Olaylar Ve Görüşler

ABD’deki servet uçurumu dünyayı nasıl etkiliyor?

29 Kasım 2019 Cuma

Harvard Üniversitesi, John F. Kennedy Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde uluslararası ekonomi politik profesörü olan Dani Rodrik, “South China Morning Post”ta yer alan makalesinde, yerel ve küresel gelir eşitsizlikleri arasındaki ilişkiye ve bu durumun yarattığı siyasi sonuçlara dair kapsamlı bir bakış sunuyor.

Her dönem başı öğrencilerime, “Zengin bir ülkede fakir mi yoksa fakir bir ülkede zengin mi olmak daha iyidir” diye soruyorum. Bu soru genelde önemli ve sonuçsuz bir tartışmaya davet ediyor. Ancak tabii, soruyu daha kesin bir cevaba sahip olacak şekilde tasarlamak mümkün.

Şimdi odak noktamızı biraz daraltalım. “Zengin” ve “fakir”, sırasıyla gelir dağılımının en üst ve en alt yüzde 5’lik dilimini oluşturan insanlar olsun. Tipik bir zengin ülkede, nüfusun en yoksul yüzde 5’i, milli gelirin yüzde 1’ine sahiptir. Fakir ülkeler için veriler daha kısıtlı, ancak en zengin yüzde 5’in milli gelirin yüzde 25’ini aldığını varsaymak yanlış olmayacaktır.

Benzer şekilde, zengin ve fakir ülkelerin de kişi başına düşen gelir bağlamında, diğer tüm ülkelerin yer aldığı listenin yüzde 5’lik en üst ve en alt dilimlerinde olduğunu varsayalım. Tipik bir fakir ülkede (Ör. Liberya, Nijer) 1000 dolar olan milli gelir, tipik bir zengin ülkede (Ör. İsviçre, Norveç) 65 bin dolara tekabül eder. Buradan hareketle, zengin ülkedeki bir yoksul 13 bin ABD Doları (65 bin x 0.01) kazanırken, yoksul ülkedeki bir zenginin 5 bin dolar (1.000 x 0.25) kazandığı sonucuna ulaşabiliriz.

Bu sonuç öğrencilerimi şaşırtıyor, zira çoğu tersini düşünüyor. Yoksul ülkelerdeki varlıklı bireyleri düşündüklerinde, hizmetçilerin olduğu konaklarda yaşayan, pahalı araç filolarına sahip kodamanlar hayal ediyorlar. Bu gibi örnekler gerçekten var olsa da, fakir ülkedeki en üst gelir sınıfına mensup yüzde 5’lik dilimin temsilcilerinden birinin, orta seviyede bir bürokrat olması oldukça muhtemel.

Sanayi Devrimi’nden önceki modern ekonomik büyümenin başlangıcında, küresel eşitsizlik neredeyse yalnızca ülkelerdeki eşitsizlikten kaynaklanıyordu. Avrupa ile dünyanın yoksul kesimleri arasındaki gelir uçurumu görece daha küçüktü. Ancak 19. yüzyılda Batı geliştikçe dünya ekonomisi, endüstriyel merkez ile birincil mal üreten çevre arasında “büyük bir sapma” yaşadı.

İKİ TEMEL EĞİLİM

Savaş sonrası dönemde, zengin ve fakir ülkeler arasındaki gelir uçurumu, küresel eşitsizliğin büyük dilimini oluşturuyordu. Ancak 80’lerin sonlarından itibaren iki ayrı eğilim bu fotoğrafı değiştirmeye başladı. İlk olarak Çin öncülüğündeki geri kalmış bölgelerin pek çoğu, dünyanın zengin ülkelerinden daha hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı. Tarihte ilk kez gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları, Avrupa ve Kuzey Amerika’dakilerden daha hızlı bir şekilde zenginleşiyordu.

İkincisi, özellikle daha az düzenlemeye tabi işgücü piyasası olan ve sosyal korumacılığın zayıf olduğu birçok gelişmiş ekonomide eşitsizliklerin artmaya başlaması oldu. ABD’de servet eşitsizliğindeki artış o kadar keskindi ki, ülkedeki fakirlerin yaşam standartlarının, en yoksul ülkelerde yaşayan zenginlerden daha yüksek olması muhtemeldi.

Bu iki eğilim, genel küresel eşitsizlik açısından denge kurmaya başladı; biri azalırken diğeri yükseldi. Ancak her ikisi de zaman içinde ülke içi eşitsizliklerin toplamdaki payını yükselttiler ve 19. yüzyıldan bu yana kesintisiz bir eğilim ortaya koydular.

Dünya Eşitsizlik Raporu’nda yayımlanan bir makaleye göre, Paris School of Economics’ten Lucas Chancel, mevcut küresel eşitsizliğin dörtte üçünün ülke içi eşitsizliklerden kaynaklanabileceğini tahmin ediyor. Diğer iki Fransız iktisatçı, François Bourguignon ve Christian Morrison tarafından yapılan tahminler, ülke içi eşitsizliğin 19. yüzyılın sonlarından bu yana çok büyük olmadığını ifade ediyor.

Bu tahminler doğru ise rakamlar, dünya ekonomisinin politika önceliklerini gözden geçirmemizi gerektiren önemli bir eşiği geçtiğimizi gösteriyor. Aralarında benim de olduğum ekonomistler uzun zamandır, dünya çapındaki küresel eşitsizliği azaltmanın en etkili yolunun, düşük gelirli ülkelerde ekonomik büyümeyi hızlandırmak olacağını söylüyor.

SİYASAL SONUÇ

Halkçı milliyetçiliğin Batı’daki yükselişi, kısmen zengin ülkelerdeki eşitlik hedefleri ile fakir ülkelerdeki yüksek yaşam standartları arasındaki gerilimden kaynaklanıyor. Gelişmiş ekonomilerin düşük gelirli ülkelerle olan ticaretlerinin artması, yerel ücret eşitsizliğine katkıda bulunuyor.

Bu durumda, dünyanın geri kalanında gelir elde etmenin en iyi yolu, yoksul ülkelerdeki işçilerin, yoğun bir şekilde zengin ülkelerdeki işgücü piyasalarına akmasını sağlamak oluyor. Daha az eğitimli, düşük ücretli zengin ülke çalışanları için bu hiç de iyi bir haber değil.

Bununla birlikte, yerelde gelir eşitliğini vurgulayan gelişmiş ekonomi politikalarının, dünya çapındaki yoksul insanlara zarar vermesi gerekmez. Emek piyasasının tabanındaki gelirleri artıran ve ekonomik güvensizliği azaltan ekonomi politikaları, hem ülke içi gelir eşitliği hem de zayıf ekonomilere gelişme şansı veren bir dünya ekonomisi için iyidir. 

Yazan: Dani Rodrik 

Çeviren: M. Birol Güger