Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

78'liler... / 10

4 Ekim 2008 Cumartesi



Evlat acısı zaman aşımı dinlemiyor


Hakan Şenyuva 10 Haziran 1979’da Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin çevresindeki bir silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Babası emekli general Hakkı Şenyuva ve annesi Tuna Şenyuva 3 evladından birini, 22 yaşında toprağa gömmenin acısını o günden beri yaşıyor.

Hakan, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin (SBF) aktif, sevilen öğrencilerinden biriydi. Arkadaşları onun SBF-Der’in başkanı olmasını istiyordu. Baba, oğlunun siyasal hareketliliğinin ayırdında... Oğlunu her şeyden önce iyi bir insan olarak yetiştirmişti. O da babasının görev yaptığı yerlerde insanların fakirliğine, yaşam standartlarındaki uçuruma kayıtsız kalamıyordu. Babasının görev yeri yurtdışı olduğu dönemde dünyayı da tanıdı. Eğitiminin bir bölümünü yabancı okullarda sürdürmesine karşın asıl hedefi SBF idi. Hedefine ulaştı...

Baba, oğlunun SBF-Der’in yönetiminde olduğunu öğrenince, baskı yapmamaya da özen göstererek ayrılmasının daha doğru olacağını söyler. Hakan, babasını kırmak istemez.
Bir akşam baba-oğul otururlar, rakı içerler... Hakan der ki:
“Tamam baba, derneğin yöneticiliğini bırakıyorum... İçin rahat olsun... Ama düşüncelerime karışmazsın herhalde...”

Baba sevinir:

“Kararına sevindim oğlum... Düşüncelerine karışmak olur mu? Biz seni özgür düşünceli, aydın bir genç olarak yetiştirdik.... Öyle devam etmeni istiyoruz...”

Bu sohbetten birkaç hafta sonra Hakan vurulur... Dönemin SBF Dekanı Prof. Cevat Geray baba Hakkı Şenyuva’ya başsağlığını şöyle iletir:

“Siz çok değerli, başarılı, Kemalist düşüncelerle dolu bir evladınızı yitirdiniz... Biz de fakültemizin çok değerli öğrenci derneği başkanını kaybettik... Hepimizin başı sağ olsun...”


Baba anlar ki, Hakan derneğin yönetiminden çekilmediği gibi, başkanlığa seçilmiş! Salt kendisini rahatlatmak için gerçeği söylememiş!

Hakan'ın odası yaşıyor

Şenyuva ailesi Ankara’nın en köklü semtlerinden birinde oturuyor. Mütevazı, devlete yıllarca dürüstçe hizmet etmiş bir kişinin evi... İlk sohbetin ardından “Hakan’ın odasını gösterelim” dediler... Aynen korumuşlar... Gittiğimde yanılmıyorsam katledilişinin 18. yılıydı... Hakan’ın yatağı, pijaması, terliği, giysileri aynen, yerli yerinde duruyor...

“Ateş düştüğü yeri yakar”ı en yakıcı biçimde o an gördüm... Sanki Hakan yaşıyor... Okul bitmiş, iş yaşamı başlamış, gündüz işinde, akşam eve gelecek... Üstünü değiştirecek, ıslık çalarak terliklerini giyip annesinin dizinin dibine oturacak! Salonda Hakan’ın 4 fotoğrafını saydım. Öteki odalardakiler ayrı...

Hitaplar, ya “Hakanımız” ya “evladımız”...

Hakan için bir defter açmışlar. Hocaları, öğrenci arkadaşları düşüncelerini yazmışlar, onları okuduk birlikte. Hani bir söz vardır:

“Dünyanın neresinde bir insan ölmüşse, bilin ki bir de anne ölmüş demektir!”

Ölüm her yaşta gençtir... Ama 22 yaşında daha gençtir...


26 yıllık dava

12 Eylül’ün öncesiyle ve sonrasıyla bir başka şekilde sürdüğünü ortaya koyan unsurlardan biri hâlâ devam etmekte olan Dev-Yol davasıdır. Yıl 2008, 1982’de açılan Dev-Yol davası devam ediyor!

Bu davanın süreci ’78 kuşağının yeniden toparlanıp ülkenin geleceğinde söz sahibi olma gücüne ulaşmasının ne kadar zor olduğunu ortaya koyan gerçeklerden biri.

Dev-Yol için darbe Temmuz 1980’de başlamıştı desek, abartmış olmayız. 12 Eylül’le birlikte operasyonlar daha da genişledi. 1981’de Dev-Yol’un omurgası cezaevindeydi. Fatsa’dan Ankara’ya, Adana’dan İstanbul’a Türkiye’nin çok değişik yerlerinde sürdürülen operasyonlarla birlikte davalar da açıldı.
Ayrı ayrı görülen davalar ne olacaktı?
Her şehirden farklı karar çıkabilirdi. Bu tür durumlar o dönem ve sonrasında yaşandı.

Şubat 1982’de Dev-Yol’la ilgili bütün davalar birleştirildi. Toplam 723 sanık. Temel suç, TCK 146. Yani anayasal düzeni değiştirmeye girişmek.
Dava 7 yıl sürdü. 19 Temmuz 1989’da karar açıklandı:

Karar, 350 sanık yönünden temyiz edildi. Yargıtay incelemesini 6.5 yılda tamamladı. 11. Ceza Dairesi 27 Aralık 1995’te kararını açıkladı:

5 başvuruya süre yönünden ret, 1 başvuruya ölüm nedeniyle ortadan kaldırma, 170 başvuruya zamanaşımı nedeniyle düşürme, 66 başvuruya düzelterek onama, 87’sine onama, 23’üne aleyhte bozma.
Yıl 1995 ve 80’li yıllardaki yargılamaya paralel bir karar!

Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi de dosyanın yeniden incelemesini 6 yılda tamamladı. 16 Temmuz 2002’de kararını açıkladı: 20 sanığa ömür boyu hapis, 3 sanığa 16 yıl 8 ay hapis.

Bu karar da temyize gitti. Yargıtay 11. Ceza Dairesi 28 Mayıs 2004’teki kararında, ölüm cezasının kaldırılmış olması nedeniyle, bu cezayı saklı tutan hükümlerin yeniden değerlendirilmesini istedi, dosya Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yeniden döndü.


Asker ocağında kardeş acısını paylaşmak

Ağustos 1982... Gaziemir Ulaştırma Okulu Yedek Subay Okulu’ndayız... 4 aylık temel eğitimin ilk günleri... Koğuşta yataklar iki katlı... İkinci kattayım... İlk izlenim olarak konuşulabilir bulduğum sol yanımdaki yatakta yatandı. Tanıştık; Selim Özgerçin... Soyad bir an yabancı gelmedi ama asker koğuşundayız, hemen bir şey söylemek de istemedim. ODTÜ’den mezun olmuş, İzmir Karşıyaka’da oturuyor... Herkeste bir tedirginlik var, ilk günler sohbetler derinleşmiyor.

Selim’le koğuş ortaklığının devamı olarak aynı takımda, aynı mangadayız... Özgerçin soyadını nereden anımsadığımı tabii ki hemen buldum... Üniversite son sınıftayken yine bir kara haber:

Ankara’da ODTÜ’de Serdar Özgerçin isimli bir arkadaşımız öldürüldü. Bugün Karşıyaka’da cenaze töreni var!

Sanıyorum, kışlada birinci haftanın sonuydu, Selim’e sordum: “Serdar Özgerçin senin neyin oluyor?”

Selim, bugün de unutamadığım çocuksu bakışıyla bana döndü:

“Kardeşim...”

İçim burkuldu. Bir an kendi kardeşimi düşündüm.

İki kardeş ODTÜ’yü kazanıyor. Anne-baba tarifsiz sevinç içinde onları üniversiteye uğurluyor. Biri diploma yerine tabutla dönüyor. O andan sonra Selim, anne-babası için Serdar da olmuş.

Daha sonra Selim’in anne-babasıyla tanıştım. Evlerine gidip geldim. ’78 kuşağının boynundaki bir halka da anne-babaları oldu. Tabii bu güzel bir sevgi halkası ama “başlarının bir daha asla ve asla derde girmemesi için” onlara göz kulak olmalıydılar.

Selim, bir yandan evlat acısı çeken anne-babanın teselli kaynağıydı, bir yandan da kardeşini genç yaşta kaybetmiş acılı, içli bir delikanlıydı...

Bir söz vardır:

Barışta çocuklar babalarını toprağa verir, savaşta babalar çocuklarını!

İç savaşın eşiğindeki Türkiye’de pek çok baba oğlunu toprağa gömdü. Selim’in babası da oğlunu toprağa verdikten sonra yakalandığı bir dizi hastalıkla usul usul oğlunun yanına sürüklendi!


Katilin izinde

Hakkı Şenyuva’yı 1994 yılında kişi olarak tanıdım. Daha önce ismen biliyordum. Cumhuriyet’in Ankara Temsilciliği görevine geleli henüz bir yıl bile olmamıştı. Haziran ayı başında geldi. 10 Haziran, oğlunun katledilişinin yıldönümüydü. Her yıl aralıksız Cumhuriyet’e ilan veriyordu. 15. yılı verecekti.

Çay içimi sohbet ettik... Zamanla ayrıca tanış olduk... Sadece haziran başlarında değil, arada bir uğrar, yine çay içimi sohbet ederdik. Gerçekten çay içimi! 20 dakika kadar oturduktan sonra, “Senin ne kadar çok işin olduğunu biliyorum” der kalkardı...

Cebeci Hocaefendi Sokak’ta göğsünden vurulan Hakan’ın soruşturması 1.5 yıl sürdü. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, kendilerini “ülkücü” olarak tanımlayan Mehmet Yaşar Güzeldemirci, Akif Koyuyeşil, Mustafa Tecirli ve Şidit Türe adlı kişiler hakkında “adam öldürmeye eksik teşebbüs” ve “ölümle sonuçlanan kavgaya katılma” suçundan dava açtı. Önce mahkûmiyet, sonra bozma, ardından yine mahkûmiyet derken 1984 yılına gelindiğinde tüm sanıklar beraat etmişti.

Aradan 5 yıl geçmişti ve dosya tümüyle kapatılmak üzereydi ki, bir savcı “silahı ateşleyen kişi” olarak adı geçen Fehmi Söylemez’in dava kapsamında olmadığını görür ve dosyayı yeniden açar. Davanın bu aşamaya gelmesinde Hakkı Şenyuva’nın ısrarlı takibi de etkili olur. Fehmi Söylemez hakkında Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılır. Gıyabi tutuklama kararı verilir. Bir türlü bulunamaz. Bunun üzerine baba gazete ilanında oğlunun fotoğrafının yanı sıra katilin fotoğrafını da kullanır. Yıl 1996, Fehmi Söylemez hâlâ aranmaktadır. 10 Haziran tarihli ilan iki bölümdür. Üstte, Hakan’ın fotoğrafı ve yanında yazı:

“AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı iken, 10 Haziran 1979’da pusuda haince vuruluşunun 17. yılında seni, savunduğun haklı idealleri, ülkemizin ve insanlarımızın güzel geleceğine inancını sevgiyle anıyoruz. ”

Altta, zanlı Fehmi Söylemez’in fotoğrafı, yanında yazı:

“Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1986/96 sayılı dosyasındaki belgelere göre, katil zanlısı, gıyabi tutuklu, 1956 Kahramanmaraş doğumlu, Ali oğlu ülkücü Fehmi Söylemez 17 yıldır yakalanamamakta. Bu durumda adalet, zamanaşımının dolmasını ve davanın düşmesini bekleyen gereksiz bir formalite; tozlu, sararmış tutanaklar ve yazışmalardan ibaret bir duruma düşmektedir.

Katil zanlısının bilinen son adresi:

İsadivanlı Mahallesi, Vişneli Sokak no: 7 Kahramanmaraş.”

Aradan yıllar geçti, 2004’te Fehmi Söylemez hakkında gıyabi tutuklama kararı verilişinin 20. yılında yasalar gereği zamanaşımı süresi doldu. Artık katil zanlısı ortaya çıkabilirdi! Şenyuva, zamanaşımının dolmasına kısa bir süre kala yeniden tüm sorumlu katları dolaştı. “Zamanaşımı fiili bir af haline geliyor. Böylesi olaylarda zamanaşımı kaldırılsın” istemini defalarca yineledi, sonuç alamadı...

Tümü Mustafa Balbay - Son yazıları

Bayındırlı Yörük Ali’nin Özbekistan’a soğan seferi! 21 Mart 2019 Per
Seçimin dili... 20 Mart 2019 Çar
Cinnet İttifakı... 19 Mart 2019 Sal