78'liler... / 7

03 Ekim 2008 Cuma

Deprem olunca ilk öğrenmek istediğimiz şey şiddetidir. Richter ölçeğine göre 4’ün altı ise rahatlarız; biraz sarsmış o kadar... Üstü adım adım tehlikelidir. Richter ölçeği 1935 yılında geliştirildi. Depremde açığa çıkan ve harcanan toplam enerjinin miktarını ölçüyor. Rakamlar büyüdükçe depremin etkisi de büyüyor ama, katlanarak büyüyor.

Örneğin; 5.5 şiddetindeki deprem 5.4 şiddetindeki depremin iki katı büyüklüğünde!
O nedenle asıl rakamın devamındaki küsurat, küsurat değil; deyim yerindeyse sürat!
Deprem için bir de şu tanım kullanılır:

Merkez üs!Bir başka deyimle fay hattının geçtiği yer, sarsıntının ana merkezi, depremin verdiği zarar ölçüsü bakımından ayrıca önemlidir.
Peşrevi uzun tuttuk ama; işte 12 Eylül tam bir depremdi...
Nasıl bir deprem?

Merkezin sağ yelpazesine 4 şiddetinde...

Evlerinizden bir süre için çıkın... Merak etmeyin evlerinizi bir süre kapatacağız ama, fazla bir şey olmayacak. Bazı zararlar yaşayabilirsiniz. Kusura bakmayın, bunu yapmak zorundayız...

Merkez sola 4.5 şiddetinde...

Evlerinizden çıkacaksınız, eşyalarınız bir miktar zarar görecek ama, ucunda ölüm yok...

CHP’nin solundaki yelpazeye 7 şiddetinde bir deprem... Hani, deprem öldürmez, çürük yapı öldürür derler ama, sol yelpazenin bu şiddette bir depreme dayanması çok zordu!
Sonuç tam bir yıkım oldu.

Yanlış anlaşılmasın, hiçbir soykırımsal çağrışımda bulunmak istemiyoruz ama, Türkçenin anlatım gücünden yararlanmak gerekirse, 12 Eylül sözcüğün tam anlamıyla bir solkırım oldu.



Tanım farklılıkları

2000’li yıllarda bile “alışkanlık gereği” kullanıldı ama, 12 Eylül döneminde eğer bir grup solcu yakalanmışsa, haberin girişi şöyle olurdu:
“Yasadışı sol bir örgüte mensup...”

Eğer yakalananlar sağ bir örgütün üyesi ise tanım şuydu:
“Bir grup yasadışı örgüt üyesi yakalandı...”
Bir bakıma “sol” demek, “suç” demekti...

12 Eylül’ün bütün fay hatları soldan geçti... Tabii sağın bütün renklerinde de bu sarsıntılar hissedildi, bunu da vurgulamak gerek.

Şöyle bir tanımlama da yapabiliriz:
12 Eylül sola fay dalı, sağa faydalı oldu!
İşi rakamlara vurduğumuzda, tablo daha net anlaşılacaktır.

Bir söz vardır:
Gerçek insan, örgütlü insandır.
Demokrasisi karaya değil de rayına oturmuş ülkelerde insanlar örgütlüdür. Her biri, mesleğinin, semtinin, uğraşının, yaşının getirdiği bir kuruma, derneğe, örgüte üyedir. Örneğin İsveç’in nüfusu 10 milyon, örgütlü insan sayısı 12 milyon. Zira kimi insanlar birden fazla örgüte üye... Tam 12 Eylül’lük bir ülke!

12 Eylül’de kapatılan dernek sayısı 23 bin 700. Bu derneklerden hakkında soruşturma açılanların sayısı 644. Rakamları okuduğumuzda ortaya şu çıkıyor:
Diyelim ki hakkında soruşturma açılan derneklerin tümü suçlu. Bunların kapatılan derneklere oranı ne kadar?
Yüzde 3...

Yani 3 suçlu için 97 kişi feda ediliyor. Kaldı ki, soruşturma açılan derneklerin çoğu da daha sonra, tabii yıllar sonra suçsuz bulundu!

12 Eylül, örgütlü gücün bir başka yansısı olan sendikacılığı öylesine vurdu ki; 11 Eylül 1980’de sendikalı işçi sayısı şuydu:
5 milyon 722 bin.

12 Eylül’le birlikte “sendikacı eşittir suçlu” yargısı, 1985 yılında sendikalı işçi sayısını 1 milyon 710 bine indirdi. Üçte ikiden fazla azalma oldu.



Yayınlara yasak

Örgütlü insan neyle haberleşir?
Elbette yayınla... 12 Eylül döneminde yasaklanan yayın sayısı 950’ye yakındı.
Yasaklanan yayınlar dışında bir de, “yanlış yaptıkça” yayınına belli sürelerle ara verilen yayın organları vardı. Buna günlük gazeteler de dahildi.

Bu örgütlerden “suçlu” bulunanların cezalandırılması için binlerce dava açıldı. Örgüt üyesi olduğu için yargılanların sayısı 99 bindi. Bunlardan hüküm giyenlerin sayısı 22 bini buldu.
12 Eylül döneminde haklarında işlem yapılan, bir başka deyişle fiş tutulan kişi sayısı 1 milyon 690 bindi. Bunlardan gözaltına alınanların sayısı 650 bini buldu.
Bu kişiler hakkında açılan dava sayısı 210 bindi.

Yüzde 90’dan fazlası 25 yaşından küçük olmak üzere 1980-85 arasında 1 yıla kadar hüküm giyenlerin sayısı 23 bindi. 1-5 yıl arasında hüküm giyenler 10 bin 800 idi. 5-10 yıl arası 6 bin 200, 10-20 yıl arası 2 bin 400, 20 yılın üzeri 950, ömürboyu hapis 630, ölüm cezası 420.

Ölüm cezası verilenlerden 49’u infaz edildi.



Siyasal İslam için cennetti

12 Eylül dönemi sol için deyim yerindeyse tam bir solkırımdı ama, o günler siyasal İslam için adeta cennetti. 2000’li yıllarda siyasi yelpazeye dini kullanan partinin nasıl hâkim olduğunu anlamak için kökenleri burada aramak gerekiyor.

Sıradan bir yardım derneğinin dahi kapatıldığı o günlerde, Kuran kurslarının önü açıldı. Bu açılım sadece kursla kalmadı.. beraberinde bu kursların düzenlenmesi için gerekli derneklerin ve yapılanmaların da yeşermesini sağladı. En büyük kazanımını 1950’li yıllarda elde eden siyasal İslam 12 Eylül’de tam 12’den vurdu.

12 Eylül Anayasası’nın hazırlanmakta olduğu günlerde bu dünyanın önde gelenleri Kenan Evren’e durumu şöyle özetledi: “Paşam, Türkiye terörden çok çekti. Dileriz bir daha böyle günler yaşamayız. Bunun için bizim bir önerimiz var; gençlerimiz terörist olacağına Kuran öğrensin... Dinini öğrensin... Okullarda din eğitimi mecburi olsun. Herkes bu eğitimi alsın. Hem teröre bulaşmazlar, hem de aile büyüklerinin mezarında iki çift dua etmesini öğrenirler...”

Konuşmalarda din vurgusu
Bu önerinin kabul göreceği Evren’in Anadolu gezileri sırasında kullandığı dilden belliydi. Evren, konuşmalarında sık sık dine vurgu yapıyor, bir ayetten ya da hadisten örnek vererek görüşlerini açıklıyordu...

Evren’in ağzından çıkan her sözün anayasal değer taşıdığı o günlerde bütün siyasi akımlar darbeden payını alırken siyasal İslam paylanıyordu. Sadece din eğitiminin zorunlu olması değildi elde edilen. Asıl amaca Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki kadrolaşmada ulaşıldı. Eğitimin adım adım dinselleşmesinin önü açıldı. Okul müdürlerinin din dersi öğretmenlerinden olması için her türlü yasal ve tüzüksel altyapı kısa sürede tamamlandı.


Özal’ın ilk icraatları

Türkiye’de din gücünü kullanarak siyasal iktidarı elinde tutmak isteyen gruplar, Cumhuriyetin ilk yıllarında ciddi bir varlık gösteremediler. 1950’de Demokrat Parti ile birlikte deyim yerindeyse kapalı alanlardan çıkıp, iktidarın fiili ortağı oldular. MC hükümetleri döneminde devlet içine yerleşmesini öğrendiler. 1980’de başta anayasa olmak üzere devletin yapısını biçimlendirme gücüne ulaştılar. Bu dönem aynı zamanda usul usul ekonomik gücün tadına varma aşaması oldu. 1983’te Özal iktidarı, siyasal İslamcı grupların her bakımdan önünün açılmasına katkıda bulundu. 6 Kasım 1983’te iktidara gelen Özal’ın ilk icraatı şu oldu:

Faizsiz bankacılığın önünü açan kararname yayımlamak.
90’lı yıllarda merkez sağa kafa tutacak güce ulaşan bu yapı, 2000’lerde merkez sağı kendi renklerinden biri haline getirdi.


Halk, gençliğin neresindeydi? 

Devrimci gruplar kamuoyuna yönelik bildiri yayımlayacakları zaman çoğunlukla şu başlığı kullanırlardı:
Halkımıza...

Hitap halkaydı, ama halk siyasetin, sol hareketin neresindeydi?

Soru şöyle de sorulabilir:
Devrimci gruplar halk desteğini almayı ne kadar önemsedi ve bunun gereğini ne ölçüde yerine getirdi?

Gençliğin, sendikalar, öğretmen örgütleri, meslek kuruluşları, bütün örgütlenmeye açık yapılanmalarla teması vardı. Ancak, dirseğini biraz geriye atınca onlara ne kadar değiyordu?

Bu tartışma konusu!
“Tartışma konusu” tanımını rastgele kullanmadık; bu soru sol örgütlerin kendi içinde şu zeminde tartışılıyordu:
Kitlelerin doğrudan desteğini almak ne kadar gerekli?

Gerekli diyenlerin oranı yüksekti ama, buna karşılık şöyle bir tanımlama da oluşmuştu:
Kitle kuyrukçuluğu!
Kitlelerin desteğini alan ve kitlelerle birlikte hareket eden gruplara bu ad verilmeye başlanmıştı.

Buna karşılık grupların çoğu kitleselleşmeye, toplumun desteğini almaya büyük önem verdiler. Yer yer başarılı oldular da. Bunun en somut örneği, Fatsa’ydı.
Ordu’nun Fatsa ilçesinde 1977 yılında Halkevi Başkanı Kemal Kara’nın öldürülmesinden sonra yaşanan gerilimin ardından, devrimci gençlik halkla iç içe çalışarak ilçede ağırlığını koydu. 1979’daki yerel seçimlerde terzi Fikri Sönmez Devrimci Yol adına bağımsız aday olarak seçime girdi ve seçime katılan bütün partilerin toplamında daha fazla oy aldı. Sönmez, kendisine oy veren vermeyen ayrımı yapmadı. AP’li, CHP’li hatta MSP’li olarak bilinenleri de ilçenin yönetimine kattı. Değişik bir deneyimdi. Başarılı olduğu için de affedilmedi!

12 Eylül dönemi cezaevlerinin ağır koşulları içinde Amasya Cezaevi’nde yaşamını yitirdi.
Fatsa, sol örgütler için hâlâ belleklerden silinmeyen bir deneyim oldu.
Bir başka deney de ODTÜ’de yaşandı. Öğrenci Temsilcilikleri Konseyi (ÖTK) 1975’teki büyük boykotun içinde doğdu. Öğrenci liderleri boykota öğrencilerin karar vermesi görüşünde birleşti. 10 bine yakın öğrenci oy kullandı. Ezici üstünlükle “evet” çıktı. Devamında hangi siyasi gruptan olursa olsun bütün birimlerin öğrenci temsilcilerinden oluşan konsey, üniversitenin dinamosu oldu.

Ağırlığın tümüyle sol grupların elinde olduğu pek çok üniversitede, öğrenci kitlesini tümüyle kucaklaşmaya en büyük engel yine iç çekişmelerdi.

Sendikalar, meslek kuruluşları gençleri, gençlik hareketlerini seviyorlardı. Ama en çok, afişleri-pankartları asılacağı, miting ve benzeri toplantılarda etten güvenlik duvarı gerektiği zaman seviyorlardı!

Sokaktaki insanlar ise terör ortamının yarattığı iklimle, her şeye mesafeliydi.


Kahrolsun Ali garısı!

Siyasi yelpazenin bütün çizgilerinden gençler, halkın acı çekmemesi için, ürününün para etmesi için yürekten çaba harcıyordu. Bu yolda çiftçisinden işçisine bütün kesimlerle diyalog kurmaya çalışıyordu. Bunu yaparken halkı anlamak ve olayları onun anlayabileceği dille aktarmaktan çok, onu aydınlatmayı yeğliyordu.
Halkın da devrimci saflarda olması için, aydınlatılması, nasıl sömürüldüğünün bir bir anlatılması gerekiyordu.

Rousseau’nun bir sözü var:
Halkı aydınlatmak yönetmekten zordur!
Devrimci gençlik halkı yönetmeye, daha güzel bir Türkiye kurmaya talipti ama, önce halkı aydınlatmak gerekiyordu. Bunu görevlerden biri edindi.

Ne kadar yapabildi?
Zeki Kırdemir’in beyninin ve kalbinin işbirliği sonucu kaleme aldığı Devrim Bize Yakışırdı kitabından, bir bölüm özetleyelim...

Zeki Kırdemir, Karadeniz’in dalgalarından daha canlı bir gençlik geçirmiş. Yaşadıklarını eski-meyen dostlarının yaşadıklarıyla birleştirmiş ve ortaya değişik bir belgesel çıkmış. Kırdemir, 1976 yılını anlatıyor... Fındık mitingi yapılacak. Bulancak Cumhuriyet Alanı’nda köylüyle omuz omuza haykıracaklar:
- Kahrolsun Oligarşi... Bağımsız Türkiye...
Havada bulut çok, bu ne yağmurdur!
Hava durumu mitinge uygun değil ama, alan yine de boş değil... Zeki Kırdemir kürsüde, bir şeyler anlatacak... Ön saflarda bir amca, kürsüden atılan slogana eşlik etmeye çalışıyor:

- Kahrolsun Ali garısı... Kahrolsun Ali garısı...
Devrimci gençler yağmurun da etkisiyle mitingin istedikleri gibi geçmemesinden üzüntülü, derneğe dönüyor... Az sonra o sloganı atan amca, kasketleri su yüklü içeri girerken soruyor:
- Yahu gençler, neden Ali garısı kahrolsun?
Gençler anlatmaya çalışıyor:
“Amca Ali garısı değil, oligarşi...”
Baktılar olmuyor, yeniden deniyorlar:
“Amca bu memleketin yönetimine musallat olan bir grup sömürücü... Biz onlara oligarşi diyoruz... Onlar kahrolmadıkça senin fındık da para etmez...”
Amca “anladım” diyor, devam ediyor:
“Tamam, o sömürenler kahrolsun da, Ali garısı niye kahrolsun?”


BBC’nin gözüyle 1979’da Türkiye 
‘İÇ SAVAŞ TEHLİKESİ...’

Cüneyt Arcayürek’in “Müdahalenin Ayak Sesleri 1978-1979” adlı kitabında, 25.12.1978’de BBC’de yayımlanan bir yorum yer alıyor. Yorum, dışarıdan görünümün çok kötü olduğunu, Türkiye’yi neyin beklediğini neredeyse 2 yıl önceden dile getiriyor:

“Kahramanmaraş olayları, Pakistan, Afganistan ve İran’dan sonra belki de kaos ve belirsizlik içine düşme sırasının Türkiye’ye geldiğini gösteriyor. Sonuna kadar demokratik ilkelere bağlı kalma kararlılığında olan orta-sol hükümet, her şeye rağmen olayları denetleyemediği görüntüsü taşıyor. Hükümetin, bir önceki hükümetten devraldığı sorunların oluşturduğu, Türkiye tarihinin en kötü ekonomik bunalımı, geçen yıl olduğundan daha iyi bir durumda değil. Siyasal şiddet olayları da artıyor. Bu yıl daha şimdiden 700’den çok kişi siyasal şiddet olaylarında yaşamlarını yitirdiler. Siyasal şiddet olayları şimdi büyük kentlerin dışındaki yerleşme bölgelerine de yayıldı. Bu bölgelerde Sünniler ile Şiiler ve Türkler ile Kürtler arasındaki ayrılık egemen.

Asıl kötü olan, belki de, Türkiye’deki siyasal partiler arasında bir birlik belirtisi görülmemesi. Partilerden her biri büyük bir bencillik içinde durumu kendi yararına kullanmaya çalışıyor. Fakat, bu yıl içinde görülen en ciddi şiddet olaylarında hayatlarını yitiren 60 kişi bile Türkiye’deki siyasal partileri, Türk demokrasisi ve devleti için en büyük tehlikeyi oluşturan şiddet olaylarına karşı birleşmeye razı edebilecek mi, bu kesin değil.
Başbakan Ecevit, tarafların kendilerini tutmaları ve olaylardan kaçınmaları çağrısında bulunduğu zaman, muhalefet lideri Demirel, Ecevit’in kan denizinde boğulacağını söyledi. Demirel Ecevit’i, şiddet olaylarına yanlış teşhis koymakla suçluyor. Aynı zamanda gerekli önlemleri almadığını söylüyor. Türkiye’de şiddet olaylarının başka yerlerde de ve belki daha ciddi bir biçimde ortaya çıkması olasılığı var.

Başbakan Ecevit dahil olmak üzere giderek artan sayıda kişi, bir iç savaş tehlikesine dikkati çekiyorlar. Her ne kadar bu, pek dramatik bir tahmin olsa da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir kez daha kendisini müdahale zorunda hissetmesi -eğer durum düzelmez ise- olasılığı güçlü durumda...”