Veysel Ulusoy

Bizimki hangi kriz?

04 Ağustos 2019 Pazar

Dağınıklık, kriz ve kaoslar ekonomistlerin en çok yanıldığı fakat ekonomi biliminin de topluma en çok faydasının dokunduğu dönemi kapsar.
Nobel ödüllü Paul Krugman’ın 2008 küresel krizini değerlendirdiği bir konuşmadaki vurgusuydu bu... Fakat konuşmadaki ana tema, ekonomistlerin çoğu zaman krizleri tahmin etme ve çözüm bulma yöntemlerindeki başarısızlıklarını ortaya koyma idi. Söz konusu başarı/ başarısızlık kriterlerini belirlemek için de finansal krizlerin çeşitlerine ve ekonomiye nasıl etki ettiğine bakmak gerekirdi.
Biz de bu yazımızda, krizlerin çeşitlerini ve kapsamlarını analiz etmeye çalışacağız. Krizlerden çıkış için başvurduğumuz yaklaşım ise çok açık: Bir krizin çözümünü onun nedenlerinde aramalı.

***

Bizim gibi kalkınmakta olan ülkelerde, krize yaklaşımın ilk penceresinde kurumsal temele dayalı göstergeler öne çıkar... Ama bildiğimiz, çokça da vurguladığımız kurumsallık değil bu. Aksine, borç ödeme yeteneğini kaybetmiş bir devlet ya da özel sektör ile döviz piyasasındaki bozukluğun, bankaların fonksiyonel görevlerini yerine getirmesinde yarattığı sorunların ortak bir resmidir bu.
Kurumsal birimlerin tam anlamıyla dağınıklığının diğer bir ifadesidir bu aynı zamanda...

***

Gelelim bu resmin ayrıntılarına...
Finansal krizleri genel olarak iki gruba ayırırız... İlkinde döviz piyasasında bozulmalar ve ani duruşa dayalı krizleri, ikincisinde de dış ve iç borcun ekonomide yarattığı tahribata dayalı krizler ile bankacılık krizlerini analiz ederiz.
Genel anlamıyla, dayanağını bir nedenden alan kriz grubu diğer gruplardan hiçbir zaman bağımsız değildir. Aralarındaki farklılık sadece başlangıç ve yarattığı olumsuzlukların dereceleridir. Örneğin bir döviz krizi, öncelikle bankacılık faaliyetini, daha sonra da reel piyasayı kademeli olarak etkilerken, ani duruşa dayalı bir kriz, ekonominin tüm vücudunun eşzamanlı felç olması sonucunu doğurabilir.
İkinci grup dağınıklıklar kuşak krizleri olarak adlandırılır...
Krugman’ın ifadesiyle, birinci kuşak döviz krizi yaklaşımına göre, bütçe ve cari açığı dış, iç borç yardımı ve parasal genişleme ile sağlayan, yani enflasyon yaratan makro otoriteler, sabit kur rejimi ile bunu uzun süre götüremez, para yaratamadıkları için de sistem eninde sonunda çöker. Şansımız odur ki, artık sabit kur rejimi uygulamıyoruz...
İkinci kuşak döviz krizi (Obstfeld, 1994) yaklaşımına göre, dövizi sabit tutmanın faydası ve maliyetini karşılaştırmak önemlidir. Bu yaklaşıma göre, karar vericiler maliyetin faydayı aştığı durumlarda döviz kuru hedefinden vazgeçerler ama bunun da başka ekonomik maliyetleri ortaya çıkar. Örneğin, döviz kurunu dengede tutmak için artırılan faiz oranları ve bankalara sağlanan ek fonlar, zaten zayıflayan bir ekonomide işsizliğin daha da yükselmesi ve bankacılık sektöründe artan kırılganlıklara neden olurlar. Tüm bunlar üretim yeteneğinde azalmalara neden olan faktörler olarak karşımıza çıkar ve sonuç, zamanı kestirilemeyen spekülatif atak ve ardından gelen döviz krizidir.

***

Üçüncü kuşak döviz krizleri ise yatırıma sağlanan kredi kısıtlamasıyla karşımıza çıkanlardır. Özel sektörün kârlılık ve verimliliğindeki azalmanın borç geri ödemesinde yarattığı sorunlar, hükümetlerin özel sektöre verdiği garantiler(!), alınan dış borç ve yardımların amacı dışında birtakım kesimler tarafından uygunsuz kullanımı ve verimsiz yatırımlara kanalize edilmesi gibi faktörleri kapsayan “ahlaki çöküntü” bu tip krizlere örnek teşkil ederler.

***

O zaman şu soruyu sormak hakkına sahibiz...
Bizimki hangi kriz?