Deniz Yıldırım

Her şeyi kendimizden bekleriz

09 Kasım 2019 Cumartesi

Cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarına damga vuran sloganlardan birisi şöyledir: “Her şeyi kendimizden bekleriz”. Cumhuriyetin bağımsızlık ve çağdaşlaşma mücadelesini daha güzel özetleyen bir slogan olamaz.

Hem bir kurtarıcı beklememe; yurttaşın kendi zincirlerini kendisinin kırabileceği şartları yaratma arayışının özetidir; hem de bir olumsuzluk oldu mu, bir fenalık başımıza geldi mi hemen kendi dışımıza suçu atıp eylemsizliğimizi, sessizliğimizi aklamaya çalışmamıza bir eleştiri. Bir yanıyla da, ekonomide dışa bağımlılığın ortadan kaldırılışına, milli ekonominin inşasına övgüdür bu slogan.

Büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü yarın. Kurtarıcı beklememe, kendi çaresini örgütleyebilecek yurttaşlar haline gelme düşüne ne oranda yakınız peki? Anıyoruz da, anlıyor muyuz?

Anlamanın yolu, her çağın gereklerine göre yeniden yorumlamaktır. Mesela “her şeyi kendimizden bekleriz” ilkesi, bugün hayatın her alanına uygulanabilir.

Bugün en büyük yıkımları yaşadığımız alanlara bakalım. İşin ucu mutlaka ekonomiye dokunuyor. Ne yapmak gerek? Elbette iktidar ve program değişikliği gerek. Dışa bağımlı, sıcak parayla dönen, üretmeden tükettiren borçlanma ekonomisinde “Her şeyi dışarıdan bekleriz” çünkü. Ama bu değişiklik yeterli mi? Toplumsal ayakta yine “her şeyi başkalarından beklemek” hatasına düşmüş olmuyor muyuz?

Başka yollar gerekiyor. İşte burada en önemlisi, iktidarların ve yönetenlerin uyguladığı programları değiştirmeden önce toplumsal alanda başka bir ekonomi modelini, dayanışmacı çözümleri görünür kılmak. “Dayanışma ekonomisi” tabiri de böyle yükseliyor son yıllarda. Kamusal kaynakları, varlıkları, alanları ortaklıktan çıkarmaya çalışan, özelleştiren saldırılara karşı halkın kendi dayanışma biçimlerini geliştirmesi, çarelerini kendisinin üretmeye başlaması, kârlılık ve servet yerine kamusal yarar için ortaklıklar geliştirmesi bu nedenle daha da önem kazanıyor.

Dayanışma ekonomisi

Geçmişte Ecevit’in “Halk Sektörü” girişimi bunun ön işaretlerini vermişti. Kooperatifler bu açıdan yeniden önem kazanıyor. Belediyelere düşen, şimdi bu kooperatifleri teşvik etmek, geliştirmek olmalı. Ama daha yeni uygulamalar, toplumsal alanda her yurttaşın kendi yeteneğine ve yeterliliğine göre bir dayanışma modelini örgütlemesi ya da olana katkı vermesi ile şekillenecek.

Bakın, ülkede kriz var. Kriz dediysem, yönetici sınıflara yok kriz. İşini kaybedene var; işini kaybetme korkusuyla maaş kesintisini kabul edene, fazladan çalışıp susmak zorunda kalanlara var. Öğrenciye var, emekçiye var, emekliye var, işsize var, esnafa var, borç çevirmeye çalışan küçük sanayiciye var. Geçinemeyenlere, faturanın ödetildiği geniş çoğunluğa var özetle.

Daha yeni Fatih’te 4 kardeşin geçim zorlukları nedeniyle intihar ettiği haberleri düştü bu hafta. Daha ağır ne olabilir ki?

Hal böyleyken; yani kriz, hakkıyla geçinmeye çalışan çoğunluğun belini bükerken, ne eksik? Toplumsal mücadele. Mesela sendikalar. Nerede sendikalar? Doğru, sınıfın yapısı değişiyor; doğru, iktidar baskısı etkiliyor. İyi de, sendikal mücadeleler baskı yokken mi gelişti bu ülkede? Sendikal örgütlenme, grev ve toplusözleşme mücadelesi asıl krizlerde daha fazla yükselmedi mi geçmişte? 90’larda yeri göğü inleten işçi, memur sendikalarına bakın. Basın açıklamasından ötesi yok. Sendika-siyaset ilişkisinde gömleğin düğmesi yanlış yerden iliklendi, gelinen yer ortada.

İşte tam da bunun için “her şeyi kendimizden bekleriz” demenin, farklı ekonomik dayanışma modellerini, hak arama örgütlenmelerini gücümüzün ve zamanımızın yettiği her alanda görünür kılmanın zamanı geldi de geçiyor.

Özellikle ekonomik kriz dönemleri, bu girişimler için en uygun zaman. Örneğin krizde Yunanistan’da, İspanya’da, İtalya’da yüzlerce dayanışma ekonomisi girişimi ortaya çıktı. Bunlar güvencesizler ve işsizler için sosyal klinikler, eczaneler açma, hekim dayanışmaları yaratma; sosyal mutfaklar ile gıda toplama ve dağıtma; takas pazarları kurma; hukuki destek grupları oluşturma; kütüphanelerle kâr amacı dışında çalışan mekanizmalar başlatma; işsiz kadınlar için üretim kooperatiflerini destekleme, çeşitli tüketim mallarının ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için ağlar oluşturma gibi girişimleri kapsadı. Toplumun kendi yaşamına dayanışma yolları ile müdahale etmesi, büyük laflar yerine gündelik ve gerçekçi sorunlara kâr amacı gütmeden, birleşerek çözümler geliştirmesi bugün bizim de ihtiyacımız. Yurttaşlık böyle canlanır yeniden.

Evet, bunlar her sorunu çözmeyecek. Ama halkçı bir iktidar programı, toplumsal alanda bu modeller yayıldıkça mümkün olacak. Atatürk’ü gerçekten anmak ve anlamak istiyorsak, sözümüz belli: “Her şeyi kendimizden bekleriz.”