Özdemir İnce

İşgal edilmiş topraklar (1)

12 Mayıs 2019 Pazar

AKP’nin ve Genel Başkanı R.T. Erdoğan’ın iktidara geldikleri ilk günden bu yana, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline kadar geçen sürede yaptıkları beni hiç şaşırtmadı. 1997 yılında bir gün Attila İlhan’la The Marmara’nın kahvesinde sohbet ediyorduk. Sohbetimizin bir yerinde, “Gel seninle bir saptama yapalım, dedi. Düzen partilerinin amacı iktidara gelmek ve hükümet olmaktır. Ama İslamcı partiler rejimi değiştirmek için iktidara gelmek isterler. Erbakan’ın amacı da rejimi değiştirmek.
Ben de Attila İlhan gibi düşünüyordum. Konu üzerinde epeyce düşündükten sonra, “İşgal Edilmiş Topraklar”(1) başlıklı uzun bir yazı yazıp Varlık dergisinde (Ağustos 1997) yayımladım. Adı geçen yazının günümüze de yansıyan bir bölümümü 22 yıl sonra ilginize sunuyorum:

***

(Refah Partisi’nin Cumhuriyet Türkiyesi’ni “işgal edilmiş (edilecek, edilmesi gereken) toprak(2) statüsünde gördüğü, gün geçtikçe daha çok anlaşılıyor. Büyük-küçük Refah yöneticileri, bir sınır ötesi akından ya da sonu belli olmayan bir ayaklanmadan sonra, ele geçirdikleri bir kasabada zengin evlerini talan eden yağmacılara da benziyorlar. Kendi aralarında, yandaşlarıyla birlikte kutladıkları “fetih” törenleri de simgesel bir anlam taşıyor: örneğin, İstanbul bu parti için Bizans’tan 1453 yılında alınan bir kent değil yalnızca. Bundan da öte zapt edilmesi, işgal ve talan edilmesi gereken bir Cumhuriyet toprağı. Bu nedenle, iktidarda kaldıkları süre içinde devleti talan ettiler.)

***

(5 Temmuz 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesi manşetten veriyor: “Sabotaj gibi kadrolaşma: Refahyol, Kırıkkale MKE’deki uzmanların yerine tüpçü, turizmci, öğretmen ve teknisyen atadı.” Gazete “Refahyol” diyor ama sanırım atamaları yapan koalisyonun Refah kanadı. Çünkü atamaları yapan Doğru Yol olsaydı, boşalttığı kadrolara atayacak uzman nitelikli kendi yandaşlarını bulabilirdi. Bu atamalardan en çarpıcı olanlardan biri şu: Makine Kimya Endüstrisi’nde genel müdür yardımcısı görevini yürüten patlayıcı madde uzmanı Mehmet Çelik’in yerine mesleği öğretmenlik olan biri atanmış. Tanım ve sorumlulukları gereği, bir uzman tarafından yürütülmesi gereken bir göreve “sokaktan geçen biri”nin diyebileceğimiz türden bir yandaşın atanması iki gerçeği ortaya çıkartıyor: ya bu atamayı yapanlar zengin evini basan talancının anlayışına sahip insanlar ya da o göreve atanmaya uygun insanlar yok yandaşları arasında.)

***

Aradan 22 yıl geçmiş. Rejimin DNA’sı iyice ortaya çıktı. Ama aradan geçen 22 yıl içinde bir gerçek de ortaya çıktı: Türk halkı Hitler dönemi Almanına benzemiyor. Cumhuriyet’in bekçi ve nöbetçileri arasından kimseyi baştan çıkartamadı. Son yıllarda foya ortaya çıktıkça tersine bir hareket oldu. Erdoğan’ın dayandığı kitle olan avantacı lümpenlerin bundan sonra ne yapacağı belli değil. Dram tragedyaya dönüştü: R.T.E. şimdi, cumhurbaşkanı olarak ve makamın bütün olanaklarını kullanarak İstanbul’un bütün ilçelerinde miting yapacakmış. Yani koskoca cumhurbaşkanı unvan maçı için bir vatandaşın karşısına çıkacakmış. Yenmesi kolay diyelim ama ya yenilirse Kondusaray’da oturmayı sürdürebilecek mi?

***

AÇIKLAMA: Cuma günkü yazımın son paragrafında yer alan, AKP düzeninde yolsuzluk yapanları mazur göstermek için kullanılan “Alnı secdeye değenler” deyişini tırnak içine almam gerekirdi.“Alnı secdeye değenler” ile sadece bu kesim kastedilmiştir. Dikkatsizliğimi eleştirenler haklıdırlar. Özür dilerim!

(1) Varlık dergisi, Ağustos 1997; Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayınları 1999; Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap 2005.
(2) Dâr-ül-harb; dâr-ül-cihâd