Köşe Yazısı

A+ A-
Olaylar ve Görüşler

Türkiye’yi Kim Kaybetti?

13 Eylül 2019 Cuma

Siyasal İslam’a verdiği destekle bilinen, 15 Temmuz hain darbe girişiminin üst aklı olduğu iddia edilen, hakkında yakalama kararı bulunan CIA’nın Milli Haberalma Konseyi Eski Başkanı Graham E. Fuller; 5 Ağustos 2019 tarihinde kendi sitesinde dikkat çekici bir yazı yayınladı. Kemalizm karşıtlığıyla bilinen, birçok kitabı TİMAŞ Yayınevi’nden çıkan Fuller’in, ABD içindeki ayrışmayı gözler önüne seren bu yazısını, Cumhuriyet okuyucularının dikkatine sunuyoruz. (Yazıdaki ara başlıklar bize aittir.)

[Haber görseli]

İşte yeniden, ülkeyi (boşluğu doldurun) kimin kaybettiği yeni bir cadı avı dönemi başladı, “...(boşluğu doldurun) memleketi -kim kaybetti.” Bir zamanlar, 1949’da bu Çin’di, sonra 1959’da Küba oldu, 1979’da İran oldu ve diğerleri. Şimdiki son yenileme, “Türkiye’yi kim kaybetti?” şeklinde.
Klasik olarak bu sorun sımsıkı “Amerikan kampına” bağlı olduğunu sandığımız bir ülkenin aniden bize karşı bir tavır aldığında ortaya çıkıyor. Washington’un politika belirleyenleri, aklı başında ülkelerin Amerika ile stratejik ittifaklarının, eşyanın tabiatına uygun bir olay olduğuna gerçekten inanmışlardır. Böyle bir ittifaktan sapmak olamaz, eğer olursa “kimi suçlamalıyız?” Nasıl olur da Türkiye, ”güvenilir bir ABD ve NATO müttefiki” Rusya ile iyi çalışma koşulları oluşturabilir veya Çin’in Avrasya vizyonuna bağlanabilir?
Eğer biz Türkiye’nin son yirmi veya otuz yılına daha geniş bir görüş açısı ile bakarsak Ankara’nın eylemlerini bir parça daha iyi algılayabiliriz.

Jeopolitik değişim
En basit anlatımla, bir süredir Türkiye giderek artan bir tempo ile bağımsız olarak kendi yolunda gitmeye başladı. Soğuk Savaş süresince, ikircikli de olsa “sadık” bir NATO müttefiki idi. Türkiye için en önde gelen jeopolitik gerçek onun Sovyetler Birliği ile sınırdaş oluşuydu; Rusya, ne de olsa yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu ile zıtlaşma ve savaş halinde olmuştu.. Fakat 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile yeni bağımsız devletler -Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan- eski Sovyet topraklarında, tam da Türkiye’nin doğu sınırları boyunca ortaya çıktı. Türkiye aniden artık Rusya ile sınırdaş değildi -büyük bir jeopolitik değişim.
Aynı zamanda, soğuk harbin sona ermesiyle oluşan yeni koşullar altında, Türkler durumlarını düşünmeye başladı. Şimdi Türkiye kendini Amerika ve NATO’nun gördüğü gibi görmüyordu. Türkiye, Batı’nın stratejik, NATO ile uyumlu Doğu’daki ileri karakolu değildi artık. Ankara için NATO’nun anlamı ve amacı sorgulanır hale geldi.

Avrupa şimdi Avrupa’dır
ABD dış politikaya egemen çevreler tarafından şiddetli saldırılara uğrayacağımı biliyorum, ama bu konuyu tartışmalıyım. Sovyet komünist imparatorluğunun sona ermesi ile NATO süratle stratejik ilgisini kaybetmeye başladı. (Tabii NATO, Washington tarafından kuvvetle savunulmaktadır. Zira NATO, ABD dış politikasının Avrupa’yı elinde tutmak için kullandığı kilit alettir ve bu yüzden sıklıkla “Atlantik İttifakı” olarak söylenir.) Fakat komünizmin sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin düşüşü ile Avrupa’nın Atlantik kimliği Amerika’nın olmasını istediğinden çok daha azalmıştır. Avrupa şimdi Avrupa’dır ve ABD-Rusya rekabetinin yarattığı Doğu-Batı cenderesinden kurtulmaya çalışmaktadır. Gerçekten Avrupa şimdi her zamankinden daha çok, giderek geliştirdiği vizyon bağımsızlığının, Amerika’nın jeopolitik çantasında bir alet olmaktan ziyade kendi stratejik çıkarlarının yorumunu yapabilmenin tadını çıkarmaktadır. Gerçekten yavaş yavaş, kendini Atlantik sahasının bir parçası olmaktan çok Avrasya’nın bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır. Moskova New York’tan çok daha yakındır. Kuşkusuz Trump’ın kaba ve onur kırıcı politik tavrı Avrupa’nın yeni ve çok daha bağımsız kimliğini tekrar kazanmasını hızlandırmıştır. Fakat Avrupa’daki şimdiki bu büyük jeopolitik trendin oluşmasını sadece Trump’a bağlamak son derece dar görüşlülük olur. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile daha bağımsız bir Avrupa sürecinin başlaması zaten kaçınılmazdı ve bu süreç Trump’tan çok daha evvel başlamıştı. Ama Washington’un sıklıkla küresel jeopolitik kaymaları inkâr eden dış politika sistemi şimdi “Avrupa’yı kim kaybetti’ diye sorabilir.
Benzer görüşlerle, Türkiye de daha ziyade, bir zamanlar hâkimiyeti ve etkisi politik veya kültürel olarak Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve oradan Kuzey Afrika ve yukarıda Balkanlar’a ve hatta aşağıda Doğu Afrika’ya kadar uzanan Türk Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi jeopolitik bakış açısı ile kendisini yeniden gözlemlemeye başladı. Belki de hepsinden daha önemli Osmanlı İmparatorluğu’nun Sünni İslamın kalbi ve makamı oluşuydu. (Bu Suudi- Arabistan’ın - ki asla uzaktan yakından Türkiye’nin politik, kültürel, endüstriyel ve hatta askeri rakibi olamaz, hatta öyle gibi gözükemez - halen çok içerlediği bir husustur.)

Türkiye Avrasyalıdır
Dünyanın kültürel ve politik haritalarına bir bakış Türkiye’nin gerçekten ne kadar Avrasyalı olduğunu açıkça gösterir; Avrupa’ya ilgisi sadece Türkiye’nin kültürel yelpazesinin Batılı kanadı kadardır ve bu kanat Türkiye’nin jeopolitik ve kültürel varlığının en büyük belirleyicisi değildir.
Erdoğan’ın yönetimindeki Türk dış politikasını sürdürenler Türkiye’yi Ortadoğu’daki hâkim Sünni güç olarak kabul ettirmek için çok hevesli olabilirler, muhtemelen de öyledir. Fakat Erdoğan’ın Türk dış politikasının cesurca sürdürdüğü bağımsız vizyonuna müdahale etmesiyle 2012 yılındaki Suriye ayaklanması Ankara için bir dönüm noktası oldu. (Türk kimliği ve politik kültürünün daha ayrıntılı bir analizi için bkz, kitabım “Türkiye ve Arap Baharı.”) Fakat Erdoğan’ın 2012 yılındaki Suriye macerası onun daha önceki “iyi komşuluk” ve uzun yıllar baskı altında tutulmuş olan İslami kimliği kucaklama politikalarından gerçekten büyük bir sapma olduğunu gösterdi. Suriye ile ilgili alınan kötü kararlar Türkiye’nin önceden sürdürdüğü sağlam dış politika duruşunu kaybetmesine neden oldu ve bu durum halen devam etmektedir. Ankara, şimdi eski dış politika vizyonunu - fiilen Avrasyalı ve İslami bir güç olma - yavaş yavaş yeniden kazanmaya çalışmaktadır.

Rusya ile ilişkilerde Ankara’nın geri dönüşü
Türkiye Çarlık zamanından beri, yüzlerce yıldır, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bölgesinde önemli bir oyuncu olarak Rusya’yı oldukça iyi tanımaktadır. 1991 yılından itibaren Rusya, Türkiye sınırlarında yayılmacı bir imparatorluk olmayı bıraktı. ABD, NATO’yu kışkırtıcı biçimde, Rusya’nın kapısına dayanana kadar sürüklemeye çalıştı. Buna karşı Rusya da giderek daha fazla Çin ile işbirliği yaparak, ABD’nin eski küresel hegemonya rolünü sürdürebilmek için yaptığı, zaten başarısız olan girişimleri bozmaya çalışmaktadır.. Tabii Çin’in kendisi de bu sırada yaratıcı olarak Avrasya bölgesini, kendine has vizyoner bir proje ile Tek Kuşak Tek Yol Trans- Avrasya ticaret ve ulaştırma aktarma merkezi olarak şekillendirmeyi hayal etmektedir.
Bu dramatik, yeni, yirmi birinci yüzyıl gerçekleri düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu sürece ağırlığıyla katılmaktan geri kalacağı gerçekten düşünülebilir mi? Gerçekten NATO, Türkiye için ABD ve Avrupa ile ilişkileri idare edebilmek bakımından faydalı bir araç olmasının dışında hâlâ bir şey ifade ediyor mu? (Hatta Fransa ve Almanya gibi birçok Avrupa ülkesi için de aynı şey söylenebilir.) Türkiye’nin NATO’ya itibari üyeliği ironik bir biçimde Türkiye’ye Rusya ve Çin ile ilişkilerinde denge sağlayan faydalı bir araç olmaktadır..
Öyleyse, en azından kendi güvenliği açısından Rusya’dan S-400 hava savunma füzeleri almak suretiyle NATO ile bağlarını ciddi biçimde sarsmak - tamamen terk etmese de -Ankara için büyük bir kayıp değildir. Türkiye Doğu-Batı çifte kimliği ile bilmektedir ki Batı ile tüm ilişkilerini - özellikle ekonomik olarak - kesmek aptallık olur, aynı şekilde tamamen Batı’ya uyum sağlayarak Avrasya’nın gelişmekte olan güçlü projelerine sırtını dönmek de aynı derecede aptallıktır.

ABD’nin kirli sicili
Sonuçta, ABD dış politikasının Ortadoğu siciline - ciddi hatalarla, yanlış hesaplamalarla, savaşlarla, felaketlerle dolu ve halen devam etmekte - baktığımızda Türkiye’nin kendini böylesine bir ABD “liderliği” ile uyum halinde olmayı isteyeceğini düşünmek gerçekçi olmaz. Ayrıca Türkiye için büyük önem taşıyan komşusu İran’a karşı, Amerika’nın 1979 yılında büyük müttefiki olan Şah’ın çok kötü bir şekilde düşürülmesinden beri uyguladığı Amerikan politikası çok akıldışı bir şekilde sürdürülmektedir. İran da ilişkilerinde mağrur, inatçı ve milliyetçidir, fakat Türkiye İran ile zaman zaman rakip, zaman zaman da müşterek çıkarları olan kilit bölgesel sorunlar üzerinde birlikte çalışmak zorunda olduklarının bilincindedir. Periyodik gerilimlere rağmen Türkiye ile İran, bölgenin tarihsel olarak köklü, gelişmiş, gerçekten bağımsız kültür ve devlet anlayışı olan iki toplumudur ve yüzyıllardır birbirleri ile savaşmamışlardır. Ankara’nın gayet tabii olarak, çok kötü ve çok karmaşık olaylar ile sonuçlanabileceğini öngördüğü, Amerika’nın İran’a meydan okumasına destek vermeye ne hevesi ve ne de niyeti vardır. Ayrıca Ankara, aşırı uçta, tahammülsüz, yabancılardan nefret eden Suudi Arabistan’ın Vahabi İslamı ile de bir yakınlaşma istememektedir. Suudi Arabistan Vahhabiliğin yayılması amacıyla Sünni liderliğini ele geçirmeye çalışmış ve bu çabasında az da olsa kaygı verici bir başarı elde etmiştir.
Rusya, Ankara ve Tahran’ın , sözde demokratik, bu iki ağır sıklet devletin huysuz milliyetçi yönetiminin çok iyi farkındadır. Moskova, bu zamana kadar bu iki devletle olan ilişkilerini büyük bir beceri ile oldukça etkin olarak sürdürmüştür. Washington ise her ikisi ile de ilişkilerini verimli bir şekilde sürdürmeyi becerememiştir.
İlk on yılında AKP liderliğini parlak bir şekilde sürdüren Erdoğan’ın, maalesef 2013 yılı dolaylarında sendelediğini ve tek adam yönetimini intikamcı ve baskıcı biçimde uygulamaya başladığını gördük. Bu Türkiye’nin dış politikalarını (iç politikadan hiç bahsetmiyorum) son derece dengesiz ve hatalı bir yola soktu. Yine de Türk hükümetinin, çirkinlik ve tahammülsüzlüğüne, büyük ölçüde bağnaz ve baskıcı tutumuna rağmen Türkiye, teknik olarak halen demokrat bir ülke olarak nitelendirilmektedir. Gerçek seçimler yapılmakta ve sonuçlar önemli olmaktadır. Erdoğan’ın yıllarca becerikli ve yeni “Avrasya Türkiyesi”nin mimarı olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yeniden politika sahnesine bu kez Erdoğan’ın rakibi olarak dönmektedir.
Riskli gayret Böylece Washington’da hiç kimse Türkiye’yi “kaybetmedi”, bu süreç çok sayıda yeni jeopolitik güçlerin yarattığı bir süreçtir.. Daha da ötesi Türkler, Washington tarafından muhafaza edilecek” veya “kaybedilecek” bir meta gibi nitelendirilmeyi ya da Ankara’nın varsayılan karakterinin Amerikan “müttefiki” olduğu savını aşağılayıcı bulmaktadır. Türkiye, muhtemelen hiç kimsenin “müttefiki” olmayacaktır. -Rusya bunu not etsin. Halen Türkiye’nin Rus füzelerini alması ve Kıbrıs civarındaki Akdeniz sularındaki enerji kaynakları için sesini yükseltmesi, Erdoğan’ın kamuoyunun dikkatini iç sorunlardan ayırıp dış sorunlara çekmek için gösterdiği riskli bir gayrettir. Ve Türkiye İsrail’in dostu olmayacaktır.
Yeni bir Türkiye liderinin ortaya çıkması ile Batı’nın uysallığına çok güvendiği “müttefik”in tekrar döneceğini sanmak çok ağır bir hata olur. Herhangi bir yeni lider, başlangıçta Batı ile aradaki bağlantılardan birkaç tanesini onarmaya çalışabilir, ama mutlaka Türkiye’nin genişleyen jeopolitik kaderinin Avrasya içine, derinliğine girmek olduğu yolundaki girişimlere devam edecektir.

Graham E. Fuller, eski bir CIA çalışanı olup İslam dünyası ile ilgili birçok kitabın yazarıdır.
Çeviri.: Pars Turhan ÖZER

Graham E. Fuller

Tümü Olaylar ve Görüşler - Son yazıları

FETÖ’nün inlerine neden giremiyoruz? 21 Eylül 2019 Cmt
Diyanet’in M. Kemal düşmanlığı 21 Eylül 2019 Cmt
‘Kesintisiz savaş’ı sonlandırmanın tek yolu 20 Eylül 2019 Cum

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Ahmet Davutoğlu