Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

78'liler... / 11

5 Ekim 2008 Pazar

12 Eylül’den bir gün önce bir gün sonra

Üç ülkenin yöneticilerine ortak bir soru sorulmuş: Diyelim ki, ülkenizin en büyük kentinde bir deprem oldu. Evlerin yüzde 20’si tamamen yıkıldı, yüzde 40’ı ağır hasar gördü, kalan yüzde 40’ı hafif hasarlı. Ne yaparsınız?

Alman şu yanıtı vermiş:

Tümüyle yıkılan yüzde 20’yi gözden çıkarırım. Ağır hasarlı yerleri restore ederim. Hafif hasarlı evlerde de iyileştirme yaparım.

Fransız söz almış:

Tümüyle yıkılan yerlerin imar planlarını çıkartır, aynen yeniden inşa ederim. Öteki yerleri de tümüyle restore ederim. Böylece kent eski yapısını hiç yitirmeden aynen korunmuş olur.

Türk bütün bunları dinlemiş, kendi çözümünü söylemiş:

Her şeyi dümdüz eder, yeniden yaparım!

Fıkra, Türkiye’deki pek çok meslek kuruluşuna uyarlanabilir. Sanırız en çok ülkeyi yönetme sorumluluğunu üzerine alanlara uyar! 12 Eylül’de ülke yönetimini elinde tutanlar, her şeyi dümdüz edip yeniden kurmayı hedeflediler. Yenisinin de kesinlikle eskisine benzememesini istediler. Öyle ki yeni kurulacak partilerin değil adı, ambleminin dahi eskiyi çağrıştırmaması gerekiyordu.

Toplumun tümüyle hafızasının silinmesi ve eskiye ilişkin hiçbir şeyi düşünmemesi planlanıyordu.

12 Eylül’e 2000’lerden bakarken sadece bir tarihe yani “12 Eylül gününe” değil de, 11-12-13 Eylül’e birlikte bakılabilir mi?

Çok zor...



Ders çıkarmayı denemeliyiz

Zira her kesim kendi tarihini kendisi tarif edecektir. Yıllardır böyle devam etti. Bizim hiçbir şekilde, tartışmasız, kesin doğruları içeren saptama yapma iddiamız yok. Bu üç tarihi birlikte kendi koşulları içinde değerlendirip, 21. yüzyıl için dersler çıkarma denemesine girişebilir miyiz?

Denemeliyiz diye düşünüyorum...

1977-81 arasında öğrenciydim... Gazetecileğe de 11 Kasım 1980’de başladım...

12 Eylül öncesinde öğrenci hareketleri ülkeyi şöyle görüyordu:

1- Yönetimde halktan kopuk, sadece sermayenin isteklerini yerine getiren bir kesim var.

2- Bu böyle gidemez. En kısa zamanda buna son verip halkın iktidarını kurmak gerek.

3- Hâkim sınıflar, erki elinde bulunduran güçler, bu hedefe ulaşmak için yola çıkan hareketlerin üstüne, ülkücü gençleri yönlendirip faşist saldırılar düzenletiyorlar. Sağ-sol çatışması yok, böylesi faşist saldırılar var.



Silahları aynı şirketler sağladı


Ülkücü gençler de kendilerine çok önemli bir görev biçildiğini düşünüp, gençlik hareketlerinin tümünü hedef aldılar. Bu döneme ilişkin ilginç saptamalardan biri Uğur Mumcu’nundur. Mumcu, 12 Eylül öncesinde sağ ve sol örgütlere aynı kaçakçılık şirketlerinin silah sağladığını kanıtladı ve yazdı!

Burada daha önce değindiğimiz sol hareketlerin kendi içindeki bitip tükenmek bilmez bölünmüşlüğünün de altını ayrıca çizmek gerekiyor.

Gençlik hareketleri kendi hedefleri, heyecanları içinde sürerken 11 Eylül’de Ankara’da durum neydi?

Karmakarışıktı...

Biraz ileri gidersek şunu bile söyleyebiliriz:

İktidardan muhalefete herkes okları birbirine çevirmiş, sorumluluğu karşı tarafta görüyordu.

Tarafların durumunu özetleyelim:

Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Ocak 1980’de askerlerin uyarı mektubunu alıp hükümete iletmiş, köprü görevini yapmakla yetinmişti. Zaten kısa süre sonra görevi devredecekti. Bundan sonrasını yeni cumhurbaşkanı düşünsündü.

Başbakan Demirel, Ecevit başarılı olamayınca yeniden koltuğa oturmuştu. Ecevit’in diyecek hiçbir şeyi yoktu. “Anarşiyi” durdurması için askere her türlü olanağı sağlıyordu. Daha ne olsundu.

Ecevit’e göre, Demirel anarşinin kaynaklarını açıkça söyleyemiyordu. Demirel, hükümetini destekleyen Türkeş ve Erbakan’ın kıskacındaydı.

Askerler, kendilerine verilen yetkilerin yetersiz olduğunu düşünüyordu. Mademki ülke yönetiminin sorumluluğu hükümetteydi, oradan gelen emir kadar anarşi ile mücadele edebilirlerdi. Aksi halde, yetki dışına çıkmaları, ileride yargılanmalarını da getirecek olumsuzlukları doğurabilirdi.

Bu tablonun gençleri anlamasını beklemek ve terörün durması için yapılması gerekenlerle ilgili sağlıklı çözümler bulacaklarını düşünmek zordu.



Yönetime el koyan yapı, önüne iki hedef koydu

12 Eylül günü terörün önemli ölçüde durmasının ardından yönetime el koyan yapı önüne iki hedef koydu:

1- Terörü tümüyle bitirmek.

2- Ülkeyi yeniden inşa etmek.

İkinci şık, Türkiye’nin hukukunu, anayasasını, siyasi partiler yapısını, eğitim sistemini, kısacası toplumsal yapının bütün halkalarını altüst etti. 12 Eylül gençliği de yeniden inşa etmek istedi. O nedenle terör örgütlerinin, her türlü yasadışı örgütün tümüyle bitirilmesi gerekiyordu. Genç-liğin hafızasında böyle bir şey olmamalıydı.

78 kuşağı, bu dümdüz edip yeniden yapmanın bedelinin olması gerektiğini düşündü ve şu istemi ortaya attı:

12 Eylül yönetimi yargılansın!

Bunu kimden istiyor?

AKP hükümetinden...

AKP bunu yapabilir mi?

Hayır...

Neden?

Çünkü 12 Eylül dönemi uygulamalarına bakınca görülecektir ki; AKP iktidarının bugünkü kadroları o günlerde büyük ölçüde zarar görmemiş... Okullarda din dersinin zorunlu tutulmasından okul yöneticilerinin bu dersleri okutan öğretmenler arasından seçilmesine kadar hemen her alanda önleri açıldı... Bunun mu ortaya çıkarılmasını isteyecekler?

AKP çareyi ders kitaplarından darbe dönemlerinin kaldırılmasında buldu. Gerekçe olarak da şunu gösterdi:

“Türkiye’nin demokratik imajını zedeliyor!”

Nasıl ki 12 Eylül, çözümü hafıza tazelemekte bulduysa, AKP de tarihteki bazı bölümlerin kayıtlardan silmesini, demokratik buldu!

13 Eylül’ün içinde kimler var?

Yönetime el koyan askeri kadro, onlarla birlikte hareket eden bürokrasi ve siyasi yapı.

Bu noktada salt görünüme bakıp; asker-sivil ayrımı yapmak da çok sağlıklı değil. Deyim yerindeyse militarizm beyindedir. Askerin içinde de son derece diktatörsel bakışa sahip kişiler çıkabilir, bir o kadar sivillerin içinden de. Tarih bunun t-onlarca örneğiyle dolu...



Okullardan kovulan disiplinsiz diktatör Mussolini

İtalya’yı 21 yıl yöneten, Avrupa’nın ilk faşist diktatörü Benito Mussolini bir demirci ustasının oğluydu. Yoksul büyüdü. Son derece disiplinsizdi. Üstelik saldırgandı... Öğretmenleri bütün çabalarına karşın onu okula kazandırmada başarılı olamayınca, en son yöntemi seçtiler:

Başka bir okula gönderilmesine...

1902’de, 19 yaşında İsviçre’ye gitti. Değişik işlerde çalıştı. Dönemin düşünce akımlarından etkilendi. Nietzsche, Hegel, Kant, Spinoza gibi düşünürleri okuyup şu düşünceyi edindi:

“Bunların hiçbiri benimsenecek şeyler değil. Ama her birinin doğru söylediği şeyler var. Onlardan yararlanılabilir, yeni düşünceler oluşturulabilir...”

Mussolini, 20’li yaşlarda ağzı laf yapan, çevresinde insan toplayan siyasal bir kimliğe büründü. Birkaç kez tutuklandı. İtalya’ya dönünce sendikacılık, gazetecilik, öğretmenlik yaptı. Hiçbiri kesmedi. Siyasete geçti...

Şöyle düşündü:

“Gazetelerde yazı yazacağına, kendine ait bir gazeten olsun, istediğini yaz...”

Bunu başardı... Bu başarı daha büyük gazetelerin dikkatini çekti. Sosyalist Parti’nin yayın organı Avanti’nin yayın yönetmeni oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında çok radikal adımların taraftarı oldu. Önce İtalya’nın savaşa girmesine karşı çıktı. Ardından Avusturya’ya karşı savaşın şart olduğunu savunan zenginlerin desteğini alıp yeni bir gazete çıkardı. İtalya savaşa girinci orduya katıldı.

Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine ramak kala, İtalya’nın kurtuluş yolunu şöyle özetledi:

“Bu ülkeye acımasız, enerjik bir diktatör gerekli.”

1919’da kendisine ait bir örgüt kurdu:

Fasci di Combattimento.

1922’de, savaş sonrası İtalya’nın içinde bulunduğu karmaşaya dikkat çekip Napoli’de 40 bin kişilik bir miting yaptı. Roma’ya şu haberi gönderdi:

İktidar bize verilmezse dört koldan Roma’ya yürüyeceğiz.

Dört gün sonra faşist gruplar dört ayrı koldan Roma’ya yürüyüşe geçti...

Kral, hükümeti kurma görevini Mussolini’ye verdi. 31 Ekim 1922’de koltuğa oturan Mussolini, 39 yaşındaydı ve İtalya tarihinin en genç başbakanıydı.

Ertesi yıl ilk işi şu oldu:

İktidarı başında bulunduğu faşist partinin daha çok sandalye sağlayarak elde edeceği bir seçim yasası hazırlamak.

Başardı da...

Yöntem olarak şunu seçti:

Ekonomide istikrarı sağlamak, halkın temel gereksinimlerini karşılamak, bunun üstüne diktatörlük dikmek!

Mussolini bu yöntemle ülkesini 1943’e kadar yönetti. İkinci Dünya Savaşı’ndaki başarısızlığı sonu oldu...

Yeniden altını çizelim, Mussolini bir sivildi, siyasette sivrildi, iktidarı eline geçirip başkasına vermemenin yasalarını hazırladı ve 21 yıl diktatörlük yaptı...



Avrupa'nın desteklediği diktatör Franco

İspanya’yı tam 36 yıl diktatörlükle yöneten Francisco Franco, ülkesindeki milliyetçi güçleri her yöntemi kullanarak arkasına alan bir generaldi.

Henüz 34 yaşında iken, 1926’da Fas’taki ayaklanmayı bastırmadaki başarısı sonucu tuğgeneralliğe yükseltildi. 1931’de krallık devrilince kızağa çekildi. Ama kısa sürede yeniden etkin göreve döndü. Genelkurmay Başkanı oldu.

1936’da sol eğilimli güçlerin oluşturduğu Halk Cephesi iktidara geldi. Bunun üzerine Franco, ülkedeki genel karışıklıkları gerekçe gösterip olağanüstü durum ilan edilmesini istedi. Hükümet yanaşmadı. Franco’yu koltuğundan uzaklaştırdı. Kanarya Adaları’na basit bir göreve atandı.

Franco burada ayaklanma planladı ve İspanya’ya çok ağır zararlar veren iç savaşı başlattı.

İç savaşta Halk Cephesi öndeydi. Ancak dış dengeler işi değiştirdi. Avrupa devletleri tarafsız kalma kararı aldı. Almanya ile İtalya, Franco’yu destekledi. Nisan 1939’da Halk Cephesi’ne karşı zaferini ilan eden Franco on binlerce kişiyi idam etti. Avrupa’nın en uzun süreli diktatörlüğünün temellerini de idam ipleriyle sağlamlaştırdı!



Güzel sanatlar meraklısı sivil diktatör Hitler

Bir gümrük memurunun oğlu olan Adolf Hitler’in öğrenciliği de Mussolini’ninkinden farksızdı:

Başarısız ve tembel...

14 yaşında babasının ölümünün ardından 16 yaşında şu kararı almak zorunda kaldı:

Okulda başarısızım, eğitimi burada noktalamalıyım...

21 yaşında da annesini kaybedince yaşadığı Linz’i terk etme kararı aldı. İçinde güzel sanatlar okuma duygusu vardı. İki kez sınava girdi ama başarısız oldu.

Bu aşamadan sonra şöyle bir kişiliği belirginleşti:

İnsanlardan uzak, Alman olmayanlardan nefret, Yahudilerden daha çok nefret, yalnız bir hayat...

24 yaşında Münih’e gitti. Ertesi yıl askerlik için Avusturya’ya çağrıldı. Gitti, şu yanıtı verdiler:

“Askerliğe uygun değilsin...”

Peki dedi, döndü. Tam daha da içe kapanacağı bir sırada Birinci Dünya Savaşı patladı. Gönüllü olarak Bavyera Piyade Alayı’na katıldı. Savaşta gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle demir haç nişanı aldı. Savaş bittiğinde hastanedeydi. Almanya’nın yenilmesine çok üzüldü. Olamazdı, bunun karşılığını vermek, üstün ırk Almanların alnındaki bu lekeyi silmek gerekiyordu. Hemen orduya bağlı bir siyasi etkinliğe katılmak istedi, katıldı. O sırada Nazi Partisi kurulmuştu. İki tarafta birden olamayacağını gördü, Nazi Partisi’ne girmeyi yeğledi.

Hitler partinin içinde kısa sürede sivrildi. Ona göre güçlenmenin iki yöntemi vardı:

Etkin propaganda ve saldırganlık...

Hitler’in bu yöntemi parti içinde tartışmalara neden oldu. Ancak parti yönetimi durumu şöyle değerlendirdi:

Partinin güçlenmesi Hitler’e bağlı. Onu sınırsız yetkiyle parti başkanlığına getirelim.

Hitler, 32 yaşında, bütün güçleri eline almış bir kişi olarak genel başkanlık koltuğuna oturdu.

İlk işi propaganda yöntemini biraz daha güçlendirmek oldu.

Partinin yayın organı Volkischer Beobachter’de (Halkın Gözlemcisi) kendisi de makaleler yazdı. Kendisini destekleyecek daha çok yazar olmasını sağladı, bu ve benzeri yayın organlarının desteğiyle mitingler düzenledi.

O sırada Weimar Cumhuriyeti’ne karşı halkın büyük bir hoşnutsuzluğu vardı. Hitler bir an düşündü:

“Çevremde oluşturduğum kadroyla bir darbe yapıp yönetimi ele geçirsem...”

Hitler bu görüşünü Münih’te bir birahanede açıkladı. O birahaneyi gördüm. Adı; Hofbrauhaus... Ama öyle klasik büyük bir salon değil... Anadolu’daki bedestenleri düşünün... Dört köşe yapının etrafındaki dükkânlar, ortada kocaman avlu. Bu, avlunun kapalı olanı... Herkesin coşkuyla bira içtiği o ortamda insan değil Almanya yönetimini ele geçirmek, dünyaya bile talip olur.

Cezaevinde 9 ay kaldı

Hitler’in “birahane darbesi” olarak adlandırılan bu girişimi dağıtıldı. Hitler tutuklandı.

Cezaevinde kaldığı dokuz ay boyunca Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabının birinci cildini yazdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra partisinin başında var gücüyle çalışmaya devam etti. Güçlü bir sağ hükümetin kurulmasını isteyen sanayicilerin desteğini alıp, onlardan edindiği olanaklarla yoksul yığınlara, işsiz kesimlere destek verdi, onları arkasına aldı. Maddi yardımı, parti propagandasıyla örüyor ve gücünü katlıyordu.

1930 seçimlerinde 6 milyon oyla ikinci parti oldu. 1932 seçimlerinde de birinciliği elde edemedi ama, sanayi çevrelerinin baskı yapmasını sağlayarak başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu aşamadan sonrası kolaydı. Parlamento binasını yakıp sorumluluğu sola yıktı. Büyük çaplı tutuklamalara girişti, kişisel özgürlükleri kısıtladı. Bu ortamda önder ve şansölye unvanının birleştirilmesi için 1934’te halk oylamasına gitti; yüzde 90 evet!

Artık 1945’e dek, Almanya’yı totaliter bir polis devleti bekliyordu...



Salazar... Yetkiyi görünce azar

Portekiz’i tam 36 yıl ekonomi sopasını elinde tutarak yöneten Antonio de Oliveria Salazar, hukuk fakültesi mezunu, iktisat dersleri veren bir akademisyenken, 1921’de 32 yaşında Katolik Parti’nin kuruluşunda görev aldı. 1926’daki askeri darbenin önde gelenleri kendisine Maliye Bakanlığı önerdi. Ancak bakanlığı tamamen kendi koşullarıyla yapmak istiyordu, kabul görmeyince reddetti.

1928’deki yeni yönetim koşullarını kabul etti ve hasretini çektiği koltuğa oturdu. İlk işi bütçenin fazla vermesini sağlamak ve kalkınmayı arttırmak oldu. Başarınca başbakanlık koltuğuna oturdu. Bütün güçleri eline geçirince hemen “yeni devlet” projesi geliştirdi, yeni anayasa hazırlattı. Salazar, en çok şu ilkeyi gözetti: Başbakan’ın görevden alınmasının zorlaştırılması!

Böylece, iktidarını daha da perçinledi.

Onu görevden ancak vücudu alabildi. 1968’de felç geçirince başbakanlığı sürdüremez hale geldi.

Tümü Mustafa Balbay - Son yazıları

Tunç Soyer’in tarım politikası... 24 Mart 2019 Paz
Bayındırlı Yörük Ali’nin Özbekistan’a soğan seferi! 21 Mart 2019 Per
Seçimin dili... 20 Mart 2019 Çar