Belediyeler, zabıtalar ve küçük İskender...

11 Temmuz 2019 Perşembe

Evvelsi gün ailece Tekirdağ’a köfte yemeye gittik! Ana hedef tabii ki bu değildi. Suphi ile beraber uzun yol araba kullanmak istemiştik ve daha iyi bir bahane olamazdı. Tabii o yolda, Silivri Cezaevi’nin ve o meşhur mahkeme salonunun önünden geçiyorsunuz. Oralara kaç kere gittiğimi hatırlamama imkân yok. Bu hafta yine Ergenekon davası hakkında geçen haftaki yazıma devam edecektim. Ama hayat hep başka olayları karşımıza çıkarıyor...
Tekirdağ yoluna girmeye çalışırken Mahmutbey civarında trafik sıkıştı. Tampon tampona gidiyorduk. Sol tarafımda bariyerlerin önünde baktım 3-4 İBB zabıtası, 30’lu yaşlarda, su satan bir genci kuşatıp elindeki pet şişeleri doldurduğu kartona el koymuşlar... Adam ağlamaklı, zabıtalardan biri havalı bir şekilde motosikleti ile olay yerinden uzaklaşırken kendi pet şişelerinden birine son anda uzanıp açtı, kana kana içmeye başladı. Ben geçerken zabıtalara ancak “Yazık!” diyebildim. Aslında arkadaşımız şanslıydı! Daha önce defalarca, E-5 Halıcıoğlu mevkiinde, D-100 Darülaceze-Perpa durağında, Zincirlikuyu metro durağında ve onca başka yerde üç kuruş kazanmak için zabıta teröründen kaçan gencecik insanlar arabaların, otobüslerin altında can verdiler... 2008’de Koşuyolu civarında yine kaçarken can veren 13 yaşındaki Bülent Çalkıran, bugün 24 yaşında bir genç olacaktı... Ömrünü çalanlar mutlu mu şimdi? Gücünüz üç lokma peşinde koşanlara mı yetiyor?

CHP’li belediyelerden farklı bir tavır beklerdim!
Mahmutbey’deki gencimize bir isim verelim, mesela “Fahri”... Fahri o suları kaç liraya alıyordur? Diyelim 0.50 TL’ye. Onları 1 veya 2 liraya sattığında, elinde de 30 şişe olsa, akşam güneş batarken ne kazanacağı belli. İnsanların aklına gelmiyor ama Fahri’nin de ödediği bir kirası ve tahmini iki çocuğu var. O da onlara ekmek, domates, pilav, belki haftada bir çikolata götürmeye çalışıyor. “Eski İBB” veya bir AKP belediyesi bu hareketi yaptığında pek şaşırmıyoruz ama İstanbul’da iktidar değiştiyse, ben artık sosyal demokrat hiçbir belediyede bu sahneleri görmek istemiyorum. Bakın, bana 1000 yanıt verebilirsiniz. Trafik, işporta yasağı, düzen, şu, bu... Geçiniz! Siz Fahri’ye eğitim veya sosyal sigorta verebildiniz mi? Neler yaşadığını biliyor musunuz? Akşam çocuklarına bir lokma ekmek götürmek için bu işi alın teriyle yapmasını cezalandırıyorsunuz! Dolandırıcı-hırsız- terörist olsa daha mı iyi olacaktı?
CHP’de bu tavra şiddetle karşı çıkıyorum. Ayrıca ekleyelim, her gün artan trafik sıkışıklığında ağzı kuruyan, şekeri düşen o insanlara su, kâğıthelva, muz, simit, ayran taşıyan bu insanlar, orada belki hayat kurtarıyorlar, halka doğrudan bir hizmet sunuyorlar! Hani şu sizin trafik sorununu çözemediğiniz için günde 4 saati yollarda tükenen, kimileri gibi sağa sola helikopterlerle veya sirenli polis arabaları ile güvenlik şeritlerinden gidemeyen halkımızdan söz ediyorum. Kendi adıma öncelikle CHP’li belediyelere ve bu konuda tavır değiştirmek isteyen diğerlerine sesleniyorum: Bu yakışıksız şovlara girişmeyin. Kendinizi o insanın yerine koyun. Onun satışa sunduğu malların temizliğini, hijyenini denetleyin. Çok istiyorsanız ayda 200 TL vergi alın. Ama ekmeğiyle oynamayın!

Küçük prensimizi, kalbimize gömdük...
Yeraltı kültürü. Neredeyse parasız yaşama sanatını içselleştirmiş veya marjinallerin her türlüsünün halinden anlayan insanların dünyası, edebiyatı... Bukowski, Beat kuşağı, Erje Ayden, küçük İskender... küçük İskender, geçen hafta kaybettiğimiz büyük değerimiz, yeraltı kültürünün günümüzdeki bilinen son prensi, ne hissederdi demin bahsettiğim sahne karşısında? Bence “Hayret bir şey, amma da büyüttün bu işi Bedri ya!” demezdi! Onda empati yapabilecek sezgi gücü vardı.
Küçük İskender’i önce Akatlar Kültür Merkezi’nde andık, ardından Ortaköy Camii’nde namazı kılındı ve Zincirlikuyu’da defnettik. Annesi sevgili Nilsu Teyze, inanamıyordu hâlâ biricik oğlunu kaybettiğine. Kefeni açtırıp son bir defa onun yüzüne birkaç saniye baktı. “Sakin şekilde uyuyor, gördünüz mü?” diyebildi, son bir gayretle çevresindeki bizlere.
Daha birkaç ay önce Nişantaşı ara sokaklarındaki evinde ziyaret etmiştim kendisini. Geçen yaz Bodrum’daki haline göre kilo almıştı, daha iyi görünüyordu. Gerçi hastalığı sıçramalar yapmıştı, ama mucize arıyorduk. Beraber çocukluk fotoğraflarına bakarak güldük. Kendisine hediye ettiğim graffiti kitabıma bayıldı. Bunlar tam onun kalemiydi. Yeraltının, yerüstüne şamarıydı sonuçta o izlerin hepsi...
Beraber her maç seyrettiğimizde, bu keyfinin ne olduğunu “hiç çakmayan” başka yazar-çizer arkadaşlarımıza gülüp geçerdik. Hep onlar bizlerle alay diyecek değil ya! Bizim de onlara bu sataşma dikenini geri uzatma hakkımız olamaz mıydı? O da hasta Fenerliydi... “Zaten bu Fener insanı kanser eder” diye takılırdı ölüme...
Otuz yıl önce galiba bir film setinde tanışmıştık. Harika Avcı ve benim başrol oynadığımız, rahmetli Yusuf Kurçenli’nin “Gönül Garip Bir Kuştur” filmiydi. Harika’nın üniversite arkadaşı rolündeydi. Ardından Ortaköy’deki barım Bukalemun’da veya Beyoğlu’nda doğal akışta hep görüştük. Daha sonra Dadaist isimli barımın açılışında sahne aldı, harika şiirler okudu. Piramid Sanat’ta “Şehvetin Tadı” sergisini onun ve yeni kuşak şair Pemra Oğuz’un şiirleriyle beraber sunmuştuk. Ne mutluyduk o gün!
O bizim Rimbaud’muz muydu, yoksa yıllar sonra Rimbaud’ya “Fransızlar’ın küçük İskender’i” mi diyecekler? Şiirimizin romantik küstah ve asi büyük kıvılcımını kaybettik! Kadere isyan ediyorum! Bodrum’da yeni yerleştiği evinde, mesela bir çeyrek asır daha yaşasa, ne inanılmaz eserler bırakacaktı bizlere. Olmadı... Hayat, onun yalnız evrensel bir dehâmız olmasına değil, aynı zamanda sonsuza dek genç kalmasına karar verdi... Aynen dün andığımız Ali İsmail Korkmaz gibi... küçük İskender, Gezi ile ilgili açtığımız “Sıkıyorsa Gel” sergisinde Ali İsmail için yazdığı şiirini şu dizelerle bitirmişti:
...
“Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim
Hikâyenin gerisi zaten çok belli
Dertler zarifse vakit almaz teselli
Hoş geldin esvabımın cevabı, aklımın zamanı
Aşk bazen insandan çok evveli

Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim
Aşk bazen çok Ali.”