Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

78'liler... / 3

01 Ekim 2008 Çarşamba

Ankara’da Dikmen’in, Altındağ’ın, Mamak’ın... İstanbul’da Ümraniye’nin, Kartal’ın, Pendik’in...
İzmir’de Bayraklı’nın, Kadifekale’nin, Limontepe’nin...
Dili olsa...
Dese ki:
Beni kim yarattı?
78 kuşağının özverili devrimci gençleri bir bir tarih tuğlalarının arkasından çıkıp gelecektir.
Halkın akla gelen gelmeyen bütün sorunlarını yakın-uzak hedeflemelerle çözmeye yemin etmiş bir kuşak, elbette gündüz amfideyse, gece de kent bayırlarında olacaktı.
Ne özverili bir kuşaktı...

Çinli düşünür Taklamakan Çölü’nün ortasında oturmuş, yerden kum avuçlayıp yarım metre yüksekten yere döküyormuş... Haritaya bakan, Taklamakan Çölü’nün nasıl da uçsuz bucaksız olduğunu görecektir. Taklamakan’ın sözcük anlamı da durumu anlatmaya yetiyor:

Gidip de gelinmeyen!
Düşünürün çocuklarından biri babasına sormuş:
- Ne yapıyorsun?
Düşünür yerden bir avuç kum daha alıp bırakırken seslenmiş:
“Çölü değiştiriyorum...”

78 kuşağı da tüm ülkeyi değiştirme, devrime kavuşturma uğraşının yanında kimi günlerini de gecekondu yapımında geçirmeyi, mücadelesinin önemli bir kilometretaşı olarak görüyordu.

70’li yıllar Türkiye’de toplumsal dönüşümün de çok hızlı olduğu dönemdi. İç göçün hızını tutabilene aşk olsun. Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırlarından tahta bavulunu toplayıp büyük kentlere gelen insanlar, kendine yer etti mi; ilk iş, memleketteki yakınlarını da yanına alıp sülaleyi genişletmek...

Osmanlı’da lale devri varsa, 70’li yılların Türkiye’sinde de sülale devri vardı... Kent varoşlarında hızla oluşan yeni semtlerin adı da bunu anlatmaya yetiyordu:
Erzurumlular Mahallesi, Mardinliler Mahallesi, Yozgatlılar Mahallesi...

Her kentin ister istemez siyasal karşılığı da vardı. 12 Eylül döneminde salt bu adı nedeniyle daha fazla “ilgiyle” karşılaşan semtler oldu!

Büyük kentlerin çevresi halka halka kuşatılıyordu... Devrimciler bu kuşatmayı gördüler ve devrimin örgütlenebileceği önemli kaleler inşa edebileceklerini düşündüler.
Yaptılar da...

ODTÜ’nün her fakültesinden gençler ellerinin nasırlanmasına bakmaksızın Dikmen sırtlarında kat kat gecekondu yükselttiler. Arada selvi ağaçlarını da ihmal etmediler...
İstanbul’da Ümraniye sırtları, gençlik ateşinin enerjisine nasıl dayanır... Göz açıp kapayana dek Anadolu’dan gelen halkımızın barınma sorunu çözümlenmişti bile...
Bu inşaatlara katılanlarla yıllar sonra ara ara sohbet ettim... Anılar, iyi fırınlanmış tuğla blokları gibi bir bir döküldü ağızlarından. Onları en çok üzen o semtlerin artık solun semtinden bile geçmez oluşuydu... Her seçimde bambaşka siyasi partilere yardım ve sandıklık edişiydi... Yaptıklarına pişman mıydılar? Kesinlikle hayır...                          Konunun bu yanı ayrı...

Biz 78 kuşağının özverisinin dışına taşmayalım...
O gençler gecekonduları inşa ettiklerinde hiç ama hiç “bir oda da bizim olsun” demediler. Akıllarından dahi geçirmediler. Belki böyle bir düşünce düşüncesini yazmam da düşüncesizce bir düşünce!

Ama şunu da vurgulamadan geçmeyelim:
70’li yıllarda o evleri ören gençler, 2000’li yıllarda “anılar” deyip o semtlere gittiklerinde fiziki olarak da tanıyamadılar. Ne doğru dürüst yazı yazılacak boş duvar vardı ne o sokaklar devrime giden yoldu...

78 kuşağı sadece gecekondu inşa etmekle yetinmedi, daha önce yapılmış semtlerde de varlık göstermeyi görev saydı. Yer yer bu semtlerin korunması için de seferber oldu. Kurtarılmış bölgeler büyük ölçüde gecekondulardan başladı.

Yıllar sonra gecekondu semtleri müteahhit akınına uğradı. İki göz gecekondu 4-5 ağaçlık bahçe onlara 2-3 daire olup geri döndü. 78 gençliği o daireleri gördükçe başında daireler dönse de gerçek buydu: Gecekondunun yerini betonkondular almıştı!



Terörden daha büyük tehlike: BÖLÜNME

Orhan Veli’ye selam verip şöyle desek:
Sol hiçbir şeyden çekmedi
Kendisinden çektiği kadar.
Hatta iktidara ulaşamamış olmasından
Bile muzdarip değildi...
Kendi içinde bölünmediği zaman
Biraz sıkılırdı ama canı
Pek haklı da sayılmazdı
Yazık oldu onca enerjiye...

Sözü getireceğimiz yer şu:
Devrimci gruplar öylesine çok bölündüler ki, terörden de faşist saldırılardan da tehlikeli ve zararlı olan bir şeydi bu. Bölünmeye hazır olduktan sonra bahane mi yoktu?
Neler gerekçe olmadı ki, ayrışma için...

Afganistan’dan İran’daki gelişmelere uluslararası bir sorun mu öne çıktı; doğal olarak yanıtlanması gereken soru şu:
Hareket buna nasıl bakmalı?

Anında birden fazla görüş ortaya çıkıyor ve her yorum yeni gruplaşmaları beraberinde getiriyordu.
Kahramanmaraş katliamından Çorum olaylarına ülkede ciddi bir olay meydana geldi. Nasıl tepki koymalı?
Buyrun size birden fazla tepki koyma yöntemi...
Bu ve benzeri ayrışmalar geçici olabiliyordu. Zaman içinde, yeni gelişmelerle birlikte ikincilleşebiliyordu.
Asıl bölünme nedenlerinin başında; örgütlerin başındaki kadroların kendi içindeki ayrılıklar geliyordu. Bunlar dışarıya “kişisel bakış farklılıkları” olarak değil, “ilkesel ayrılıklar” olarak yansıyordu!

Hani diyalektikte bir söz vardır:
Hiçbir sorun yoktur ki, içinde çözümü de barındırmasın.
Bu gerçek devrimci hareketlere şöyle uyarlanabilirdi:
Hiçbir hareket yoktur ki, içinde seçeneğini barındırmasın!
İş sadece bölünme ile kalsa, belki kabul edilebilir... Artık “ileriye bakma dönemi” yorumuyla geçiştirilebilir. Ancak soldaki bölünmelerin büyük çoğunluğu çatışmaları da beraberinde getirdi. O zaman da güçlerini birbirlerine karşı kullanıp, karşılıklı erime sürecine girdiler. Öyle ki en ağır suçlama olarak kullandıkları “faşist” sözcüğünü bile birbirlerine karşı kullanmaktan çekinmediler. Bunun devamında “hain” sözcüğü doğal olarak daha kullanılan bir ifade oldu! Bunu kullanan ülkücülerin ürettiği sloganlardan biri şuydu:
Mao, Lenin, birbirinize girin!

İdeolojik bakış farklılıklarından öte bazen bir sokağın paylaşımı bile birbirine çok yakın gruplar arasında çatışmaya neden olabiliyordu.

Büyük bölünmelerden biri 1978’de yaşandı. Devrimci Yol’u pasif bulanlar buradan ayrılıp, Devrinci Sol’u kurdu.

“Halkın” sözcüğü de gruplar arasında farklı paylaşımlara konu oldu. Halkın Kurtuluşu hareketinin dışında Halkın Yolu, Halkın Sesi akımları da yükselince ortaya “Halkın” enflasyonu çıktı. Zamanla Halkın Yolu da kendi içinde bölününce ayrılan grup adını koydu:
Devrimci Halkın Yolu.

Bu durum öteki siyasi gruplarca alay konusu yapılmış, tümünden şöyle söz edilmeye başlanmıştı:
Halkın sülalesi...

İlerici Gençler Derneği (İGD) hareketi de kendi içinde yeni grup doğurdu:
İşçinin Sesi...

1980’e girerken irili ufaklı fraksiyon sayısı 100’ün üzerindeydi...
Bu konuda sağın bakışı nasıl?

Sağ şunu çözdü:
Hedef birlikteliği!

İç çelişkilerinde birbirini vurmaya kurşunu olmayan gruplar, hedefe kilitlenince aynı safta iç içe mücadele etmeyi görev saydılar. Bu anlayış sonraki yıllarda da devam etti. 2000’li yılların iktidar gücünü oluşturan AKP’nin durumuna baktığımızda şu söylenebilir:
Tabanını irili ufaklı t-onlarca tarikatın, cemaatin, şeyhin, şıhın oluşturduğu bir hareket.
Sonuç ne?
AKP iktidar...
İktidar AKP olduğu için mi tarikatlar, cemaatler güçlü?
Hayır...
Ya ne?
Tarikatlar, cemaatler güçlü olduğu için, güçlerini birleştirebildiği için AKP iktidarda...
Bu yelpaze için şu tanım yapılabilir:
Çok parçalı tek hedefli...

Solda ise durum geleneksel olarak şu:
Bütün amaç, öteki sol hareketten daha güçlü olmak!

70’lere dönersek...
O dönemin en büyük sol siyasal örgütü elbette CHP idi... Sol hareketler başlangıçta CHP’nin güçlü olması için çaba harcadılar. Seçimlerde desteklediler. Genel Başkan Bülent Ecevit, kendisini destekleyen devrimci gruplara randevu vermeyi bile çok önemli bulmadı. Biraz zorlama olunca şu karşılığı verdi:
“Benim size diyet borcum yoktur...”

Oysa Demirel, zaman zaman kendisine ülkücüyüm diyenlerin cinayetlere karışmasına temkinli yaklaşırken şu sözüyle tarihe geçti:
“Bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz...”

Demirel, dönemin sandık sonuçları ışığında iktidara ulaşmak için çevresindeki yelpazeyi kendi etrafındaki renkler olarak görmek istiyordu.

78 kuşağının bölünme hastalığının bir başka biçimi de büyük grupların arada bir çatışmasıydı. Bu dönemler hem çok kanlı hem de çok gerilimli geçerdi. Zira gruplar birbirinin ne olduğunu bilir, gücünü nerede nasıl kullanacağını tahmin ederdi.
Bölünmelerin verdiği zarar ilk aşamada öngörülenden daha fazla oluyordu. Her şey bir yana hareketlerin toplam gücü yarılanıyordu. Bunu dışarıdan yapılan hiçbir baskı başaramazdı. Bunun yanında bir de moral güç vardı. Düne kadar yan yana olan insanlar bir günde karşı karşıya gelebiliyordu. O nedenle birbirine yakın hareketlerin çatışması sona erdiğinde taraflarda çok büyük sevinç yaşanırdı.

Bölünmelerin ne kadarı provokatifti, ne kadarı kendi iç dinamiklerinden oluştu, kestirmek elbette zor. Ancak şu kesindi:
1970’lerden 2000’lere sol, hedef ortaklığı kurabilseydi Türkiye başka türlü olurdu!


12 Mart’tan
12 Eylül’e Gençlik

Başını Türkiye İşçi Partisi’nin çektiği, işçi sınıfı hareketinin yükselişe geçtiği bir ortamda, egemen sınıflar için, gençlik dünyasındaki nitel değişme çok tehlikeliydi. İşçi sınıfı hareketini bölmeye çalışırken, gençliği de bölmek; her ikisinin de altından anayasal dayanakları çekip almak: Tekelci sermayenin başlıca kaygılarından biri olmuştur. 12 Mart’la 1961 Anayasası’nda ilk gediklerin açılmasının altında bu kaygı yatar; faşist MHP’nin palazlandırılmasının da asıl nedeni budur. Belirtmeye gerek yok: Kürt ulusal demokratik hareketinin gelişmesine de böylece engel olunabilecekti.

Sermaye sınıfının bütün bunlarda başarılı olduğu yadsınabilir mi?
Bu başarı, özellikle 1980 arifesindeki yıllarda, çok daha belirgindir. Gericiliğin yaptığı en korkunç şey de, ilerici gençliğin karşısına faşist terörü çıkararak, onu “can güvenliği” gibi bir sorunla karşı karşıya koymasıdır. 12 Eylül sonrasında, faşist rejimin, solcu gençliğin sırtına kolaylıkla yıkabildiği terörün kaynağı, aslında doğrudan doğruya faşist odaklardı. Bunları söylerken; 12 Eylül öncesi Türkiye solunun, giderek ilerici gençliğin yanılgıları olmadığını söylemek istemiyoruz.

Yanlışlar da yapıldı elbet!
Ne var ki, onları tartışmanın yeri burası değil. Önemli olan, tekelci sermayenin ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmek istediği gündemdir; o gündemde başlıca madde, çağdaş bir demokrasiye giden yolları tıkamak ve onu savunanları susturmaktı. O gündemin uygulayıcısı 12 Eylül rejimi işte bunu yapmıştır. Türkiye’nin Aydınlanma hareketi boyunca elde ettiği bütün demokratik kazanımları yerle bir edip, işçi sınıfına siyaset arenasını yasaklarken, gençliğin karşısına da iki şeyle çıkmıştır: Hapishaneler ve gerici bir eğitim, giderek üniversite!

Yarınların aydınlık ve sömürüsüz Türkiye’si adına, düşüncelerine, delikanlılığın heyecanlarını da katmaktan başka günahları olmayan binlerce, onbinlerce genç insanı “terör suçlusu” ilan edip, demir parmaklıkların arkasına koymuştur; onları, insanlığın ve hukukun her türlü kuralını çiğneyerek işkenceden geçirmiş, en ağır cezalarla yaşamlarını söndürmüş, kimini de fırsatını yakaladığında asmıştır. Bu vicdansız, öyle olduğu kadar da elleri kanlı iktidarın, hapishane duvarları dışındaki gençlikten anladığı ise başka bir şeydir: Düşünmeyen, tartışmayan, düzeni, bu tepeden tırnağa kirli düzeni olduğu gibi kabul edecek insanlar! Eğitim dünyasını da, böylesi kuşaklar yetiştirmek amacıyla tezgâhlamıştır.
(Server Tanilli)

Tümü Mustafa Balbay - Son yazıları

Af-edersiniz! 25 Eylül 2018 Sal
Filo gelecek yerden bir uçak esirgenmez! 23 Eylül 2018 Paz
Şampiyonuz derken Şam piyonu olmak! 20 Eylül 2018 Per