Arif Kızılyalın

Yaşasın kayıkçı kavgası!

30 Temmuz 2019 Salı

Spor, çağımızın olmazsa olmazı. 30- 40 yıl öncesine kadar, önem sırasında ilk 5’e giremezken artık endüstriyel bazda da aldı başını gidiyor. Milyar dolarların uçuştuğu bir arena, bir yaşam biçimi, bir kültür. Peki, Türkiye olarak biz bu spor anlayışının neresindeyiz? Spor dendiğinde ne anlıyoruz?
Gazetelere, internet portallarına ve artık kayıkçı kavgasına dönüşen -ne yazık ki TRT de dahil- TV programlarına baktığımızda spor denince aklımıza “kaos” geliyor.
Her temmuz ve ağustos ayında -çoğu balon- transfer haberleri peşinde koşuyoruz, lig başlayınca ilk derbi sonrası yöneticilerin arasındaki söz düellosunu bekliyoruz, milli maç dönemi geldiğinde de sonuç odaklı yorumlarda bulunuyoruz.
Eskiden, Tour de France’taki tırmanma turunun belirleyiciliğinden tutun da Wimbledon’daki “ace” sayısına kadar en ince ayrıntıyı bilirdik. NFL finalinin Amerikan ekonomisine katkısını hesaplar, keza NBA’in maç günü satışlarının bir benzerinin Türkiye’de gerçekleşip gerçekleşmeyeceği yolunda kafa yorardık. Şimdi pasif spor paydaşlığıyla yetiniyoruz. En büyük zevkimiz biraz para pulumuz varsa maça gitmek, yoksa kahve köşelerinde, “Ne vurdu be abi.. Hakem de penaltımızı vermedi...” geyiğine katılım sağlamak.
Peki, Batılı ülkelerde durum nasıl?
Biz kaosa ve kavgaya endekslenirken onlar çocukların hangi yaş grubunda hangi branşa yönelmesi gerektiğine dair ciddi araştırmalar yapıyor. Almanlar, ihtisas gerektiren basketbol, futbol ve voleybola başlama yaşının geriye çekilip 3-4 bandına indirilmesini istiyor. Amerikan merkezli araştırmacılar, 10 yaşına kadar atletizm, cimnastik ve yüzmeyi esas kabul edip, diğer branşlara adım atma yaşının ileri taşınması gerektiğini savunuyor. Bakalım Almanlar mı galip ayrılacak bu temel eğitim kavgasından yoksa Amerikalılar mı, göreceğiz. Almanlarınki babadan kalma yöntem gibi duruyor. Amerikalılar ise işin içine “oyun” katıp, spordaki “sevgi” faktörünün gelişmesi peşinde. Brezilya ve Afrika’da ise durum bizdekinin bir benzeri, “Saldım çayıra, mevlam kayıra...”
Şimdi böyle bir bilgilendirmeye ne gerek var diyeceksiniz!
Var efendim!
Malum, Türkiye’de okumak zor ötesi; özellikle Devlet üniversitelerinin her yıl artan puanları hesaplanırsa artık gözler vakıf ve özel üniversitelerde. Bu okullar da cazibeyi arttırmak için burs konusunu ön plana çıkarıyorlar. Geçenlerde adı lazım değil İstanbul’daki hatırı sayılır bir özel üniversite, “Liglerde yer alan bir takımda oynamak” kaydı ile voleybol, basketbol ve hentbolculara yüzde 50 burs vereceğini duyurdu. Ezkaza, İstanbul’da sıradan bir yüzücüyseniz, hani sadece lisansınız var ve ara sıra kürsüye çıkıyorsanız yüzde 25 burs cepte. Hele, hele milliyseniz bir branşta BESYO’ların kapıları ardına kadar açık...
O yüzden sevgili ebeveynlere naçizane bir öneri, evlatlarınız spor yapmak istiyorsa, hangi branşa meraklıysa önünü kesmeyin, bırakın çocuk sevdiği uğraşla haşır neşir olsun. Bakarsınız, alacağı yüzde 50-75 bandındaki bursla iyi bir üniversiteye girivermiş yarın öbür gün!
Konu spor yapmaktan açılmışken, yine Batı’da artık kurumların her türlü spor etkinliğine “iyilik”, “fayda”, “sosyal sorumluluk” etiketini yapıştırıyor olduğu gerçeğini de gözden kaçırmamalıyız. Mesela bir yarış, iklim koruma adına koşuluyor, bir başka müsabakanın amacı yanan her ağacın yerine bir fidan dikmek. Batı Avrupa’da ise, “sosyal adalet” ağır basmış. Örneğin, “askıda forma” uygulaması var Almanya’da, Hollanda’da. Hali vakti iyi olanlar kendi çocuklarına forma alacakken, 3-4 tane parası ödeyip, bu alameti farikaları hiç tanımayacakları çocuklara hediye ediyorlar. Hem iyilik, hem aidiyet duygusu gelişiyor böylelikle. Ağır hastalık geçiren ve belki de hayatlarında maça gitme şansları olmayacak çocukların stada daveti ve o müsabakada bu miniklere -mesela maçın başlama düdüğü öncesi- birer, ikişer oyuncak hediye edilmesi gibi şıklıkları saymıyorum bile...
Sözün özü, gelin şu işi bir düşünelim. Askıda forma olmadı, boş kalan -ki tamamı boş bir iki takım haricinde- basketbol, voleybol, futbol maçlarına imkânı olmayan evlatları, engelli kardeşlerimizi birer aile büyüğü ile davet edelim. Yani iyilik yapıp denize atalım; “Balık bilmezse, halik bilir der” eskiler!