Köşe Yazısı

A+ A-

78'liler.../ 5

02 Ekim 2008 Perşembe

Büyük gözdağı: Aydın kıyımları

Türkiye’de 12 Eylül öncesi yaşanan terör olaylarının klasik bir sağ-sol çatışmasına indirgenemeyeceğinin en somut göstergelerinden biri aydın ve bilim adamı kıyımlarıydı.
Onlar ki; başlıca kaygıları, üniversitede eğitimin bilimsel yapılmasıydı. Ürettikçe üretiyorlardı. Öğrencileriyle diyalog halindeydiler. Türkiye’nin her alanda çağdaş ülkeler düzeyine çıkmasını istiyorlardı. Bu yanlarıyla ister istemez sol yelpazede duruyorlardı.
Üniversite kampuslarının sık sık boykot gürültüleriyle sarsıldığı, sık sık gerilimlerin, çatışmaların yaşandığı bir ortamda, bunların doğrudan tarafı olmayan öğretim üyelerinin öldürülmesi, başta gençlik olmak üzere toplumun tüm kesimlerini derinden etkiledi. Öldürümler gençliği ve toplumun dinamik kesimlerini yıldıramayınca, yeni kıyımlar denendi.

Klasik bir söylemdir:
Aydınlar, ülkenin akciğeridir.
Öldürümler, sadece toplumu yıldırmakla kalmıyor, deyim yerindeyse nefes alıp vermesini de güçleştiriyordu. Bilim adamlarının gerek öldürülerek gerekse yıldırılarak aktif bilimsel araştırmaların dışında kalması, Türkiye’yi aynı zamanda bir başka karamsarlığa ve karanlığa sürüklüyordu. Türkiye solunum yetmezliğine düşüyordu. Bir bilim adamı öldüğünde, bir kütüphane kapanmış demektir. Özellikle 1977-80 arasında Türkiye’de kaç kütüphane kapandı?
Ana hatlarıyla paylaşalım...

Önce her şeye, ama her şeye karşın kapatılamayan bir kütüphane; Server Tanilli!
İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Server Tanilli, 7 Nisan 1978 günü vuruldu. Göğsünden aldığı kurşunlarla kanlar içinde hastaneye kaldırıldı. Uygarlık Tarihi dersleri veren Tanilli, insanlığın gelişimini, tarihin tekerleğini tüm aydınlığıyla öğrencilerine anlatıyor, gençliği saran ateşten o da payını alıyordu. Vurulması İstanbul Üniversitesi öğrencilerini, öğretim üyelerini derinden yaraladı. Bütün dilek, onun da yaralı olarak kurtulmasıydı. Durum çok umut vermiyordu; belden aşağısı çoktan gitmişti... O gün Can Yücel şu dizeleri yazdı:
Kulağım sende Server / Nasıl beklediysem doğacak / çocuğumun haykırışını / Senin sağlık haberini de / Öyle bekliyorum / Sanki bir tel gerilmiş aramıza / bir saz / En püften bir işaret kırpar / kırpmaz / Ötmeye başlıyor nabzımın / kızıl serçesi / Şakaklarımda
Geçerken gördüm demin / Küçüksu’yun ordan / Mezarlığın yamacında / bir erguvan açmış / Senin resmin tıpkı / çıktı ya gazetelerde / Ak sedyenin içinden / koşturuyorsun baharı / Kana kana kanayarak / ölüme karşı.

Bu toprak var ya / can verdiğin senin / Bu toprağa düşman baltalarla / budanarak / Üstüne yığıldığın toprak / var ya hani / O toprak işte seni ayağa / kaldıracak / Onun için sıkı dur kardeşim / sık dişini / Ve ateşten ölüp ölüp dirilen / semendercesine / 1 Mayıs’ta Taksim’e / yetişmeye bak / Taksim’de birleşmeyle / birleşmeye / Bekliyoruz ha, gecikme yok.
Tanilli direndi, yaşam savaşını kazandı. Tedavisinin yurtdışında devam etmesi gerekiyordu. Strasburg’a gitti. Burada sağlığı iyiye doğru giderken üretmeye devam etti.
Tanilli’yi Türkiye’ye gelişlerinde dinlemeye, yakından görmeye çalışıyorum. Zaman zaman başardım. Üretim gücünün yanında bir insan olarak da sevgi ve dostluk üretme merkezi desem, bilmem bir ölçüde anlatabilmiş olur muyum?

Hem küresel gelişimi tarih tarih izleyen hem de Türkiye’nin yönüne ilişkin kaygıları tekerlekli sandalyede giderken önüne dikkat etme zorunluluğu kadar içselleştiren Tanilli’yi kaybetseydik... Yüzyılların gerçeğini biraz daha az görmüş olacaktık!
Aklın aydınlığını daha düşük voltajda hissedecektik!
Peki ya kaybettiklerimiz?


Tütengil’in bilim bacası tütseydi

Prof. Ümit Doğanay öldürüleli henüz 15 gün olmuştu. 7 Aralık 1979 sabahı saat 08.00 sıralarında İstanbul’dan bir acı haber daha geldi:
Prof. Cavit Orhan Tütengil öldürüldü!
Başkanı olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü’ne gitmek üzere sabahın erken saatlerinde Levent Sülün Sokak’taki İETT durağına gelen Prof. Tütengil, çapraz ateşle 4 ayrı tabancadan çıkan ateşle öldürüldü. Saldırganlar 34 VY 681 plakalı araca binerek kaçtılar. Sanki durakta rutin bir işi halletmiş, gitmiş gibiydiler.
Cinayeti kim, kimler işlemişti?

Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel olaydan sonra gazetecilere şu açıklamayı yaptı: “Anarşinin devletten, belediyelerden ve çeşitli kuruluşlardan himaye gördüğü gerçektir. Anarşi içinde bulunan pek çok kişinin devletten maaş aldığı da bir gerçektir.”
Bu kadar gerçeğin arasında, katiller bulunamıyordu!
Prof. Tütengil’in cenaze töreni de olaylı geçti. Bu da dönemin acı gerçeklerinden biriydi. Katledilen insanların cenaze törenleri ölümlü ya da yaralı yeni acıları beraberinde getirirdi. Prof. Tütengil’in cenazesinin kaldırılacağı Şişli Camisi’ne giden bütün yollar kapatılmış, törene sadece ailesinin ve resmi protokolün katılmasına izin verildiği son anda açıklanmıştı. Camiye giden yollar, Prof. Tütengil’in öğrencileri, öğretim üyesi arkadaşları, sevenleri ile doluydu. Derkeeen bir molotofkokteyli patladı ve ortalık karıştı: 1 ölü, 8 yaralı...
Prof. Tütengil’i yeni kuşaklara ana hatlarıyla aktarmakta yarar var:
• 1921 yılında doğdu, öldürüldüğünde 58 yaşındaydı. Yani deneyim ve birikimle enerjinin iyi örtüştüğü bir yaşta.
• Öğretmen okulunu bitirdi. Öğretmenlik yaparken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi.
• Askerliğini yaptıktan sonra görev yeri olarak Köy Enstitüleri’ni istedi. Antalya ve Diyarbakır liselerinden sonra Kepirtepe ve Aksu Köy Enstitüsü’nde görev yaptı.
• 1950-52 yılında Fransa’da doktora yaptı. Doktora konusu, Montesquieu idi. İstese Fransa’da kalabilirdi. Yapmadı, zaten amacı bilgisini görgüsünü arttırmak ve bunu Türkiye’de öğrencileri ile paylaşmaktı.
• Türkiye’ye dönüşte aynı görev yerini istedi; Aksu Köy Enstitüsü.
• 1962-63’te İngiltere’de British Museum’da çalıştı. Ziya Gökalp’in Londra’da yayımlanan ilk yazısını ortaya çıkardı.
• 1970 yılında profesör oldu. Çalışmalarının bir bölümü Köy Sorunu ve Gençlik, Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak, Köy Enstitüleri Üzerine Düşünceler, Az Gelişmenin Sosyolojisi adı altında kitaplaştırıldı.
Prof. Tütengil “kütüphanesi”nin, 2000’lere kadar tütmüş olduğunu düşünün! Hem dünyadaki gelişmeleri dikkatle izleyen hem ülkesinin tüm sorunlarına karşı duyarlı olan araştırmalar yapan bir aydın, daha neler üretmezdi!
Öğretim üyesi katliamları üç büyük yıkıma neden oluyordu:
1- Bir aydını ortadan kaldırmak.
2- Üniversite gençliğini umutsuzluktan öfkeye kadar her türlü duyguya sürüklemek.
3- Toplumu sindirmek.


Sıra Türk basınına geldi: Abdi İpekçi’yi öldürdüler

Başlık 2 Şubat 1979 günü yayımlanan Hürriyet gazetesinin manşeti... 1 Şubat 1979’da akşam saatlerinde genel yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını yaptığı Milliyet gazetesinden çıkan Abdi İpekçi, evine giderken aracında öldürüldü. Art arda kıyılan öğrencilere, öğretim üyelerine şimdi de gazeteciler eklenmişti. Ve Hürriyet, “Sıra Türk Basınına Geldi: Abdi İpekçi’yi Öldürdüler” başlığını atmıştı.

İpekçi öldürüldüğünde Ege Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimimin ikinci yılındaydım. Okul bittikten sonra mesleği yapmaya kararlı az kişi vardık ama, acı haber bütün öğrencileri etkiledi. Ertesi gün okuma odasındaki gazetelerin tümü didik didikti. Kurşunun adresi yoktu. Bu kez eğitimini aldığımız mesleğin seçkin bir temsilcisiydi öldürülen.
İpekçi cinayetinin sonrasında yaşananlar en az cinayet kadar vahimdi. Bu ve benzeri cinayetlerin soruşturulmasını daha doğrusu soruşturulmamasını en çok sorun edenlerin ve iz sürenlerin başında Uğur Mumcu geliyordu. Mumcu, araştırdı, didindi, İpekçi dosyasının kapatılmamasını sağlayanlardan biri oldu.

Cinayetten yaklaşık 5 ay sonra yakalanan Mehmet Ali Ağca’nın emniyetteki ilk sözlerinden biri şuydu: “Abdi İpekçi’yi ben öldürdüm...”

Ağca’nın tutuklandıktan bir süre sonra Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçışıyla başlayan yeni öyküsü, Türkiye’nin nasıl bir yönetilemezlik ya da sürükleniş içinde olduğunu gösteriyordu.

Yine 1979 yılı... Sonuna doğru... 20 Kasım 1979... Bu kez hedef İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Yaşar Ümit Doğanay’dı. Sabah, Etiler Profesörler Sitesi’ndeki evinden çıktı. Aracında arkadaşı Kimya Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fikret Baykut’u beklerken 4 kişinin açtığı yaylım ateşi sonucu yaşamını yitirdi.
Prof. Doğanay da bütün hedef seçilenler gibi: Öğrencileri tarafından çok seviliyordu... Çağdaş fikirlere açıktı... Dönemin, alanıyla ilgili neredeyse tüm dernek ve kurumlarında aktif olarak çalışmıştı... Üretken bir bilim adamıydı... Bir yandan anayasayı daha da kısıtlama hareketlerine karşı çaba harcarken, bir yandan toprak reformunun kaçınılmazlığını herkese anlatmaya çalışıyordu...

O günün karanlık koşulları içinde bu özellikleri taşıyan Prof. Doğanay öldürülmeyecekti de kim öldürülecekti?

Arkadaşı Aydın Aybay, “Neden Öldürüldüler” başlıklı iki ciltlik çalışmanın sahibi Orhan Tüleylioğlu’na şunu söylüyordu: “Ümit Doğanay’ı devlet içinde çöreklenmiş bir çete öldürdü.”

Tüleylioğlu’nun Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) tarafından kitaplaştırılan çalışması, Ord. Prof. Bedri Karafakioğlu’nun (20 Ekim 1978), Doç. Dr. Orhan Yavuz’un (15 Haziran 1977), yazar Ümit Kaftancıoğlu’nun (11 Nisan 1980), Savcı Doğan Öz’ün (24 Mart 1978), Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in (11 Temmuz 1978), Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un (28 Eylül 1979), Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler’in (22 Temmuz 1980) nasıl katledildiğini, soruşturmalarının nasıl yürütüldüğünü ve bu kayıplarımızın nasıl değerler olduğunu ortaya koyan bir eser...


Siyaset sorunun parçası oldu
 

1976’dan başlayarak Türkiye adım adım karanlık terör kıskacının içine sürüklenirken, Ankara ne yapıyordu?
Hükümetler kurup, hükümetler bozuyordu...
Her seçim dönemi birden fazla hükümetin kurulup bozulduğu siyasal karışıklıkla geçiyordu. Döneme damgasını vuran 4 siyasi lider vardı:

Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş...

60’ların tek başına iktidarı Adalet Partisi’ni, 70’lerde DP, MSP ve MHP küçülttü, ama yine de toplam sağ tartışmasız birinci partisi oldu.

Ecevit ise 12 Mart döneminde ara rejime karşı duruşu ve bunun beraberinde yükselen karizmasıyla CHP’yi sürekli iktidar seçeneği olarak tuttu. İki ana parti AP ve CHP’nin tek başına iktidar çıtasının biraz altında durması, MHP ve MSP’yi kilit partiler yaptı. Onlar da bunu çok iyi kullandı.

Üniversite gençliği, 1961 Anayasası’nın bitirilmesinin ardından 70’lerin Meclisi’nde kendisine yer olmadığını düşünüyordu. O nedenle seçimlere yönelik tutumda değişiklikler yaşanıyordu. Bitip tükenmek bilmez tartışmaların ardından ağırlıklı görüş “CHP’nin desteklenmesi” olarak çıkıyordu. Gençlik hareketleri CHP’yi sadece oylarıyla değil, kimi kritik kentlerde bedenleriyle de korudular. CHP kendisini devrimci, sosyalist gruplardan ayrı tutmaya çalışıyordu. Ancak bunu başarması olanaksızdı. Zira başta MHP olmak üzere sağ partilerin tümü şu sloganı çoktan üretmişti: Ortanın solu Moskova’nın yolu!
MSP için de CHP demek, dinsizlik demekti...

Ecevit her iki algıyı azaltmak için her şeyi yaptı. Konya’da, “Peygamberimizin toplumsal adalet için getirdiği çözümler sol fikirlerdi” diyecek kadar açıldı...
Yukarıda saydığımız dönemin 4 liderine perde gerisinde duran ama etkin olan bir kişi daha eklenebilir: Celal Bayar.

Bayar’ın “CHP’ye karşı bir milli cephe” diye formüllendirdiği öneri kısa sürede dal budak saldı ve 70’lerin ikinci yarısına damgasını vuran koalisyonların temeli atıldı: Milliyetçi Cephe (MC)!

Demirel’in iki yanını dolduran Erbakan ve Türkeş, devlet kadrolarından sandık gücünün kat kat üstünde pay aldılar. Ankara’da şekillenen bu durum Anadolu’ya, kampuslara yeni gerilimler olarak yansıdı. MC hükümetlerinin uygulamalarını protesto yeni bir mücadele alanı olarak öne çıktı.

Son 50 yılın bütününde olduğu gibi, 1977-80 arası Ankara’nın kendi içindeki çekişmeleri en ayrıntılı biçimde kaleme alan ve sonraki kuşaklara aktaran kişi gazeteci Cüneyt Arcayürek oldu. Arcayürek’in 1977-78’i anlatan kitabının adı şu: Demokrasinin Sonbaharı.
78-79’u anlatan kitabın adı da “Müdahalenin Ayak Sesleri”.

Demokrasinin Sonbaharı’ndan bir alıntı: “AP önderi anarşinin giderek boyutlanması savlarını elbette yadsıyamazdı. Bir ölüyle bin ölü arasında hemen hiçbir ayrım yapılamayacağını, yasadışı eylemlerin varlığını yadsıyıp küçümseyemeyeceğini bilirdi. CHP önderiyle arasında anarşiye kaynak olan güçlerin tanımında ayrımlar vardı. Tartışma o sırada anarşik olaylarda ölenlerin sayısı üzerine değildi. CHP ile AP önderi arasında, anarşinin hangi tarafça başlatılıp sürdürüldüğü konusunda ateşli tartışmalar yapılıyordu. Sorunun özüne bakış açıları birbirinden çok değişikti. Demirel’in sürekli incelediği tabloya göre, 1968 ile 77 yılları arasında ölenlerin sayısı şöyleydi: 1968’de 2, 1969’da 10, 1970’te 19, 1971’de 19, 1972’de 19, 1973’te 14, 1974’te 4, 1975’te 35, 1976’da 104, 1977’de 292.
Daha sonraki yıllarda anarşinin giderek nasıl boyutlandığını saptaması açısından bu sayıların önemi olabilirdi.”

Arcayürek’in son tümcesi elbette çok doğruydu, ama siyaset zamanının çoğunu memleketin değil, Meclis koridorlarının düzenine ayırdı... Terör 77’den sonra katlanarak arttı... MC hükümetleri ne yazık ki terör sorununun çözücüsü değil, sorunun parçası oldu!


Cumhuriyetimizin değerleri ve gençler 

Başta laiklik olmak üzere, Cumhuriyet’imizin değerleri vardır ve hepsi de bir bütündür ve hepsi de, bir 200 yıllık aydınlanma hareketinin ürünüdürler. Asıl korkunç olan, o değerlerin, hatta bizzat Cumhuriyet’in mezar kazıcıları türemiştir. Bu insanlar, bir yandan “ideolojiler öldü!” derken, bir yandan da Cumhuriyet’in değerlerinin içini boşaltacak bir ideolojik etkinliği sürdürüyor; gençlerin gözlerinin önüne bir duman perdesi çekip, her şeyi metalaştıran bir piyasa ideolojisi ve onun “tek düşünce”si ile genç beyinleri uyuşturmak istiyorlar.

Ve “uzlaşma”ya çağırıyorlar onları liberalizm adına. Gençler, elbette bu oyuna gelmeyecekler, gelmemeliler de: Çünkü, Cumhuriyet’in üzerine kurulu olduğu değerleri uzlaşma pazarına sürdüğümüz an, o değerlerin bir yerde “harcı âlem meta” haline gelmelerinin, giderek ayaklar altına alınıp çiğnenmelerinin de yolunu açmış oluruz. 1950’lerden başlayarak Türkiye’de olan budur.

Gençler, Cumhuriyetçi değerlerin aydınlığında yarınlara yürüyecekler: aklın ve bilimin meşalesini elden bırakmadan; dar ve kısır fraksiyon kavgalarına sapmadan; fikir ve inançlara karşı hoşgörüyü sürdürerek; tartışmanın zevkine vararak ve onun getirdikleriyle zenginleşerek; bencil değil bir özveri ahlakını, halktan yana olmayı ve yurtseverliği başa alarak ve ne olursa olsun idealist kalarak...

(Server Tanilli)

Tümü Mustafa Balbay - Son yazıları

Filo gelecek yerden bir uçak esirgenmez! 23 Eylül 2018 Paz
Şampiyonuz derken Şam piyonu olmak! 20 Eylül 2018 Per
Eren Erdem’in dosyası kabarıyor! 19 Eylül 2018 Çar