Ölüme değil yaşama övgü

03 Temmuz 2019 Çarşamba

47. İstanbul Müzik Festivali’nin geçen hafta son iki etkinliğini izledik: Birisi Brahms’ın “Bir Alman Requiem”i, diğeri Beethoven’ın 3. piyano konçertosuydu.
Festivalin söylemi, “Var Olmanın Aydınlığı / Var Olmanın Karanlığı” kavramını en güzel yaşatan konser Brahms’ın “Bir Alman Requiemi” oldu. Requiem, ölüm duası için bestelenmiş, orkestra, koro ve solistler tarafından seslendirilen müziktir. Genelde beş bölüm olan tarihteki en ünlü requiemler, Mozart, Verdi ve Berlioz tarafından yazılmıştır. Brahms, Requiem’ini 1869’da 7 bölümlü olarak tamamlamış, öncekiler gibi Katolik kilisesinin Latincesini değil, Almanca dili kullanmış. Genelde koronun şarkılarıyla örülü bu requiemde bir soprano ve bir bariton solo vardır.
Festivalde bu yapıt şef Gijs Leenars yönetimindeki Berlin Radyo Korosu, soprano Iwona Sabotka ve bariton John Brancy solistliğinde seslendirildi. Ancak bir orkestrayla değil, piyanoda dört ele indirgenmiş olarak, Philip Mayers ve Angela Gassenhuber’in eşliğinde çalındı. Zorlu PSM’nin sahnesinde izleyiciler, piyanistler ve şarkıcılarla yan yana, aynı mekândaydık. Yaratıcı bir dramaturji sanatçılarla izleyicileri iç içe örmüş; herkesi müziğin bir parçası haline getirmişti. Koro üyeleri ise birbirlerinden ayrılıp, teker teker seyirciyle kaynaştıklarında şarkılarını güçlü birer solist gibi söylüyorlardı. Brahms, requiem yapısını kullandığı halde, müzik tarihine kendinden önceki besteciler gibi acıklı bir mersiye bırakmamış. Reji de ölümlü olmaya dövünmek yerine, sahnedekileri gerçekçi bir şekilde barıştıran nitelikteydi. Eserin odağında yaşam ve insan vardı. Birden tavandan dökülen salıncaklarda sallanmaya başlayan solistler ve koristler, biraz sonra dinleyicileri elinden tutup sahnenin ortasına kendi aralarına çektiler. Yedinci bölümde artık herkes sahnenin ortasında, iç içeydi. Yanı başınızda, sırtınızda önünüzde bir koro üyesi dolaşarak son satırları söylüyor, bir köşede ölümü simgeleyen beyaz giysili genç bir kız ışıklar altında yatıyor. Salondaki tek aydınlık köşe o kızın, “ölüm”ün üstündeydi. Biz izleyiciler, karanlığın ortasında, yerde bağdaş kurmuş oturuyoruz. 20 dakikadır mı, dünden beri mi, birkaç yıldır mı oturuyoruz? Brahms’ın müziğiyle kendi içimize dönüyoruz. İçimizdeki ölüm acısını veya yaşam sevincini Brahms ile paylaşıyoruz.
Requiem sona erdiğinde ölüm korkusunu bile yenebilecek güce kavuşarak, sanatın yüceliğine sığınmıştık.

Beethoven yılına doğru son konser
Festival programının son konseri, Fazıl Say’ın solistliğinde, dünyanın öbür ucundan gelmiş, Liang Zhang yönetimindeki Şanghay Filarmoni Orkestrası eşliğinde yapıldı. Fazıl, Beethoven’in beş piyano konçertosu arasından en çok çaldığı 3. konçertosunu kendine özgü imzasıyla seslendirdi. Böylece önümüzdeki “Beethoven Yılı”na bir gönderme daha yapılmış oldu.
Ancak bu, katalogda yazdığı gibi son konser değildi, çünkü İstanbul’daki belediye başkanı seçimine rastlayan Hakan Şensoy yönetimindeki Cameristi della Scala Orkestrası’nın konseri mecburen daha ileriye, 8 Temmuz’a atılmıştı.
Bu yılki festivalin hemen her konserinden kulağımızda iz bırakan özellikler vardı. Kiminde ilk kez dinlediğimiz bir çellist, kiminde Diabelli Çeşitlemeleri’nin unutulmazlığı, kiminde ilk kez seslendirilen ve bu festival için bestelenmiş yapıtlar, kiminde Aya İrini kubbesiyle tümleşen bir koro, kiminde Soktakoviç’in kıvılcımlar saçan yapıtları, kiminde bir trionun bütünlüğü, kiminde sahneyle dinleyicinin bütünleşmesi.