Samanyolu’nun yeni yıldızı...

21 Kasım 2019 Perşembe

Tüyler ürpertici bir sahneydi... Nefesini kesmiş, hüzünlü izleyicilerin önünde perde nihayet açıldı. Yıldız Kenter oracıkta bayrağa sarılı tabutun içinde sahnede tek başına yerini almıştı. Sanki o tabutun içinde, hâlâ dimdik durarak halkını sevgiyle selamlıyor ve ömrü boyu yaptığı gibi o candan alkışlarla kucaklaşmaya devam ediyordu. Torunu, sahne arkadaşları, meslektaşları “en eski arkadaşı” her biri sırayla konuştular. Salon hıçkırıklara boğulmuştu. Gözlerim Şükran Güngör ve Müşfik Kenter’i aradı. Onların cenaze törenlerinde, o salonda yine bulunmuş, Yıldız Kenter’i teselli etmeye çalışmıştık, başarılı olamayacağımızı bilerek... Artık o müthiş üçlüden hiçbiri aramızda değil...

Aman Allah’ım, nasıl bir oyunculuktu o Yıldız Kenter’inki... Her kılığa, her renge girebilen, herkesi ağlatabilen, boğulurcasına güldüren, düşündüren, kızdıran, bizlerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan, ama bir de bunu herkese büyük bir saygı göstererek yürütmeyi başaran bir dehaydı Yıldız Hanım. Tiyatro koridorunda, konservatuvarda, ünlü hoca Alman Carl Ebert’in 435 numaralı öğrencisi Yıldız için “fevkalade” şeklinde notunu belirtip, sınıf atlaması yönünde görüşünü okuyorum. Sonra anne-babasının o inanılmaz tanışma, evlenme ve yaşam mücadelesini düşünürken, köşede onların resmini görüyorum. Bir başka fotoğrafta, Yıldız Kenter İsmet Paşa ile kahkahayı basıyor! O ne muhteşem bir kare öyle! Tören boyu duyduğum güzel cümleler kulaklarımda yankılanıyor: “Her duruşunuzda, her sessizliğinizde, siz tiyatronun ta kendisi oldunuz. -Dostoyevski, ‘Biz, hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık’ derdi. Bizler de hepimiz Yıldız Kenter’in mantosundan çıktık!”

Sevgili Zeynep Oral, 12 Eylül günlerinde Kenter’in Vasfi Rıza Zobu karşısında kaplan kesilerek resmen özgürlük ve adalet dersi verdiğini aktardı sahneden. “Varsın tutuklasınlar, hepimizi mi tutuklayacaklar sanki?” sözlerini de unutmadan...

Koca değerimiz Genco Erkal, Çöl Faresi” oyununun o ünlü telefon sahnesinde 5 dakika boyunca salondan nasıl alkış aldığını hatırlattıktan sonra, son dönemlerde Yıldız Kenter’in en büyük derdinin, Kenter Tiyatrosu’nu yaşatma savaşı olduğunu hatırlattı ve yardım edilmesi gerektiğini vurguladı. Zaten bu pası Ekrem İmamoğlu hemen gole çevirerek, kesinlikle bu güzide sahnenin yaşatılacağının sözünü verdi ve büyük alkış aldı.

Bizler artık her Samanyolu’na baktığımızda orada parlamaya devam eden Yıldızımızı göreceğiz...


Milli Takımın başarısına üzülenler!

Ülkemiz, birbirini aşağıya çeken felaket tellalları, kıskançlıktan çatlayanlar ve başkalarının başarısını görmektense ölmeyi yeğleyenler tarafından kuşatılmış durumda... Bazen ne söyleyeceklerini o kadar şaşırıyorlar ki, onların çaresizliğini izlemek bir stand up kadar zevk verebiliyor! Şenol Güneş, Milli Takım teknik direktörü olarak yine büyük bir başarıya imza attı. 30 puanın 23’ünü alarak Fransa’nın ardından 2. olarak Avrupa Şampiyonası’na gitme hakkını kazandı. Kimi takımların tek bir maçta 6 veya 9 gol yiyebildikleri bir ortamda, Milli Takım 10 maçta yalnız 3 gol yemeyi başardı. Bu da neredeyse 1969-70 sezonu şampiyonu Fenerbahçe’nin, efsanevi kalecisi Datcu ile tüm sezon 6 gol yiyen defansının performansına yakın. Bu arada dünya şampiyonu Fransa bizi iki maçta da yenemezken, ikili puan-gol averajında da arkamızda kaldı. Ne beklersiniz seyirciden, tüm bu veriler ışığında? En azından bir kuru tebrik veya selam çakarak en ateşli teşekkürü değil mi?

Ne gezeeer! Güneş’i kimi defansif oynatıyor diye eleştiriyor, kimi doğrudan korkak olarak niteliyor, kimi ise ipe sapa gelmez sözlerle laf olsun diye hakkında dedikodu üretiyor! Türkiye’nin kaderi bu... Memnun olmak, tebrik etmek, teşekkür etmek, güzel günü sabote etme keyfinin yerine geçemez bu ülkede! Daha komiği kimi takım elbisesini eleştiriyor, kimi saçını, kimi sesini... Fransa’nın ardından tek beraberlik farkıyla 2. olmamız, insanları çok üzmüş! Neredeyse “Nasıl Dünya Şampiyonu’nun ardından geliriz?” diye dava açacaklar federasyona!

Allah sizi inandırsın, 2002’de Türkiye Dünya 3’üncüsü olduğunda bile bu güdümlü ve içten pazarlıklı kadrolar işbaşındaydı. “Efendim Milli Takım hiçbir Avrupa takımı ile oynamadan yarı finale gelmişmiş de, başarı bunun neresindeymiş!” Irkçılık ve bir sömürge altında ezilme ihtiyacı ile yanıp tutuşan şu laflara bakar mısınız? Uyanmasalar diyecekler ki “Başımızın tacı olan bu Avrupa ülkelerini utanmadan yenen Asya veya Afrika ülkelerini ihraç edelim turnuvadan da beyaz ırkın emperyalist başarıları gölgelenmesin!” Bu nasıl zavallı bir mantıktır yahu? Ne yapacaktık? “Kore’nin, Senegal’in, Japonya’nın eledikleri sömürgeci emperyalist Avrupa takımları, bize gereken dersi verme fırsatı bulamadılar” diye üzülecek miydik? Bu nasıl yerleşik bir Avrupa ezikliğidir ki, bu zavallı mantığı hâlâ bugün bile dillendirenler var. Demek onlar için Atatürk ve yaşama geçirdikleri, hepsi lafügüzaftı! Emperyalist devletler her yerde, hatta oynamadan kazanmalıydılar! Hatta kaybetseler de, bir formül bulunup bu insanlık yıkımı durdurulmalıydı!

Düşünebiliyor musunuz, mesela 2002’de Güney Kore sırayla Portekiz, İspanya ve İtalya gibi dünya devlerini bileğinin hakkıyla yenmiş, buna rağmen biz o Kore’yi yenince gazoz takım yenmiş sayılıyoruz bu dostlarımıza göre! Ya da Senegal Fransa’yı, İsveç’i elemiş ama bize yenilince biz Afrika kabile takımı yenmiş sayılacağız öyle mi? Biz mi “kaybedin” dedik bu beyefendilere? Tanrı kimseyi bu durumlara düşürmesin! Ben mi? 2002’de Milli Takım’ı hararetle tebrik etmiş, İlhan Mansız’ı yarıfinalde ilk 11’de oynatmamasını eleştirmiştim.

Peki, sen ne yaptın?

Adama sormak lazım, bu sonuca “başarı sayılmaz” diyerek burun kıvıranlara, “Peki, sen ne yaptın hayatında?” diye... Herhalde yanıt almayı beklemiyorsunuz...

Öyle bir içimize işlemiş ki bu yıkıcı tavır! Sanat veya edebiyat ortamımız farklı mı? En güzel yaptığımız şey, aynaya bakmadan küçümsemek...

Emin olun bu tipolojiler yarın Milli Takım Avrupa finallerinde hezimete uğrasa “N’oldu? Hani bayram yapıyordunuz?” diye demediklerini bırakmazlar.

Ömrüm sanatta da bu “Batıcı” kompleksi taşıyan insancıklara doğru yolu göstermeye çalışmakla geçti. Hem yurtiçinde hem de yurtdışında... Ama bu ayrı bir bağımsız makale konusu! Sabredin...