Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

78'liler.../ 6

02 Ekim 2008 Perşembe

Soğuk Savaş'ın buzlaştığı ülke: TÜRKİYE...

Bu bölümde Türkiye’nin dışına çıkalım...
Yok yok ülkeyi terk etmeyeceğiz! Bu mümkün mü?
Aman ülkeyi terk etmiş olanlar da yanlış anlamasın; onlar ruhen ülkeyi terk etmedi, edemedi...
Peşrevi kısa keselim; konumuza dönelim...
1970’ler, dünyada Soğuk Savaş’ın en yoğun, en acımasız yaşandığı dönemdi. Gizli-açık bütün psikolojik savaş yöntemleri geçerliydi. Adı üstünde Soğuk Savaş...
Soğuk, göreceli bir kavram...
Yaz ortasında 10 derece çok soğuktur...
Kış ortasında 5 dereceye soğuk denmez...
Türkiye o dönemde, sözcüğün tam anlamıyla buzlaştığı yerdi.
Batısında, Yunanistan kararsızdı:
NATO’da olmak ya da olmamak, bütün mesele bu!
Yunanistan, iç dalgalanmaların getirdiği dengesizlikle Batı’nın saflarına nasıl katılacağına karar veremiyordu.
Bulgaristan tam bir Sovyet Bulgaristan’ı olmuştu. 80 öncesinde İzmir Fuarı’na gelen Bulgar temsilciler de bunun somut örneklerinden biriydi.
Yunanistan’ın hemen ötesi de Tito Yugoslavya’sı “bağımsızlar bloku” diyor başka bir şey demiyordu. Onun ötesindeki Arnavutluk da büyük bir Çin’erji içindeydi. Enver Hoca’nın Arnavutluk’u fakirlik içinde tam eşitliği sokaktan mutfağa her alana yerleştirmenin zenginliğini yaşıyordu... Arnavutluk Çin’e yaklaşınca Sovyetler’le arası iyice açılmış, Tiran’ın en büyük binalarından biri olan Sovyet elçiliği kapatılmıştı. Bu bina daha sonra Dışişleri Bakanlığı olarak kullanıldı.
Geçelim güneyimize; Suriye de tam bir Sovyet Suriye’si olmuştu... Çöl tilkisi lakaplı Hafız Esad, Moskova’ya yoldaş, Ankara’ya fesattı... Bunun Türkiye açısından önemi şöyle özetlenebilir:
Türkiye’nin en uzun sınırı Suriye ile; tam 721 kilometre... O dönemde bunun 510 kilometresi mayınla döşenmişti... Türkiye, NATO ile ilişkilerinin getirdiği temel bakışla, Suriye ile arasına mayın döşemişti!
Suriye’nin Sovyet hareketine inancını şöyle özetleyelim:
1980’lerin ortası... Hafız Esad, dönemin Sovyet lideri Gorbaçov’un davetlisi olarak Moskova’ya gidiyor. Misafir... Ama, umduğunu yemiyor, bulmak istediğini söylüyordu. O dönem prestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) politikası başlatmıştı... Esad, Gorbaçov’un yüzüne şunları söylüyor:
“Bu politikaların ülkeni batırır, bizi de zora sokar!”
Irak da Saddam yönetimi altında 70’li, 80’li yıllar boyunca Moskova’yı kutupyıldızı ilan etmeye devam etti. Baas rejiminin ruhu Moskova’dan besleniyordu.
İran mı?
Sormayın...
1979’da Humeyni’nin 2 milyon kişinin karşıladığı bir törenle Tahran’a gelmesinden sonra Batı’da bütün hesaplar altüst oldu. Öyle ki; ABD, Şah rejiminin güçlü olmasını sağlamak için nükleer enejiyle tanıştırmayı bile planladı. Yaptı da... Şah devrilince meydan Humeyni rejimine kaldı. İran’ın 2000’li yıllarda karşı karşıya kaldığı atom bombası denetiminin kökenleri o günlere kadar dayanıyor.
Biz İran’ın nükleer tarafını bir kenara koyalım; 78 kuşağına gelelim...
 

Şah mat oldu ama...

İran’daki devrimciler şöyle düşündüler:
Şah, mat olsun da ne olursa olsun... Devamında demokrasiyi biz kurarız...
Hiç de öyle olmadı... Humeyni, önce kendine yer etti, sonra bakın herkese ne etti!
Önce kadın hareketlerini kendileştirdi. Kara çarşaflı kadınları kontrolünde tutup ötekilere yüklendi:
Din ne emrediyorsa, o!
Bunu anayasa izledi... Onu da kendilerine uydurduktan sonra hâlâ direnen solcuları ya sürdüler ya kıydılar...
Bu süreç 3 yıl sürdü!
İran olayı, Türkiye’de de üniversite gençliği arasında çok tartışılan konulardan biri oldu. Kimi gruplar, Şah-Humeyni, Moskova-Washington denkleminde hangi tarafın “devrimci duruma daha yakın” olacağı tartışmasında gidip geldiler. Benzer tartışma aynı dönemde Sovyetler’in Afganistan’a girişinde de yaşandı.
70’li yıllarda, Kafkaslar diye bir şey yoktu... Her şey Sovyet’ti...
İşte bu tabloda Türkiye buzul mevsimini yaşıyordu desek abartmış olmayız. Bir yanımız ABD müttefiki, öteki yanımız Sovyet, az ötemiz bağlantısız, onun yanı Çin...
Buna ne denir:
Kaynamalı buzlaşma!
Dünyadaki bütün kutuplar küçücük Balkan Yarımadası’yla Afrika’ya Asya içlerine uzanan Ortadoğu’da başlıkçıklar oluşturmuş, Türkiye de bütün bunların ortasında sigortası sürekli atan bir ülke olup çıkmıştı.
Bu durum gençliği nasıl etkiliyordu?
ABD ne pahasına olursa olsun Türkiye’de Sovyet etkisi istemiyordu. Değil siyasal anlamda, ekonomideki kimi Ankara-Moskova işbirliklerine bile tahammülü yoktu. Bu anlamda 1960’ların sonunda yaygınlaşan Komünizmle Mücadele Dernekleri çok işine geliyordu.

ABD'nin ileri karakolu

Sovyetler de bir uçta Bulgaristan, bir uçta Suriye ve Irak, Türkiye’nin etrafındaydı. Türkiye ile de ilişkilerini olabilecek en ileri düzeye getirmeye çalışıyordu.
Türkiye, ABD açısından tam bir ileri karakoldu, Sovyetler açısından Akdeniz’e inişte engebeli yoldu...
İki küresel güç de kendi politikaları çerçevesinde Türkiye’deki siyasal akımları desteklediler. Özellikle NATO’nun gizli-açık her türlü örgütlenmeye gittiği, sonraki yıllarda ortaya çıktı. Bu alanda söylenebilen en ileri söz şu oldu:
“Devlet içindeki gizli yapılanma... Devlet içinde görev alıp kirli işlere bulaşan kişiler...”
Bu yapının en çok kullandığı kesim Ülkü Ocakları içinden çıktı. Bu yapılar, işleyecekleri işler için insan malzemesi gerektiğinde depo olarak buraları kullandılar.
Bu Soğuk Savaş ortamında Çin’in başlıca derdi de şuydu:
Türkiye, Moskova’nın denetimine girmesin de ne olursa olsun!
O nedenle Çinliler, Kenan Evren’i sevdiler, ülkelerine davet edip pekin ördekleri bile verdiler.
Kaderin cilvesine bakın ki; Kenan Evren’in 12 Eylül sonrasında ilk ziyaret ettiği ülke Bulgaristan, ikincisi de Arnavutluk oldu!


68’den 78’e Mustafa Kemal...

60’lardan 80’lere yaklaşık 20 yıla ulaşan aktif gençlik eylemlerinin ideolojik boyutu gündeme geldiğinde tartışılan konulardan biri şudur:
Mustafa Kemal...
68’den başlarsak... Başta Deniz Gezmiş olmak üzere 68 gençliği genelde Mustafa Kemal’le son derece barışıktı. Onun nihai hedeflerini yaşama geçirmeyi başlıca görevlerinden saymıştı.
Neydi bunlar?
Tam bağımsızlık ve antiemperyalizm...
Mustafa Kemal ne diyordu:
“Bağımsızlık benim karakterimdir...”
“Ya istiklal ya ölüm...” 68 gençliğinin döneme damgasını vuran başlıca eylemlerinden biri şuydu:
Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü...
Eylem, o dönemde aktif olan 10’dan fazla gençlik örgütünün ortak kararıydı. Başı çekenlerin en ön safında Deniz Gezmiş vardı. Dönemin yöneticilerinin ABD ve NATO ile iç içe olmasını, Amerikan 6. Filo’nun İstanbul’a gelmesini kabul etmiyordu. “6. Filo defol” eylemleri düzenliyorlardı. 30 Mayıs 1968’de gerçekleştirilen “6. Filo defol” eylemlerinden sonra Deniz Gezmiş de bir süre gözaltına alındı...
Gençler, bu bağlamda yapılacak eylemlerden birinin de Samsun’dan Ankara’ya yürümek olduğunu düşündüler.
Temel sloganları da şuydu:
Tam bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal...
Yürüyüş, 1968’in ekim ayında planlandı. Samsun’dan adım adım Ankara’ya gelinecek, 10 Kasım’da Anıtkabir’de olunacaktı. Ancak daha başlarken engelle karşılaştılar. Samsun Emniyet Müdürlüğü, “Ankara’nın talimatı” üzerine yürüyüşe izin verilemeyeceğini duyurdu. Gençler ısrar ettiler. Gözaltına alınanlar oldu. Mahkemeye çıkarılan gençler yargıca şöyle seslendiler:
“Burada bizi değil, Mustafa Kemal’i yargılıyorsunuz...”
Yargıç bunu şiddetle reddetti...
Sonuç olarak yürüyüş gerçekleşti. Gençler Ankara’ya ulaştılar... Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e yürüyüş sorulduğunda o ünlü yanıtını verdi:
“Yollar yürümekle aşınmaz...”
Deniz Gezmiş, 1971’deki yargılanma süreci boyunca sık sık Mustafa Kemal’e gönderme yaptı. Babasına yazdığı mektupta da şöyle diyordu:
“Beni iyi bir Kemalist olarak yetiştirdiğin için teşekkür ederim...”
78 kuşağı, nasıl 68’den devraldığı her şeyi en ileri ucuyla üstlendiyse Mustafa Kemal’e bakışı da aynı şekilde oldu:
Onu aşmak, daha ileri hedefleri gerçekleştirmek!
Pek çok devrimci grubun gözünde Atatürk, bir halk önderiydi. Bir devlet kurmuştu ama, bunu sosyalizmle taçlandırmak gerekiyordu.
Elbette daha ile gidenler de oldu ama, temel bakış buydu:
Atatürk’ün yaptığından çok daha ötesini yapmak...
78 kuşağında da pek çok hareket tıpkı 68 gibi, “tam bağımsızlık” diyordu, “emperyalizme karşı mücadeleyi” öne çıkarıyordu.
12 Eylül döneminde gençlerin üzerine acımasızca gidilirken, her şeyin “Atatürkçülük adına” yapıldığının ilan edilmesi, gençlik hareketlerinin tümüyle Mustafa Kemal’den kopmasına neden olan etkenlerden biriydi.
Bu anlayış Atatürkçülükse, onlar böyle olabilir miydi?

Tümü Mustafa Balbay - Son yazıları

Eren Erdem’in dosyası kabarıyor! 19 Eylül 2018 Çar
Soma’dan 3. havalimanına: 19. yüzyıldayız... 18 Eylül 2018 Sal
Var mısınız? 16 Eylül 2018 Paz