Leyla Tavşanoğlu

'AB ayrıcalık tanımaz'

07 Ekim 2008 Salı

Finlandiya Cumhurbaşkanı Tarja Halonen ilginç bir kişilik. Helsinki Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra siyasete atılan Halonen genç yaşında Finlandiya Sendikalar Birliği avukatlığını üstlenmiş. Ardından 1971de Sosyal Demokrat Partiye girmiş. 1990’larda Adalet ve Dışişleri bakanlıkları yapmış. Yıllarca birlikte yaşadığı nikâhsız eşiyle de cumhurbaşkanı seçildiği 2000 yılında evlenmiş. Bunun nedenini sorduğumuzda, Artık sıradan bir birey değil, ülkenin cumhurbaşkanı olarak bunu yapmam gerektiğini düşündümdiyor. Sorularımız ve yanıtları şöyle gelişiyor:

- Türkiyenin AB üyeliği konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye gerçekten günün birinde ABye tam üye olabilir mi?

T.H. - Tabii olabilir. Evet, üyelik süreci epeyce uzun zaman alıyor. Ama zaman zaman Türkiyenin AB üyeliğine ilgisinin azaldığını da biliyoruz. Şimdilerde ise Türkiye çok daha fazla ilgili.

- İyi de Türkiye AB tarafından aldatılmış gibi hissedemez mi?

- Bence öyle değil. Ne zaman ABnin genişlemesi gündeme gelse birlik içinde farklı görüşler ortaya çıkar. Bu AB için çok büyük bir süreçtir. Olay sadece Türkiyeyle değil bütün aday ülkelerle ilgili.

İkinci olarak da kimi aday ülkeler tam üyelik için çok daha isteklidir, kimileri de daha az istek gösterir, daha az aktif davranır. AB tarafından bakacak olursak, özellikle de Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra AB genişleme konusunda çok daha ciddi ve aktif davranmıştır. Finlandiyanın üyeliği de öyle oldu. 15 yıl sürdü ve 1995te üye olduk. Bu birliğin AT olduğu aşamadaki en son genişleme süreciydi. Biz göreceli olarak kolay üye olduk.

- Bir de ardından Balkan Savaşı çıkmadı mı?

- Evet. Bu arada Türkiyenin ismi yeniden gündeme geldi. Türkiyenin AET ve AT ile çok uzun süreli bir ilişkisi olmuştu. NATO üyesiydi. AB her zaman ülkenizle çok yakından ilgilenmişti. Ama zamanlama çok önemliydi.

- Türkiyenin ABye tam üyeliği öyle anlaşılıyor ki tam anlamıyla siyasi bir kararı gerektiriyor. Öyle değil mi?

- Evet, ama kriterleri tam olarak yerine getirmeden de hiçbir zaman tam üyelik olmaz. Bakın, burada çok ciddiyim. Sözünü ettiğim eski komünist ülkeler bütün kriterleri yerine getirmek için canla başla çalıştılar; çok aktif davrandılar.

Öte yandan ben Türkiyeyi çok öteden beri tanıyorum. Her zaman sizin taraftan,A, evet. Tamam. Biz üzerimize düşeni yapıyoruzdeniyor. Bakıyoruz, bir dönem çok aktif davranmışsınız. Sonra da dönem dönem işleri yavaşlatmışsınız. Burada söyleyeceğim şu: Eğer tam üyeliğe ilgi duyuyorsanız, ki duyduğunuzu biliyorum, o zaman işleri hızlandıralım.

Mesele sevip sevmemekte değil. Türkiye onlarca yıldır Avrupa Konseyi ve NATO üyesi. Bütün mesele üzerinize düşeni hakkıyla yapmanızda. AB hiç kimseye ayrıcalık tanımaz.

- Bulgaristan ayrıcalık tanınmasının en güzel örneklerinden birisi değil mi?

- (Bir kahkaha atıyor) Hayır, bence öyle değil. Herkes komşu ülkelerin daha kolay tam üye olabildiklerini söylüyor. Ama ben buna katılmıyorum. Bulgaristan ve Romanya o büyük genişleme sürecinde öbürlerine kıyasla daha hazır olmadıklarını biliyorlardı. Bu gerçeği açıkça kabul ettiler ve kriterleri yerine getirebilmek için öbürlerine kıyasla daha fazla çalıştılar.

Evet, Bulgaristan ve Romanyanın daha kat etmeleri gereken çok uzun bir yol var. Ama bunu aile içinde de yerine getirebilirler.

Aday ülkeler bu süreci bir üniversiteye giriş sınavı gibi algılıyorlar. Oysa bu bir tür evlilik. Bunu hiç düşünmüyorlar. Bütün standartları, kriterleri özümsemeniz, içselleştirmeniz lazım. Üstelik bu devamlı bir süreç. Günün birinde üye olduğunuz zaman bu çalışmalar kesilmiyor. Devam ediyor.

Tam üyeliğiniz konusunda AB ailesinde farklı düşünceler olduğunu inkâr etmiyorum. Ama tam üyelik için tek bir resmi cevap vardır. O da, kriterleri tam olarak yerine getirdiğiniz zaman üye olabileceğinizdir. Er ya da geç AB daha da genişleyecek. Bu konuda ciddi kararlar almamız lazım.

- Peki, kriterler nedir?

- Siz bunu çok iyi biliyorsunuz. Bunu şu anda size anlatmam gerekmiyor.

- Bu kriterlerde de bir çelişki yok mu? 1999 Helsinki Zirvesinde Türkiyenin tam üyelik başvurusu kabul edildiği sırada siz Finlandiya Dışişleri Bakanıydınız. Bugün Kıbrıs Türkiye için bir önkoşul mu değil mi?

- Şunu iyi bilmeniz gerekiyor. ABye tam üye olmak istiyorsanız bütün AB ailesini kabullenmeniz lazım. Şöyle söyleyeyim. Bu evliliği kabul ediyorsanız Kıbrısı da kabul edeceksiniz.

- Bu nasıl olacak?

- (Burada sert çıkıyor)- Benimle pazarlık etmeyi denemeyin. Sizin duygularınızı çok iyi biliyorum. Hiçbir zaman bana kurnazca davranmaya kalkan bir nişanlıyla evlenmem. İki taraf da birbirlerine dürüst olmalıdır.

Kıbrısın güneyi ve kuzeyi de öyle yapmalı bir arada yaşamak için uzlaşmaya varmalıdırlar. BM bu konuda yardımcı olacaktır. Ama beni bir şeyler söylemeye zorlamanız faydasız olur. Müzakerelere katılan ben değilim. Evet, benim ülkem bu konuda çok yardımcı olmayı denedi.

- AB yüzüncü yıldönümünü kutladığında sizce Türkiye birlik üyesi olacak mı?

- Yüzüncü yıldönümünü şimdiden öngöremem. O zamana kadar AB ya da başka bir birlik olur mu? Bütün dileğim işleri iyi giden ve iyi işbirliği içinde olan bir Avrupamız olması. O zamanki adı ne olur bilmiyorum. Belki AB olarak kalır.

Kıbrısın (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) aday olduğu günleri hatırlıyorum. Ne yapmamız gerekiyordiye soruyorlardı. Ben de onlara tam olarak şu yanıtı veriyordum: Bu sürecin içindesiniz. Kriterleri tam olarak yerine getirmeniz gerekiyor.

Her zaman da meselenin BM çerçevesinde çözülmesini savundum. Referandum sonuçları ortaya çıkınca büyük bir düş kırıklığı yaşadık. Ama yeniden denenebilir. Bu kez durum daha olumlu görünüyor. Umarım bu kez bir sonuç alınır. Çünkü Kıbrıslılar için en iyi çözüm budur.

- Bugün Kıbrısta iki taraf arasında da iyi niyet olduğu görülüyor. Ama ya yeni bir referandumda iki taraf da hayır oyu verirse ne olur? O zaman Kıbrısta Çek ve Slovak çözümü uygulanıp AB şemsiyesi altında bir birleşme olabilir mi?

- Bilemem. 1990da Slovakya için raportördüm. Çek ve Slovakya olayı tam anlamıyla anlaşmalı bir boşanmaydı. İkisi de isteyerek ayrıldılar ve Çekoslovakya bölündü. İkisi de BMnin kendilerine yardımcı olmalarını gereksinmedi.

Kıbrıs konusunda Türkiyenin özel bir durumu olduğunun da farkındayım.

- Garantör ülkelerden birisi olması nedeniyle mi?

- Evet. Bu durumu çok içselleştiriyorsunuz. Ama BM çerçevesinde Kıbrısa bir çözüm bulunması gerektiği de çok açık.

- Dünyayı sarsan bu finansal krize gelirsek ABDde sürekli olarak bankalar devlet garantisi altına alınıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, finansal sistemi kurtarmak için 300 milyar Avro gerektiğini söylüyor. Bu kriz dünyayı ve Avrupayı nasıl etkiler?

- Bir kere bu ilk dalga ABDyle ilgili. Umarım bir çıkış yolu bulurlar. Üye bir ülkenin cumhurbaşkanı olarak ABnin birtakım zorluklar içine girdiğini biliyorum. Bizim iki blokumuz var. Birisi Avro, öbürü Avro dışı blok.

Finlandiya için konuşmam gerekirse.. Bir kere ekonomik ve bankacılık sistemimiz 1990lardakine kıyasla çok daha güçlü. Tabii ki bizim de birtakım kaygılarımız var. Ama durumumuz kimi başka ülkelere kıyasla daha iyi. Finlandiya Nordik ülkeler içinde Avro bölgesindeki tek ülke. Başbakanımız ve Maliye Bakanımız gelecek hafta Avrupa Konseyi toplantısına katılacaklar. Şimdilik durum netleşmiş değil. Ama herkes bu kriz dalgasını mümkün olduğunca hafif atlatacağımızı diliyor ve umuyor.

Ama küresel durum gittikçe de düşündürücü bir hal alıyor. Örneğin Çinle ABDnin ikili ilişkileri giderek güçleniyor.

- Peki, ya Rusya? Yeniden stratejik bir güç haline gelebilir mi?

- Rusya hâlâ siyasi, ekonomik ve sosyal bir kalkınma sürecinden geçiyor. İçtenlikle söylüyorum ki Rusyadaki kalkınma sürecinin daha da ileri gitmesini diliyoruz. Bu muazzam büyüklükteki ülkenin gereğince gelişmesi Avrupanın, bizlerin, bu bölgenin yararınadır. Ama hâlâ hammadde satışından para kazanıyorlar. Öte yandan ABD ise çok gelişmiş bir ekonomik ve finans sistemine sahip.

- Yani Rusyanın bütün gelirlerinin doğalgaz ve petrolden olduğunu mu kastediyorsunuz?

- Başka doğal hammadde kaynakları da var tabii. Rusya üretimini daha çeşitlendirmek istiyor. Ama istatistiklere baktığımız zaman hâlâ gelirlerini çok büyük ölçüde hammaddelerden kazandığını görüyoruz.

- Finlandiya demokrasisi, insan hakları anlayışı çok gelişmiş bir ülke olmasına karşın genç kuşak arasında gittikçe artan şiddet olayları görülüyor. Bu nasıl olabiliyor?

- Evet, biz pek çok bakımdan güvenlikli bir ülkeyiz. Demokratik sistemimiz sadece merkezi değil, yerel yönetimler düzeyinde de çok iyi işliyor. Biz Kuzey Avrupanın refah düzeyi çok yüksek ülkelerinden birisiyiz.

Eğitim sistemimiz hemen hemen en mükemmellerinden birisi. Ama bir bakıyorsunuz okullarda şiddet olayları yaşanıyor. Bunlar da bizi hem şoka uğratıyor hem de derinden kaygılandırıyor. Buna en uygun ilacın ne olduğunu söylemeye kalkışmak dehayı gerektirir. Ama açıkça anlatmam gereken bir durum var. Biz kuzeyliler kendimize dönük gibi görünen insanlarız. Soğuk gibi görünebiliriz. Ama içten içe de yakıcı duygularımız vardır. Yani bir bakıma buzdan yapılmış değiliz. Çok duygusalız.

- Peki, ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Belki yasal yollardan gitmeden ailelere yaklaşmak seçeneğini düşünebiliriz. Birlikte bir çözüm arayabiliriz. Bizim ülke, insanların bir zamanlar kırsal alanda, küçük topluluklar halinde yaşadıkları bir yerdi. Bu yeni kuşak gittikçe daha fazla şehirlerde yaşıyor.

Kırsal alandan gelen insanların şehir yaşamına uyum sağlamaları zor oluyor. Bütün bunları söylüyorum ama hâlâ soruna kesin bir yanıt bulabilmiş değiliz. Ayrıca şunu da itiraf etmeliyim ki bizim toplumda aile içi şiddet vardır. Çocuk için okul da aile yaşamının bir parçası oluyor ve yapacaklarını başka yerde değil okulda yapıyor.