçerken, konuk ağırlarken, sofraya otururken, televizyon izlerken, hep ama hep evin orta yerindeki o devasa kaya parçasının etrafından dolaştınız mı?
Hafta başında gazetemizde Hilal Köse’nin Ünzile Aksakoğlu’yla yaptığı röportajı okuduğumdan beri bu imge gözümün önünden ve yüreğimden gitmiyor.
Koca bir kaya evimizin ortasında duruyor. Her anlamda. Her gün o kayanın yanından dolaşıp yaşamaya devam ediyoruz” diyordu; biri 3, biri 7 yaşındaki iki kızıyla yaşamaya çalışan Ünzile.
Siz isterseniz kocaman kaya yerine “kocaman kara delik” de diyebilirsiniz.
Ünzile, 3 aydır Silivri Cezaevi’nde tecritte tutulan Yiğit Aksakoğlu’nun karısı. 477 gündür tutuklu bulunan Osman Kavala’nın “Gezi soruşturması”na o da dahil edildi. “Suçu”, sivil toplum kuruluşu yönetimi yüksek lisansı olması ve profesyonel olarak bu alanda çalışması...

Toplum psikolojisiyle oynamayın
Son on yıldır bu ülkede sadece bir üç beş, bin, on bin değil; milyonlarca ailenin yaşadığı evin tam orta yerinde kocaman bir kaya parçası var!
Toplumun yarısı evlerinin ortasındaki o koca kaya parçasıyla yaşamaya çalışıyor. Toplumun diğer yarısı, o kayayı görmüyor duymuyor, görmek duymak bile istemiyor...
Siz söyleyin bu toplumun psikolojisi daha nasıl berbat edilebilir ki!
Önceki gün “Cumhuriyet davası” bir kez daha bu ülkede adaletin nasıl siyasallaştığını ortaya koydu. Aynı zamanda gazeteciliğin artık bittiğini de!
Bizler, açık söyleyeyim, sadece “uzatmaları” oynuyoruz.
Şimdi Güray, Hakan, Musa, Önder, Bülent, M. Kemal ve Emre’nin evlerinin ortasına yeniden o koca kaya yerleşecek...
Önceki gün Emre İper’le kucaklaşırken olsun, içlerinden kimileriyle telefonla konuşurken olsun hiçbirinin karara şaşırmadığını görüyorum.
Hâlâ şaşıran, hâlâ “adalet, hak, hukuk” teranesine birazcık güvenmeye gayret eden tek aptal benim galiba...
Son on yıldır duruşma salonlarında arkadaşlarımın, meslektaşlarımın davalarını izliyorum. Mustafa Balbay, Erdem Gül, Musa, Güray, Murat, Kadri, Turhan, Ahmet ya da Yazgülü... İsimler değişiyor, savcıların, yargıçların tavrı değişmiyor. En çok, en çok havalara bakıyorlar. Havadan gelecek fısıltıyı bekliyorlar. Önceki suçlayıcılar, sonradan yurtdışına kaçmış olsalar bile, yerlerine gelen sürdürüyor havaya bakmayı...
Savcıların gazeteci, gazetecilerin savcı rolünü üstlendiği şu dönemde beni en çok utandıran, evlerin içindeki o devasa kayayı hiç ama hiç görmeyenler, duymayanlar, söylemeyenler! Sanki yokmuş gibi yapanlar!

Dilek Dündar’ın sesini duydunuz mu?
Bir haftadır çok etkili bir video dolaşıyor sosyal medyada. Dilek Dündar (Can Dündar’ın eşi) sakin sakin anlatıyor. Kim olduğunu; hakkında hiçbir suçlama, soruşturma ve yargılama olmamasına karşın 2016 yılında havaalanında polisin “yurtdışına çıkmasının ülke güvenliği açısından sakıncalı” olduğunu söylediğini; o günden beri 2.5 yıldır rehin tutulduğunu anlatıyor.

Benim yurtdışına çıkmam neden ülke güvenliğini tehdit edecekti ki?” diye soruyor.
Madem öyle bir tehdit vardı, eşime kurşun sıkan tetikçi neden ceza almadan salıverilmiş ve pasaportu iade edilmişti. Hukuksuz, keyfi, siyasi bir kararla, 2.5 yıldır yurtdışına çıkmam, oğlumla, eşimle buluşmam engelleniyor. Tam anlamıyla eşime karşı rehin tutuluyorum. Oğlumun, tüm ömrümce hayalini kurduğum mezuniyet törenine gidememem, sıkıntılı ya da sevinçli günlerinde yanında olamamam, 2.5 yıldır hiçbir suçlamaya muhatap olmadan, bu hukuksuzluğa maruz kalmam, hiçbir mahkemeden sonuç alamamam yeterince somut bir örnek midir? Yaşanan insan hakkı ihlalini göstermeye yeter mi?
İşsiz kaldıkları için yazlığını satıp İstanbul’daki evinin kredi borcunu ödemek istediğini fakat buna da yasak konulduğunu söylüyor. “Ülkemden çıkamıyorum ama yalnız yaşadığım evimden çıkmak zorunda kalacağım” diyor...
Eyyyy! Duyan yok mu!!!
Polis tacizine uğrayan genç ve yürekli kadın için Emniyet Müdürü’nün “Ama onun babası FETÖcü” deme rezilliğinden ne farkı var bunun!